Deneme

Akıncılar Hareketi: Geçmiş ve Gelecek

İslamcılar 12 Eylül sonraki süreçte en erken ayağa kalkan ideolojik grup oldu. Bu ayağa kalkmada Akıncılar hareketinin bıraktığı miras önemlidir. Akıncılar Derneği yönetimi, dönemin İslamcı kanaat önderleri ve başta Necmettin Erbakan olmak üzere MSP yönetimi itinayla Akıncı gençliği şiddet olaylarından uzak tutmuştu. Akıncı gençlik şiddet olaylarından uzak kalarak 12 Eylül rejiminin ezici baskısını üzerinde görece daha az hissetmişti. Üstelik özellikle üniversitelerde ve liselerde Akıncı gençliğin bıraktığı insan kaynağı ve bir örgütlenme kültürü vardı. İslamcı gençlik darbenin yakın etkisinin hissedildiği birkaç yıldan sonra hızlıca tekrar ayağa kalkacaktır. Bu sefer saha aktivizminden ziyade çok daha entelektüel bir donanım elde etme gayesi taşınacaktı.

ERTUĞRUL ZENGİN- DR., MARMARA ÜNİ.


Türkiye’de İslamcı hareketin tarihi çok da eskilere giden bir tarih değildir. 1960’ların sonuna kadar Türkiye’de İslamcılık Necip Fazıl Kısakürek başta olmak üzere, Sezai Karakoç kısmen Osman Yüksel Serdengeçti gibi entelektüel yazar/şairlerin uhdesindeydi. 1969’da iki önemli hadise meydana geldi. İlki Necmettin Erbakan’ın Konya’dan bağımsız milletvekili adayı olarak siyaset sahnesine çıkmasıdır. İkincisi ise daha önce milliyetçi mukaddesatçı karışımı bir yönetim altında olan Milli Türk Talebe Birliği’nin başkanlığına milliyetçi (ülkücü) rakibini mağlup ederek Burhaneddin Kayhan’ın seçilmesidir. Necmettin Erbakan ve Burhaneddin Kayhan’ın ilkinin parlamenter sistem içerisinde, ikincisinin de toplumsal alanda ortaya çıkmaları şahsi (kişisel) çıkışlar değildi. Bu iki çıkış aslında yeni bir neslin ortaya çıkışının dışavurumuydu.

1950 yılında Demokrat Parti’nin iktidara gelişiyle daha önce dar taşra koşullarına hapsolmuş Anadolu’nun dindar insanları Tek Parti rejimine kıyasla ekonomik kazanımlara kavuşmuştu. Bu kesim irfani bir hissiyatla çocuklarını dar koşullarda dahi olsa ciddi fedakârlıklarla okutmuştur. 1950 sonrası doğumlu bu çocuklar 1960’ların ortasına gelindiğinde artık liselere ve daha sonra da üniversitelere girebilecek bir olgunluğa gelmişti. Söz konusu çocukların babaları ve amcaları ise belirli bir sermaye birikimine ulaşarak kendilerini Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nde, (TOBB) Necmettin Erbakan’ın şahsında temsil edecek olgunluğa ulaşmıştı. Erbakan, TOBB’un genel başkanı seçilse de mahkeme kararıyla görevinden uzaklaştırılmıştı. Dönemin büyük partileri olan Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi açık bir şekilde büyük sermaye yanlısıydı. Anadolu’da artık bir kitleye ulaşan muhafazakâr/dindar sermaye sahipleri kendilerinin siyaset alanında temsil edilmesini istiyorlardı. Önce Adalet Partisi’nde bu temsilin imkânlarını aramış ama hayal kırıklığı içerisinde bulamamışlardı. Necmettin Erbakan’ın TOBB genel başkanlığının önünün de bizzat Süleyman Demirel’in inisiyatifiyle kesilmesinin ardından Erbakan’ı şahsi siyasi hayatı sınıfsal/toplumsal bir mahiyet kazanmıştır. Aynı durum 1969 yılında MTTB başkanlığına seçilen Burhaneddin Kayhan için de geçerliydi. Necmettin Erbakan ve Burhaneddin Kayhan arkalarında bir nesli taşıyordu. 1969 nesli, soldan farklı olarak, İslami kesim için nesiller sekiz rakamıyla değil de dokuz rakamıyla bitmelidir, kendisini MTTB ve Necmettin Erbakan tarafından kurulan Milli Nizam Partisi (1970) altında ilk defa örgütleyecekti.

Akıncılar Hareketinin tarihini bir İslamcı gençlik hareketi olarak 1969’da Burhaneddin Kayhan’ın MTTB başkanlığına seçilmesiyle başlatmak mümkündür. İkinci bir yorum ise Akıncılar hareketini 1976 Ocak ayında açılan Akıncılar Derneği ile başlatmak olacaktır. 1970’lerin ortasına gelindiğinde MNP Anayasa mahkemesince kapatılmış, yerine ise Milli Selamet Partisi kurulmuştu. Toplumsal alan sosyalistler ve ülkücüler arasında kamplara ayrılmıştı. Kamplar arasındaki mücadele artık sıcak çatışma boyutuna varmıştı. Burhaneddin Kayhan öncülüğünde yapılanan MTTB söz konusu çetin ve sert saha mücadelesine uygun bir yapılanmada değildi. Öğrenci odaklıydı, sistem içi araçları kullanarak iş dünyasında, akademide ve bürokraside İslami bir kadrolaşma peşindeydi. Kısa vadeli politik amaçlardan ziyade kültürel kalkınmaya önem veriyordu. Bu durumda İslamcı gençlik arasında sahada da etkili olabilecek, öğrencilikle kendisini sınırlamayacak, bir gençlik teşkilatı arayışı başlamıştı. Bu ihtiyaca cevaben Ankara’da Tevfik Rıza Çavuş tarafından kurulan Akıncılar Derneği çok hızlı bir teşkilatlanmayla bir yıl içerisinde bütün Türkiye sathına yayılmıştır.

Bu hızlı yayılma ve örgütlenmede elbette MSP ve MTTB’nin Anadolu’daki mevcut örgütlenmeleri, bir insani ve materyal zemin hazırlıyordu. Ancak Akıncılar hareketi kısa sürede MTTB’den de partiden de farklılaşacak bir insan kaynağı üretmiştir. Söz konusu insan kaynağı 1979 yılına geldiğinde artık Millî görüş hareketinin yedeğinde kalmayacak şekilde bir kitleselliğe varmıştı. Bu kitleselliğin politik tezahürlerinden birisi 1 Nisan 1979 tarihli Sakarya Mitingi’dir. Elli bin kişiyi aşkın kişinin katıldığı miting Türkiye’de İslamcı toplumsal hareketin hem kitle hem de ideolojik gücünü göstermesi bakımından etkileyici olmuştur. Kelime-i tevhid bayrağının açıldığı miting, atılan sloganların da etkisiyle devrimci İslamcılığın Türkiye’deki güçlü gösterilerinden biriydi. 

1976 yılından sonra gelişen Akıncılar hareketi ideolojik olarak MTTB’nin çizdiği sınırların dışına taşmıştır. MTTB büyük oranda Necip Fazıl Kısakürek çizgisindeydi. Sistem içi araçları kullanmaya yatkın, tasavvufi hareketlerle bezenmiş Anadolu İslam’ı çizgisiyle uyumluydu. Akıncılar hareketi ise 1960’larla başlayan tercüme hareketlerinin etkisine çok daha fazla açık olmuştur. 1960’lardan itibaren Hilal dergisi ve yayıncılığı bünyesinde Hasan El Benna, Seyyid Kutup, Mevdudi ve Said Havva gibi İslami uyanış ekolünün önemli eserleri Türkçeye çevrilmiştir. Söz konusu yayınların Türkiye İslamcılığına doğrudan etkisi 1979 kuşağında daha açık bir şekilde izlenecektir.  

MTTB kuşağı için nasıl 1969 senesi belirleyici bir dönemeç yılı olduysa 1979 yılı da Akıncılar hareketi için belirleyici bir yıl olmuştur. 1976 yılında kurulan Akıncılar Derneği 1977 ve 1978 yıllarında yurt genelinde örgütlemesini tamamlamıştı. 1979 yılında büyük bir dünya tarihi olay olarak İran İslam Devrimi gerçekleşmişti. Söz konusu devrimin de etkisiyle Türkiye’de İslamcı kitle içerisinde devrimci/radikal talepler oluşmaya başladı. Söz konusu taleplerin baskısı altında kalan Akıncılar Derneği yönetimi bir taraftan kitlenin ideolojik taleplerini kontrol altında tutmaya çalışıyor diğer taraftan ise ülkede gittikçe artan şiddet ve anarşi olaylarına karşı kendi kitlesini korumaya çalışıyordu. Akıncılar yönetimi bu zorlu sürecin altından başarıyla kalkmıştır. Bir taraftan alttan gelen devrimci talepler miting, yürüyüş ve gösterilerle kamusallaştırılırken diğer taraftan ise hareket özenle dönemin şiddet sarmalından uzak tutulmuştur.

Akıncılar Derneği 12 Eylül’den 6 ay önce Aralık 1979’da tekrar açılmıştır. Her ne kadar Konya merkezli Akıncı Gençler Derneği 1980 yılı Mart ayında Erbakan’ın teşvikiyle tekrar açılsa da gençlik inisiyatifi bakımından henüz 12 Eylül gelmeden İslamcı kanatta ciddi bir kayıp yaşandığı ifade edilmelidir. Her şeye rağmen darbeden 6 gün önce gerçekleştirilen, daha sonra Kenan Evren tarafından darbenin gerekçesi olarak sunulan Konya Kudüs Mitingi sadece partinin değil İslamcılığın genç ve sivil tüm bileşenlerinin katıldığı bir gösteri olarak dikkate değer bir çıkıştır.

Türkiye’de 12 Eylül darbesi İslamcı akıma ciddi şekilde ket vurmuştur. Bu bakımdan Kenan Evren’in darbe gerekçesi olarak 6 Eylül 1980 tarihli mitingi gerekçe göstermesi, kulak arkası edilecek ya da küçümsenecek bir söylem değildir. Dönemin şartları düşünüldüğünde Türkiye üç büyük ideolojik pozisyon arasında ayrışmıştı. Ülkücüler sağ kesimin İslamcılardan dahi daha hacimli bir kanadını oluşturuyordu. Sahadaki varlığı ve operasyonel gücü etkili derecedeydi ancak ülkücülük ideolojik bakımından sola karşı mücadelesinde reaksiyoner bir konumda kalıyordu. Anti-komünizm harekete geçirici bir duygu olarak etkili olabilirdi ama ‘nasıl yapmalı’ sorusuna cevap vermiyordu. Mevcut ekonomik ve siyasal düzene bir alternatif önermekten uzaktı, öyle ya da böyle statükocu bir konumda kalıyordu. 

Sosyalist hareket ise hem sahada kapladığı yer hem kitleselleşmesi ve operasyonel gücü bakımından Türkiye’deki en güçlü ideolojik kamptı. Üstelik ideolojik bakımdan da önemli bir birikime sahipti. Devrimciydi ve statükodan memnun olmayan kesimlere açık bir şekilde hitap ediyordu. Bütün bu avantajlarına rağmen çok ciddi dezavantajları da bünyesinde barındırıyordu. Ciddi bir bölünme ve fraksiyonlaşma içerisindeydi; fraksiyonlaşmanın geldiği boyut farklı fraksiyonlardan militanların birbirlerini infaz etmelerine kadar varmıştı. Ayrıca Mahir Çayan ve Deniz Gezmiş gibi gençlik liderlerinin 12 Mart sürecinde kaybından sonra çok güçlü, etkin ve kapsayıcı liderliğe sahip değildi. Daha da önemlisi büyük şehirlerdeki kitlesel varlığına rağmen Anadolu’yu sosyalizme ikna edememişti. Manevi değerlerine bağlı Anadolu karşısında sosyalizmin soğuk materyalizminin ötesinde bir anlayış geliştirememişti. Üstelik dünya konjonktürü hızla aleyhine seyrediyordu. SSCB’nin Batı bloğu karşısındaki varlığı zayıflıyor, sosyalizmin diğer önemli ülkesi Çin Halk Cumhuriyeti ise ideolojik keskinlikten uzaklaşarak bir devlet kapitalizmine doğru seyrediyordu.

Bütün bu tablo ve şerait karşısında İslamcı hareket önemli avantajları bünyesinde taşıyordu. Her şeyden önce ülkücü harekete benzer şekilde halkla ilişki kurma bakımından herhangi bir sorunu yoktu. Ülkücü hareketten farklı, sosyalist hareket benzer olarak statükocu değildi, devrimci eğilimler taşıyordu. Hem Türkiye içerisindeki İslamcı aydınların hem de Türkiye dışındaki Müslüman yazar ve düşünürlerin katkısıyla çok ciddi bir kavramsal ve ideolojik bir müktesebata sahip olmuştu. Bütün bu olumlu yönlerine rağmen İslamcıların yaşadığı ciddi zorluklar da söz konusuydu. Bütün bu zorlukların başında ideolojik belirsizlik gelmekteydi. Evet İslamcılar ciddi bir kültürlenme sürecinden geçerek önemli tartışmalara yönelseler de henüz yolun başındaydılar. İran’daki devrim bu anlamda hem bir olanak hem de bir handikaptı. Çok erken bir zamanda Türkiye’deki İslamcı hareketi devrim baskısına sokmuştu. Türkiye İslamcılığı çeşitli etkilenmeler altında henüz kendi özgün sesini ve metodunu bulamamıştı. Necmettin Erbakan ve Millî Görüş hareketi de yine bir taraftan bir kaynak ama diğer taraftan bir handikaptı. Partinin kendine ait bir işleyişi ve mantığı vardı ve üstelik kendi işleyiş ve mantığının dışındaki oluşumlara çok açık değildi. Akıncılar’ın temsil ettiği sivil İslamcılık çok çeşitli etkiler altındaydı ancak bu etkileri henüz kendi süzgecinden geçirip ideolojik ve metodolojik bir sarahate kavuşacak zamana sahip değildi. Hem sahada eylemin içinde olması hem ideolojik yapılanmasını gerçekleştirmesi hem de parti ve entelektüeller gibi başat İslamcı aktörlerle ilişkisini düzenlemesi gerekiyordu. 12 Eylül süreci tam da bu gelişmelere ket vuran bir hadise olarak yaşanacaktır.

İslamcılar 12 Eylül sonraki süreçte en erken ayağa kalkan ideolojik grup oldu. Bu ayağa kalkmada Akıncılar hareketinin bıraktığı miras önemlidir. Akıncılar Derneği yönetimi, dönemin İslamcı kanaat önderleri ve başta Necmettin Erbakan olmak üzere MSP yönetimi itinayla Akıncı gençliği şiddet olaylarından uzak tutmuştu. Akıncı gençlik şiddet olaylarından uzak kalarak 12 Eylül rejiminin ezici baskısını üzerinde görece daha az hissetmişti. Üstelik özellikle üniversitelerde ve liselerde Akıncı gençliğin bıraktığı insan kaynağı ve bir örgütlenme kültürü vardı. İslamcı gençlik darbenin yakın etkisinin hissedildiği birkaç yıldan sonra hızlıca tekrar ayağa kalkacaktır. Bu sefer saha aktivizminden ziyade çok daha entelektüel bir donanım elde etme gayesi taşınacaktı.

Ama her şeye rağmen Akıncılar Derneği ve hareketinin kaybı Türkiye İslamcılığı açısından nereden bakılırsa bakılsın trajik ve derin sonuçları olan bir kayıptır. En önemli kayıplardan birisi Türkiye’nin her şehri ve ilçesinde kasabalara kadar örgütlenmiş bir merkezi yapının kaybı oldu. Türkiye İslamcılığı bu kaybın yerini bugüne kadar telafi edememiştir. İkinci ve yine büyük bir kayıp Akıncılar hareketi bünyesinde tasavvuf meşrebinden, İran sempatizanına, Necip Fazılcısından, Kutupçusuna, partiye yakın durandan uzak durana kadar neredeyse her meşrep ve tavırda İslamcı bir arada yer alıyordu. Üstelik bu tavır, düşünce ve tutumlar birbirinden ayrı olarak yan yana durmuyor, birbirleriyle aynı zeminde mayalanıyordu. Dönemin tasavvuf meşrep bir İslamcısı aynı zamanda iyi bir Seyyid Kutup okuyucusu olup İran devrimi sürecini günü gününe takip edebiliyordu. 12 Eylül sonrasında ise hareket içerisindeki farklılar çok daha fazla lokal oluşumlara yol açmıştır. Birlik bozulmuş kimi zaman yerel ilişkiler kimi zaman yöntem farklılıkları kimi zaman çok da büyütülmeyecek ideolojik farklılıklar İslamcılığın parçalanmasına sebebiyet verecektir.

Yine de Akıncılar hareketinin devamı olan bir kitleselleşmenin 1980’lerin ortasından 1990’ların ortasına, 28 Şubat sürecine kadar yaşandığı kaydedilebilir. Bu kitleselleşme de yine bir askeri darbeyle durdurulacaktır.

Akıncılar hareketi Türkiye İslamcılığının sivil toplumsal aksını oluşturmak bakımından önemli bir unsur olmuştur. Türkiye İslamcılığının daha ziyade bir parti hareketi olarak görünmesi ve öyle kabul edilmesi bir hatadır. Bu hatadan dönülmesi hem geleneğin eleştirel bir süzgeçten geçirilerek değerlendirilmesiyle hem de geleceğe dönük özellikle gençliğin önü açıcı hareketlerle mümkün olabilir.

 

 

Editörün Seçtikleri