Deneme

AKINCILAR Bir Kuşağın Emaneti, Bir Hareketin Soy Kütüğü

Namazını kılmakla, başörtülü annesiyle, köyünün geleneğiyle mahcup edilmek istenen genç, Akıncı saflarında inancının bir geri kalmışlık işareti değil, bir medeniyet iddiası olduğunu öğrendi.

 KEMAL ÖZDEN - İNSAN VE MEDENİYET HAREKETİ GENEL BAŞKANI

1974 doğumlu biri olarak Akıncılar’ın meydanlarını göremedim. 12 Eylül 1980 sabahı henüz altı yaşında bir çocuktum. Ne Kayseri’deki kalabalığı, ne Konya’da Kudüs için yükselen sesi, ne de Mamak’ın soğuk koğuşlarını kendi gözlerimle tanıdım. Fakat bir hareketin hafızası yalnızca yaşayanların değildir; o hafızayı devralanların, taşıyanların ve bir sonraki kuşağa, hesabıyla birlikte teslim edenlerin de ortak mirasıdır. Bizim kuşağımız Akıncılar’ı abilerinden dinledi, dergi sayfalarından okudu, susturulmuş bir sesin yankısını Müslüman Genç çatısı altında duydu. Bugün İnsan ve Medeniyet Hareketi olarak 2006’dan bu yana yürüdüğümüz yolun soy kütüğü açıldığında, Akıncılar önemli kilometre taşlarından biridir.

Bu yazıda Akıncılar’ı bir anma metni olmaktan öte, hareketin düşünce, siyasi bakış, eylem ve toplumsal karşılık başlıkları altında kronolojik bir sistematikle ele almaya çalıştım. 12 Eylül’ün bu harekete ve Türkiye’nin Müslüman gençliğine neler kaybettirdiğini tespit etmek; ve nihayet bugünün hareketi olarak o mirastan hangi dersleri çıkarmamız gerektiğini sormak istiyorum.

I. Tarihî Zemin: Kuşatılmış Bir Ülke

Akıncılar’ı doğru okumak için, onları doğuran iklimi hatırlamak gerekir. 1924’te hilafetin ilgası ve ardından gelen düzenlemelerle din, kamusal hayattan sistemli biçimde çıkarılmış; dini faaliyetler zaman zaman devlete karşı bir tehdit olarak kodlanmıştı. Cumhuriyet’in kurucu elitlerin benimsediği laiklik, Batıdakinden farklı olarak dini hayatı denetleyen, kendi istediği formda biçimlendiren ve toplumun inanç dünyasına üstenci bakış açısıyla müdahale eden jakoben bir karakter taşıyordu.

1950 sonrasında çok partili hayatın açtığı dar alan, dindar ve muhafazakâr kesimlerin siyasetle ilişki kurmasını ve buradan bir çıkış yolunun olabileceğine dair inançları mümkün kıldı; ancak bu temasın bedeli ağır oldu. 27 Mayıs 1960 darbesi, “Yeter söz milletin” sloganı ile siyasal katılım sağlayan halkın tercihini darağacına taşıyarak vesayetin sınırlarını kanla çizdi. 12 Mart 1971 muhtırası ise Milli Nizam Partisi’nin kapatılmasıyla, Müslümanların siyasi temsil talebinin de aynı vesayet çizgisinin dışında tutulacağını ilan etti.

1970’lerin ikinci yarısına gelindiğinde Türkiye, sokakların sağ ve sol militanlar arasında paylaşıldığı, üniversitelerin cepheleştiği, her gün onlarca gencin toprağa verildiği bir kaosun içindeydi. Soğuk Savaş’ın iki kutbu, Anadolu gençliğini de iki kampa bölmek istiyordu: Ya Moskova’nın komünist devrimciliği ya da Washington’ın anti-komünist cephesi. Bu ikilik, Müslüman gencin önüne kendi kimliğinden, kendi medeniyet tasavvurundan ve kendi davasından vazgeçmesi gereken bir tercih koyuyordu.

İşte Akıncılar, bu dayatılmış ikiliğe karşı üçüncü bir yolun varlığını ortaya koyarak yükselen bir itirazdır. Ne kapitalist Batı’nın ne de komünist Doğu’nun kurtuluş getireceğine; kurtuluşun ancak vahyin rehberliğinde, bu toprakların kendi medeniyet birikiminden doğabileceğine inanan bir kuşağın sesi oldu. “Ne Doğu Ne Batı Kurtuluş İslam’da” sloganı 80’li yılların, hatta 90’lı yılların Türkiye’sinde sokaklarda en çok yankılanan sloganlarından biri idi adeta. 

II. Düşünce: Kitaptan Davaya

Akıncı kuşağının zihin haritası 1960’larda çizilmeye başladı. O yıllarda Türkçeye kazandırılan Mevdudi, Hasan el-Benna ve Seyyid Kutub gibi isimlerin eserleri, İslam’ı yalnızca bireysel bir ibadet alanı olarak değil, hayatın bütününü kuşatan bir nizam olarak kavrayan ideolojik bir bilincin oluşmasına zemin hazırladı. Bu tercüme hareketi, yerli kaynaklarla buluştu: Necip Fazıl’ın Büyük Doğu davası, Sezai Karakoç’un Diriliş çağrısı, Anadolu’nun köklü ilim ve irfan geleneği, genç zihinlerde “Müslüman olarak var olmanın” sadece bir aidiyet değil, bir sorumluluk olduğu şuurunu besledi.

1969 yılı bu bakımdan bir eşiktir. Milli Türk Talebe Birliği’nde (MTTB) yönetimin İslami duyarlılığı öne çıkaran kadrolara geçmesi, Müslüman gençliğin üniversite zemininde ilk kez güçlü bir çatı bulması anlamına geliyordu. Aynı yıl Milli Görüş’ün siyasi teşkilatlanma yolculuğu da başladı. 

Hareketin dayandığı temel ilkeleri şöyle özetleyebiliriz: 

ü  Tevhid inancını hayatın merkezine koymak; 

ü  İslam’ı kuşatıcı bir medeniyet projesi olarak görmek; 

ü  Ümmet bilinciyle dünya Müslümanlarının acısını kendi acısı saymak; 

ü  Adaleti, ahlakı ve hak-hukuku siyasetin ölçüsü kabul etmek; 

ü  Bu toprakların inanç ve kültür mirasını, batı taklitçiliğine karşı savunmak; 

ü  Bu uğurda da mücadeleyi teşkilat, tebliğ ve irşad ile gerçekleştirmek.

Bu fikri birikimin kurumsal ifadesi, 3 Ağustos 1979’dan itibaren yayımlanan on beş günlük Akıncılar dergisi oldu. Sadık Albayrak, Akif İnan, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt gibi kalemlerin katkı sunduğu dergi, ömrü kısa da olsa hareketin kendi sesini, kendi diliyle ifade edişinin belgesidir.

III. Örgütlülük Bilinci: Bir Gençliğin Teşkilatlanması

Akıncılar Derneği, 1975 yılının sonlarında, Aralık ayında Ankara’da, Devlet Mühendislik ve Mimarlık Akademisi öğrencilerinin öncülüğünde kuruldu. Aynı dönemde Adana’da ve İstanbul Kasımpaşa’da benzer yapılanmalar filizlenmiş; bunlar kısa sürede Ankara merkezli tek bir teşkilat çatısı altında birleşmişti. Genel başkanlık görevini sırasıyla Tevfik Rıza Çavuş, Mehmet Tezel, Mehmet Tellioğlu ve Mehmet Güney abilerimiz üstlendi. İnsan ve Medeniyet Hareketi Onursal Başkanı Mehmet Güney Akıncılar Hareketinin kapatılmadan önceki son genel başkanıydı. 

Hareketin büyüme hızı, dönemin gençliğinde ne denli derin bir karşılık bulduğunun göstergesidir. 1975–1978 arasında altmış civarındaki dernek sayısı dört yüze yaklaştı; 1978’de Müslüman öğrenci temsilcilerinin katılımıyla teşkilat, yurt sathına yayılan yüzlerce (altı yüz civarında) şubeye ulaştı. Hareket, yalnızca üniversite öğrencilerini değil, esnafı, köylüyü, lise talebesinden fabrika işçisine kadar farklı toplumsal katmanları da bir araya getiriyordu.

Akıncılar’ın örgütlülük anlayışını kıymetli kılan, onun bir “kalabalık” değil bir “cemaat şuuru” inşa etme gayretiydi. Sohbet halkaları, kitap okumaları, şube toplantıları ve kongreler; gencin hem zihnini hem gönlünü hem de disiplinini terbiye etmeyi amaçlıyordu. Ancak dürüst bir muhasebe, örgütlenme sürecindeki gerilimleri de görmeyi gerektirir. Akıncı Güç dergisi etrafında şekillenen ve daha aktif direniş yöntemlerini savunan eğilim, hareket içinde ayrışmaya yol açtı. Bu ayrışmada dönemin Türkiye siyasi ikliminin ve yeni cazibe merkezi olarak 1979 İran Devrimi etkili olmuştur. 

IV. Siyasi Bakış: Üçüncü Yolun İnşası

Akıncılar’ın siyasi bakışı, dönemin iki büyük ideolojik kampına da mesafeli, ama siyasetin kendisine asla kayıtsız olmayan bir tutumdur. Hareket, Milli Görüş çizgisinin gençlik damarı olarak Milli Selamet Partisi’ne yakın durdu; fakat kendisini bir partinin gençlik kolundan ibaret görmedi. Onların nazarında siyaset, bir iktidar mücadelesinden önce bir hak ve adalet davasıydı.

Bu bakışın özü şuydu: Türkiye’nin meselesi sağ ile sol arasında bir tercih meselesi değildi. Asıl mesele, iki yüz yıllık bir kopuşun, milletin inancıyla devletin resmi ideolojisi arasındaki derin ayrımın kapatılmasıydı. Akıncılar, laikçi-seküler jakoben devlet anlayışının halkın inanç ve değerlerine vesayet kurmasına itiraz ederken, bu itirazı bir “düzen düşmanlığı” olarak değil, milletin kendi kimliğiyle barışık bir düzen talebi olarak dile getirdi.

Bu bakış ümmet coğrafyasını da içine aldı. Filistin, Afganistan, Eritre, Moro … Müslümanların yaşadığı her zulüm, Anadolu’daki bir Akıncı gencin gündemine girdi. Sakarya’da düzenlenen “Dünya Müslümanlarına Yapılan Zulmü Protesto” mitingi, Türkiye’deki İslami gençliğin sınır ötesi bir ümmet şuuruyla buluştuğu anların en belirgin örneklerindendir. Bugün Gazze için yükselen seslerin kökünde, o yılların bu evrensel duyarlılığı vardır.

V. Eylem ve Pratik: Pasif Mücadeleden Meydanlara

Akıncılar’ın eylem tarihini üç evrede okumak mümkündür. 1976–1978 yılları teşkilatın kökleştiği, kadroların yetiştiği yıllardır. Ocak 1978’den Şubat 1979’a kadar süren dönem ise hareketin bilinçli bir tercihle “pasif mücadele” olarak adlandırdığı, sokağın kanlı çatışmalarından uzak durduğu evredir. Bu tercih, hareketin kuruluş amaçlarından biriyle doğrudan ilişkiliydi: Müslüman gençliği yükselen anarşinin ateşinden korumak ve örgütlü varlığını kesintisiz sürdürmek.

Şubat 1979’dan 12 Eylül 1980’e kadarki dönem ise “aktif mücadele” evresidir. Bu evrede Akıncılar, kitleleri meydanlara çağıran, mesaj odaklı mitinglerle sesini duyurdu. 24 Kasım 1979’da Kayseri’de gerçekleştirilen büyük buluşma ve Erzurum’daki “hicret yürüyüşü”, hareketin Anadolu’nun farklı şehirlerinde nasıl bir karşılık bulduğunu gösteren örneklerdir.

Akıncı genç; kitabı elinden, davayı gönlünden, sükûneti üslubundan bırakmayandır.

Bu yükseliş, vesayet düzeninin dikkatinden kaçmadı. Aşağıda bu sürecin iki çarpıcı durağını, hareketin hafızasında derin iz bırakan iki örnek olay olarak ele almak istiyorum.

27 Kasım 1979 Baskını ve Mamak

Kayseri buluşmasından yalnızca üç gün sonra, 27 Kasım 1979’da Akıncılar Derneği’ne baskın yapıldı. 13 Aralık 1979’da ise Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, derneği resmen kapattı. Ardından yüz kırk civarında Akıncı genç, Ankara’da, Mamak’ta yargılandı.

Bu tarih, altı çizilerek hatırlanmalıdır: Akıncılar, 12 Eylül darbesinden dokuz ay önce, sıkıyönetim eliyle kapatılmıştı. Sokakların kan gölüne döndüğü, her gün gençlerin hayatını kaybettiği bir dönemde, kaba kuvvetten uzak durmayı ilke edinmiş bir gençlik teşkilatının kapatılması, vesayet aklının “tehdit” algısının neye göre şekillendiğini açıkça ortaya koymaktadır. Ne var ki kapatma kararı hareketi bitirmedi; dernek çatısı kaldırılsa da Akıncı ruhu, sonraki aylarda meydanlarda varlığını sürdürdü.

6 Eylül 1980 Konya Kudüs’ü Kurtarma Mitingi

İsrail’in 1980 yazında Kudüs’ü “bölünmez başkent” ilan eden yasayı çıkarması, İslam dünyasında derin bir infiale yol açtı. Milli Selamet Partisi bu işgal politikasını protesto etmek üzere 6 Eylül 1980’de Konya’da büyük bir miting düzenledi. Dönemin basınına göre elli binin üzerinde insanın katıldığı mitingde, yaklaşık on bin Akıncı genç düzen ve güvenlik görevini üstlendi. Afganistan’dan Filistin Kurtuluş Örgütü’ne, Pakistan’dan Sudan’a pek çok ülkeden temsilcinin katılımı, Konya’yı o gün ümmetin Kudüs davası etrafında buluştuğu bir meydana dönüştürdü.

Ancak miting, kısa sürede başka bir tartışmanın konusu yapıldı. İstiklal Marşı sırasında yaşandığı ileri sürülen olaylar, bazı sloganlar ve münferit taşkınlıklar, sistem medyasının büyük bölümünde mitingin asıl mesajının önüne geçirildi. Parti sözcüsü, İstiklal Marşı’nın bir İslam şairi olan Mehmet Akif Ersoy’un eseri olduğunu hatırlatarak hiçbir MSP’linin marşa saygısızlık etmeyeceğini, yaşanan münferit olayların harekete mal edilemeyeceğini ifade etti. Dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren ise durumu incelediklerini ve “zamanı gelince” gereğinin yapılacağını söyledi.

Zamanı, altı gün sonra geldi. 12 Eylül 1980 sabahı yönetime el konuldu ve Konya mitingi, darbenin gerekçeleri arasında laik düzene yönelik bir tehdidin simgesi olarak sunuldu. Kudüs için yükselen meşru bir ses, bir askeri müdahalenin vitrinine yerleştirildi.

İnsan ve Medeniyet Hareketi Genel Başkanı olarak bu olaya bakarken iki şeyi birlikte söylemek zorundayım.

 Birincisi: Konya’da yükselen Kudüs sesi haklı, meşru ve onurlu bir sestir; o sesin darbeye bahane edilmesi, vesayetin Müslümanların ümmet duyarlılığını nasıl bir güvenlik meselesine dönüştürdüğünün ibretlik bir belgesidir. 

İkincisi: Haklı bir dava, provokasyona açık her tavrı, her taşkınlığı ve her disiplinsizliği kendi aleyhine çeviren bir düşmanla karşı karşıyadır. Davanın haklılığı kadar, onu taşıyan üslubun sağlamlığı da hayati önemdedir. Bu, Konya’da tertip edilen Kudüs’ü Kurtarma Mitingi’nin bize bıraktığı en kıymetli derslerden biridir.

VI. Toplumsal Karşılık: Anadolu’nun Onurlu Gençliği

Akıncılar’ın toplumsal karşılığı, rakamların ötesinde bir anlam taşır. Hareket, büyük şehirlerin varoşlarına ve üniversitelere akın eden Anadolu gençliğine bir kimlik, bir aidiyet ve en önemlisi bir onur sundu. Namazını kılmakla, başörtülü annesiyle, köyünün geleneğiyle mahcup edilmek istenen genç, Akıncı saflarında inancının bir geri kalmışlık işareti değil, bir medeniyet iddiası olduğunu öğrendi.

Aileler, çocuklarının sokağın silahlı kamplarına savrulmadığını, bunun yerine kitap okuyan, namaz kılan, ahlakı ve disipliniyle tanınan bir çevrede yetiştiğini gördükçe harekete güven duydu. Bu güven, Akıncılar’ı yalnızca bir gençlik teşkilatı olmaktan çıkarıp mahalleyle, camiyle, esnafla bağ kuran bir toplumsal damara dönüştürdü. O kuşaktan yetişen yazarlar, akademisyenler, siyasetçiler, iş insanları ve sivil toplum öncüleri, sonraki kırk yılın Türkiye’sinde bu damarın ne denli verimli olduğunu gösterdi. 

VII. 12 Eylül’ün Kaybettirdikleri

12 Eylül, Akıncılar ve Türkiye’nin Müslüman gençliği için yalnızca bir darbe değil, bir kopuştur. Bu kopuşun bedelini şöyle sıralayabiliriz:

1. Örgütsel süreklilik kesintiye uğradı. Dernekler kapatıldı, siyasi partiler yasaklandı, liderler yargılandı. Birikimini kuşaktan kuşağa aktarması gereken bir hareketin hafızası, bir gecede yasak ilan edildi.

2. Kadrolar dağıtıldı. Hareketin en dinamik isimleri cezaevlerinde, sürgünlerde, kovuşturmalarda yıllarını verdi. Bir sonraki kuşağa yol gösterecek abiler, ya susmak ya da dağılmak zorunda bırakıldı. Benim kuşağım, işte bu suskunluğun içinde büyüdü.

3. Gençlik depolitize edildi. 12 Eylül düzeni, gençliği siyasetten ve toplumsal meselelerden koparmayı bir devlet politikası hâline getirdi. Soru soran, itiraz eden, dava taşıyan genç tipi yerine; tüketen, sorgulamayan, “apolitik” bir gençlik modeli dayatıldı.

4. Dinin resmi bir çerçeveye hapsedilmesi denendi. Darbe yönetimi, İslam’ı kendi ideolojik ihtiyaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirmeye girişti. Böylece Akıncılar’ın savunduğu kuşatıcı, adalet merkezli ve ümmet bilinçli İslam anlayışının yerine, devletin denetiminde tutulan bir din tasavvuru ikame edilmek istendi.

5. Fikrî üretim zayıfladı ve hareket parçalandı. Bazı değerlendirmelerin haklı olarak işaret ettiği gibi, örgütsel başarıya rağmen hareketi entelektüel olarak yönlendirecek kurumsal derinlik yeterince inşa edilememişti. 12 Eylül bu zaafı derinleştirdi; bir kısım yapılar marjinalleşti, ana gövde ise fikri üretimden koptu. Bu, bugün hâlâ kapanması gereken bir yaradır.

 

VIII. Soy Kütüğümüz ve Bugüne Düşen Görev

Akıncılar’ın susturulan sesi, yok olmamıştır. O ses, 12 Eylül’ün ağır atmosferinde Müslüman Genç çatısı altında yeniden nefes aldı; farklı koşullarda, farklı imkânlarla ama aynı davanın şuuruyla yeni kuşaklara ulaştı. 2006’dan bu yana İnsan ve Medeniyet Hareketi olarak bizler, bu zincirin halkalarıyız. Soy kütüğümüzü açtığımızda gördüğümüz isimler, bize bir övünç vesilesi olduğu kadar, bir hesap verme yükümlülüğü de yüklemektedir.

O hâlde Akıncılar’dan bugüne taşımamız gereken dersleri açıkça ifade etmeliyiz:

Birincisi, fikir, düşünce ve ideoloji önce gelir. Örgüt, bu özün taşıyıcısıdır; fikir zayıfladığında örgüt ya kalabalığa ya da kalıba dönüşür. Hareketimizin en öncelikli görevi, kendi düşünce kurumlarını, dergilerini, okuma halkalarını ve akademik birikimini güçlendirmektir. İnsicam dergimizin varlık sebeplerinden biri de, budur.

İkincisi, örgütlülük bir terbiye meselesidir. Akıncılar’ın sohbet halkalarında vücut bulan disiplin, ahlak ve sadakat, bugün İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin davet ve irşad halkalarında devam etmektedir. Bu süreklilik günümüzün dağınık ve dijitalleş(tiril)miş gençliği için her zamankinden daha elzemdir. Ekranların parçaladığı dikkati, cemaat şuuru ve kardeşlik hukuku ile yeniden toplamak zorundayız.

Üçüncüsü, üslup davanın parçasıdır. Konya mitinginin dersi açıktır: Haklı bir dava, yanlış bir üslupla taşındığında, muhaliflerinin elinde bir silaha dönüşebilir. Sükûnet, basiret ve istikamet, bir hareketin en güçlü kalkanıdır. Yanlış üslup, doğru sözün celladıdır.

Dördüncüsü, ümmet bilinci pazarlık konusu değildir. Kudüs, 1980’de olduğu gibi bugün de ümmetin kalbidir. Gazze’de süren zulüm karşısında sesimizi yükseltirken, Akıncılar’ın Konya’da meydanlara taşıdığı ruh, devralınmış bir emanet olarak sürekli gündemimizdedir.

Beşincisi, üçüncü yol hâlâ bir ihtiyaçtır. Dünyanın yeniden kutuplara bölündüğü, küresel güçlerin insanlığı yeni ideolojik ve ekonomik tercihlere zorladığı bir çağda, vahyin rehberliğinde adalet, merhamet ve insan onurunu merkeze alan bir medeniyet tasavvuru, Müslümanların insanlığa sunabileceği en büyük katkıdır. Hareketimizin adındaki “insan” ve “medeniyet” kelimeleri, tam da bu iddiayı taşımaktadır.

 

Sonuç: Emanete Sadakat

Akıncılar, bir kuşağın “biz de varız” deme cesaretidir. Kuşatılmış bir memlekette, iki kutbun arasında ezilmek istenen Müslüman gence “Senin yolun ne sağdır ne soldur; senin yolun, sırat-ı müstakimdir” diyebilmiş; bunu da kitapla, teşkilatla ve meydanlardaki onurlu duruşla ifade etmiştir. 12 Eylül bu sesi susturmak istedi; kadrolarını dağıttı, derneklerini kapattı, hafızasını yasakladı. Ama bir fikri kapatmak mümkün değildir.

Bugün bizlere düşen, o hafızayı romantik bir özlemle değil, eleştirel bir sadakatle yaşatmaktır. Doğrularını büyütmek, eksiklerinden ders çıkarmak ve o kuşağın yarım kalan öyküsünü, bu çağın diliyle tamamlamak. Akıncılar’ın açtığı yolda yürüyen bir kardeşiniz olarak, o yolda bedel ödeyen bütün kardeşlerimizi, ağabeylerimizi, ablalarımızı rahmetle, minnetle ve dua ile anıyorum.

Emanet, taşıyanın omzunda ağırlaşır; fakat onu taşıyan, taşıdığı emanetle yücelir.

Yararlanılan Kaynaklar

1.Akıncılar Derneği, “Hakkımızda” (tarihçe), akincilar.net.tr.

2.Ertuğrul Zengin, “İslamcı Gençliğin Oluşumu: Akıncılar”, BİSAV Bülteni, bisav.org.tr.

3.“İslâmcı Gençlik Hareketi: Akıncılar”, BİSAV Blog, 10 Ağustos 2021.

4.“Millî Selamet Partisi’nin Konya’daki Kudüs Mitinginin Basına Yansımaları”, Tarihin Peşinde, Sayı 24.

5.Turhan Feyizoğlu, Akıncılar ve AK-Gençlik’ten AKP’ye (araştırma).






























Editörün Seçtikleri