Ankara’da Akıncılar Derneği’nin yayın organı olarak Hüsnü Kılıç sorumluluğunda Akıncı Güç (Ak-Güç) adlı 15 günde bir yayınlanan bir dergi çıkmaya başlamıştı. Ancak daha birkaç sayı olmadan yayın ekibi başlangıçta belirlenen ilkelere ve uyarılara uymayınca, dergi ve ekibi ile ilişkiler kesildi. İstanbul’da Milli Gazete tesislerinde, o sıralarda köşe yazarlığı da yapan sonradan Milli Gazete Genel Yayın yönetmeni de olan rahmetli Abdülkadir Özkan tarafından Akıncılar dergisi çıkarılmaya başlandı. Fakat Abdülkadir abimizin Milli Gazete’den artan yazıları kullandığı dergi muhteva olarak bir Akıncı gençlik dergisi olmaktan çok uzak bir içerikle MSP’nin bir yayın organı, parti bülteni görüntüsündeydi. Hâlbuki Akıncılar teşkilatının parti ile arasında belli bir mesafe kalmasında her iki taraf için de fayda görülmüş, yola öyle çıkılmıştı.
1979 yılı Ağustos ayı başlarında sıcak bir günde; Akıncılar derneği genel Başkanı Mehmet Güney, yanında yardımcısı Arif Altunbaş ve Dursun Özcan’la birlikte o zaman yayın işlerinden sorumlu müdür olarak çalıştığım Beyazıt’taki Pamuk Yayınevine gelerek; “Acil bir durumun ortaya çıktığını, Akıncılar Dergisi için yeni bir ekip oluşturarak Yazı İşleri Müdürlüğü görevini üstlenmemi ” istediler.
1971-1972 eğitim döneminde başladığım o zamanki adı İDMMA (İstanbul Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi) olan günümüzdeki Yıldız Teknik Üniversitesindeki ilk yıllarımızda, bir grup arkadaşla birlikte, okul yönetiminin de desteği ve izniyle aylık “Yıldız Akademi” diye bir dergi çıkarmıştık. 10 bin adet baskı yapıyorduk. 1975 yılından itibaren üniversitelerdeki fikri mücadele yerini çatışma ortamlarına bırakınca dergi işi de bitmişti. Bu dergideki görevim, yayın öncesi kontroldü (musahhihlik) editörlük de denilebilir. Buradan edindiğim tecrübeyle; o zamanki İslami yayınevlerinin büyük çoğunluğunun toplandığı Beyazıt’taki Kitapçılar çarşısında birçok yayınevi ile musahhih olarak çalışmalarım oldu. Bunu üniversite eğitimim boyunca aileme mali yük olmamak için yapıyordum.
Bu şekilde Makine Mühendisliği yanında ikinci bir mesleğim oluşmuştu.
Arkadaşlarım benden Akıncılar Dergisi yazı işleri müdürlüğünü üstlenmemi isterken bu yönümü iyi biliyorlardı. Bu isteği emir kabul ederek hiç düşünmeden teklifi kabul ettim. Yalnız benim de sizden birkaç isteğim var dedim, bana zor zamanımda sahip çıkarak işveren ve aynı zamanda hemşehrim olan, çocukluğumun geçtiği Beykoz’dan tanıdığım Pamuk yayınları sahibi Arif Pamuk’tan izin almamda, ekip kurmamda yardımcı olun, bir de yayın ilkelerinde mutabakat olmadan yola çıkmayalım dedim.
Arif Pamuk anlayışlı davrandı ve izin verdi.
Omurgası Akif Emre, Fatih Saraç, Metin Külünk ve Ebubekir Doğan’dan oluşan ekibi, o zaman İstanbul Akıncılar Derneği Başkanı olan Dursun Özcan’ın desteğiyle kısa zamanda kurduk. Paramız yoktu. Para bulduk. Yerimiz yoktu. Fatih merkez durağına yakın Fevzipaşa Caddesi üzerinde büromuzu da tuttuk. Bu çalışmalarda bize maddi manevi çok destek olan MSP kurucularından halıcı Osman Nuri Önügören abimizi burada rahmetle anıyorum. Allah (c.c.) ondan razı olsun, mekânı Cennet olsun.


Genel Merkezle yaptığımız ilk toplantıda mutabık kaldığımız ana yayın ilkelerini teyit ettik. Şöyle ki:
1. İslam esasları dâhilinde tüm Müslümanları kardeş bilip bütünleştirici yayın yapacağız,
2. Şahısların reklamını yapmayacağız. Şahıslarla da uğraşmayacağız,
3. Partinin yayın organı görüntüsünden uzak duracağız. Partiye muhalif bir tavır içine de girmeyeceğiz. İlkelerimiz ölçümüz olacak,
4. İslam’ı tebliğe, davete ağırlık vererek Türkiye ve Dünya Müslümanlarını uyandıracak yayınlar yapacağız,
5. Yazılarımızda tağut düzenlerine ve küfrün fikriyatına muhalefeti esas alacağız,
6. Teşkilatın ihtiyaçlarını göz önüne alan, seslerini duyuran bir yayın yapacağız,
7. Ayrılıp muhalif yazılar yazan dergi ve ekibini muhatap almayacağız ve aleyhlerine yayın yapmayacağız.
Bu ilkeler çerçevesinde yayın yapan 15 gün periyotlu dergimiz kısa zamanda İslami camiada o zamana kadarki en büyük dergi tirajına (Avrupa baskısı dâhil 100 bin civarında) ulaşarak başarılı oldu.
Henüz ortada bir para yoktu ama Başkanımız ve yardımcısıyla aylık alacağım ücretle ilgili, ilginç bir ücret pazarlığı yaptık. Pazarlıkta ben düşürmeye onlar artırmaya çalışıyorlardı.
Sonuçta ayrıldığım yayınevinden aldığım son ücret üzerinde uzlaştık.
Dergi’de Genel Başkan Mehmet Güney’in Başyazısı, Genel başkan yardımcısı Arif Altunbaş’ın yazıları her sayıda yer alırdı. Genel merkezde dergiyle ilgilenme görevi Arif Altunbaş’a verilmişti. Akif İnan, Rasim Özdenören ve Erdem Bayazıt’tan yazı ve şiirleri, eserlerinden alıntı, N.F.K. ve Sezai Karakoç’tan alıntılar vardı. Ayrıca Ali Bakaner, Edibe Atakul, Mustafa Bayraktar, Akif Emre vb. imzalı yazılarda zaman zaman çıkardı. Okuyucu mektuplarına, teşkilattan gelen haberlere de yer verirdik. Her sayımızda Dünyada, İslam âleminde ve ülkemizdeki önemli gelişmeleri yorumlar, yapılan zulümlere, haksızlıklara tepkilerimizi dile getirirdik.
Fatih merkezde dergimizi çıkardığımız büro gelip geçen garibanların, başta Şehid Metin Yükselin ekibi ve Fatih’li gençlerin uğrak yeri, karınlarını doyurdukları, bazen yattıkları tekke gibiydi. Yer sofrası ve çayımız hiç eksik olmazdı. Hatırladığım kadarıyla o zaman MSP İl gençlik kolu başkanı olan R. Tayyip Erdoğan’ın da o dönemde birkaç kez ziyaretimize gelip yer soframıza katıldığını hatırlıyorum. Biz yeşil parkalarla dolaşırken takım elbise kravat giyim tarzından dolayı ona takılırdık. Fiziği, hitabeti ve konuşması çok düzgündü,. Müslümanların bütün önemli halka açık toplantılarda Necip Fazıl’ın Sakarya şiirini ona okuturlardı.
O dönem ülkemizde hem iç savaş denecek boyutta terör olaylarının dorukta olduğu hem de çay, şeker, yağ, tüp, benzin gibi her türlü temel tüketim malzemelerinin karaborsadan temin edildiği yıllardı. Bazen dergiyi baskıya hazırlıyor, kâğıt bulamadığımızdan bekliyorduk. 15 günlük yayın periyodumuz kâğıt yokluğundan çoğu zaman aksadı. Sürekli daha önemli yeni olaylar vuku bulduğu için, hazırladığımız bazı yazıların güncelliği kalmıyordu.
Bir seferinde tüp kuyruğuna girmek için sabah erkenden evden çıktım. Eşime fırsat bulursam dergiye ve kâğıtçıya da uğrayıp kâğıt gelmiş mi? bakacağımı söyledim. Tüpün ancak akşama doğru geleceğini öğrenince boş tüpümü aldığım sıra numarasıyla emanet edip dergiye gittim. Dergimiz Milli Gazete’de Milsan matbaasında basılıyordu. Kâğıt gelmişti. Ancak baskımızı gece yapacaklardı. Eve gidemedim. Haber de veremedim. Şimdiki gibi cep telefonu yok, sabit hat telefon da yok. Bütün gücümüzle baskıya hazırlanmamız, güncelliğini kaybeden bazı yazıları değiştirmemiz gerekiyordu. Ekibi toplayıp gece yarısına kadar baskıya hazırlandık. Gece baskı ve bilahare gündüz de hiç uyumadan dağıtım şirketi için paketleme ve abone işleri başladı. Arkadaşlara benim eve gitmem gerektiğini söylediğimde “Sen gidersen bu iş kalır biz de bırakır eve gideriz” diyorlardı. Aslında kendi yaşıtlarım içinde ilk ben evlendiğim için sürekli bana takılırlar, eve geç göndermek için ellerinden geleni yaparlardı. Nihayet ertesi gün akşama doğru işleri tamamlanınca tüpçüye uğrayıp eve gidebildim. Kapının zilini çalarken süt dökmüş kedi gibi yiyeceğim fırçaları düşünüyor, bir taraftan da kadın ne söylese haklı diyordum. Kapıyı açan eşim, beklentimin aksine beni güler yüzle karşıladı. “Dergiye gideceğim deyince geç geleceğini tahmin ettim” dedi. Apartmanımızda çok güzel bir komşuluk ve dayanışma vardı. Komşularımız tüp dâhil, çocuğumuzun maması vb. bütün ihtiyaçları karşılamışlardı.. Eve geldiğimde bütün komşu kadınlar bizdeydiler. Neşe içinde sohbet ediyorlardı. Rabbime hamdü senalar eyledim.
Aslında bu güzel komşuluk o sıralarda yaptığımız mahalle çalışmalarının bir sonucuydu.
Halkın Kurtuluşu adındaki Maocu komünist bir örgüt Üsküdar’da bizim 2 mahalleyi (Validei Atik ve Murat Reis) kurtarılmış bölge ilan edip cami duvarları dâhil boş buldukları her yere kendi sloganlarını, evlerimizin kapısına bile “Faşistler ve Gericiler bu mahalleyi terk etmezse geberecekler!” yazıları yazıp bir de vergi toplamaya kalkınca mahalleli Müslümanlar olarak toplandık. O zamanlar Devlet’in emniyet kuvvetleri etkisiz durumda ve kendi içinde bölünmüş vaziyetteydi. İş başa düşünce bu Komünist çetenin mahalledeki etkinliklerini kırmaya karar verdik. 3-4 aylık yoğun bir mücadeleden sonra artık bizim de kurtarılmış bir bölgemiz vardı. Çok şükür ki bunu başarırken hiç kimseye ve çevremize bir zarar vermedik. Birlikteliğimiz ve dik durmamız yetti. Mahallemizde önce evlerde haftalık toplantılar yapıyorduk. Sonra katılım sayısı çok artınca daha genel mekânlarda eğitim ve sohbet toplantılarına devam ettik.
Akıncılar teşkilatını olayların içine çekmeye azmetmiş karanlık güçler daha önce Metin Yüksel’i şehit etmişlerdi (21 Şubat 1979). Komünist silahlı çeteler, Güngören temsilcimiz Gürsel’i de şehit ettiler. Daha sonra Anadolu’nun birçok yerinde mensuplarımıza yapılan saldırılar sonucunda yeni şehitler (Erdoğan Tuna, Celil Yıldırım, Salih Tuna, A. Haşim Sönmez, Orhan Ünal…) ve gazilerimiz oldu. (Tüm Şehidlerimizin ruhuna hediye için bir Fatiha okuyalım)
O sıralarda İslam âlemi büyük olaylarla çalkanıyordu. Ayetullah Humeyni liderliğinde İran’da Şah rejimi devrilmiş, İslam devrimi gerçekleşmişti. Afganistan Ruslar tarafından işgal edilmişti. Filistin’de İsrail zulmü ve katliamı bütün şiddetiyle devam ediyordu.

Başta İstanbul, Sakarya ve Bursa olmak üzere bir çok şehirde hem bu saldırıları hem de laik rejimin zulme varan uygulamalarını, İslam dünyasındaki Müslüman kıyımlarını protesto etmek, Dünya Müslümanlarıyla (Filistin, Filipin Moro, Eritre, Türkistan, Afganistan, İran..) dayanışmak için Akıncılar teşkilatı olarak önemli yürüyüşler, mitingler tertip edildi. İran’da Şaha karşı ayaklanma, İslami bir direniş olarak görüldü ve İran’lı Müslümanlar mezhep farkı gözetilmeksizin desteklendi.
Dünya Müslümanlarının sorunlarını dile getirmemiz ve sahiplenmemiz, zaman zaman bazı kesimler tarafından mezhepsiz, şia veya vehhabi gibi suçlamalara maruz kalmamıza neden oldu.
1979 yılı kasım ayı aynı zamanda hicri 1400 yılına denk geliyordu.
Hicri 1400’üncü yıl sebebiyle yoğun programlar ve etkinlikler düzenlendi.
Bu dönemde Şehid Bahattin Yıldız kardeşimiz ve ekibi Erzurum’dan Kayseri’ye Hicri 1400 yürüyüşü yaptılar.
Genel merkezimizin talebi ve desteğiyle dergimizin hicri 1400 özel sayısı çıkarmasına karar verdik. Bu sayıda Türkiyeli Müslümanlar olarak ortak bir deklarasyon yayınlamayı, hem ülkemizde hem de İslam aleminde ümmetin birlik ve beraberliğine vurgu yapmayı, Türkiye dâhil tüm İslam ülkelerindeki Müslümanların genel durumunu analiz eden, İslami hareketlerin ortak hedefe birlikte mücadele yapmasını hedefleyen bir sayı olacaktı.
Normalde A3 boyutunda 16 sayfa olarak çıkardığımız dergimizi 32 sayfa olarak bastığımız Hicri 1400 özel sayımızda (8.sayı) büyük ölçüde maksadımıza ulaştık.
Baskıdan önce; bildiğimiz ve tanıdığımız tüm İslami yayın ve dergilerle (Kadir Mısıroğlu’nun çıkardığı Sebil Dergisi, Yılmaz Yalçıner’in Şura Dergisi, Selahattin Eş’in Hicret dergisi, Altınoluk vb. dergiler) temas kurarak Hicri 1400 ortak açıklaması yapmak, bu açıklamayı birlikte tespit etmek ve müteakip ilk sayıda yayınlamaya katılmaya davet ettik. Birçoğu katıldılar. Ortak açıklamanın taslağının hazırlanması için kurulan 3 kişilik komisyonda Akıncılar Dergisi’ni temsil ettim.
Çok güzel hazırlanmış bir dergi oldu. 8 Farklı grup ve cemaatin yayın organlarında ve dergimizde çıkan ortak açıklamayı görmek, hayatımın en mutlu günlerinden biri olmuştu.
Biz mutluyduk da birileri mutsuz ve rahatsız olmuştu. Birden hava değişti. O güne kadar esamesi olmayan resmi makamlar birden ortaya çıktılar.
Aralık ayında Akıncılar Derneği tüm şubeleriyle birlikte sıkıyönetim mahkemesi tarafından kapatıldı, Genel Başkanımız önce tutuklandı. Sonra serbest bırakıldı. Birkaç ay sonra Konya’da kurucu başkan T. Rıza Çavuş Akıncı gençlik adında yeni bir dernek kurmuştu.
Çok zor şartlarda yayınımızı 15 günlük periyodu aksatarak da olsa çıkarmaya devam ettik.
Son sayımızı (12. sayı) 19 Mart 1980 de çıkarabildik. Aradan birkaç gün geçmeden polisle gelen yazılı bir davetle Sultanahmet’teki savcılığa çağrıldım. Ne için çağrıldığımı bilmediğim için Üsküdar’dan evden Fatih’e dergiye giderken Sultanahmet adliyesine uğradım. Savcı kimlik doğrulamasının ardından; “Avukatın yok mu?” diye sordu. “Avukatım da yok, avukat tutacak param da” deyince kızdı; “Bir taraftan yazılarınızda dünyaya nizam vermeye, devlet kurmaya kalkıyorsunuz, mangalda kül bırakmıyorsunuz, diğer taraftan avukat tutacak paranız yok. Size mi kaldı Türkiyeli Müslümanları, dünya Müslümanlarını birleştirmek” diyerek bağırdı. Savcı o sinirle, derginin ilk sayısından başlayarak beni sorguya çekmeye başladı. Hâlbuki Yazı işleri müdürü olarak benim ismim 3.sayıdan itibaren yer almıştı. Cevapları verirken kan ter içinde kalmıştım. Ak-Lis sayfasının sorumlusu arkadaşımız, sayfalarını tashih ederken benim düzeltip yumuşattığım ifadeleri, dizgicileri ikna edip baskıya girerken tekrar eski haline getirirdi. Bunu birkaç defa yapınca kendisini çağırıp ikaz etmiştim.
Bana o zaman ki Dev-yol, Halkın Yolu, Halkın Kurtuluşu gibi sol dergilerin bazı sayılarını getirdi. Abi adamlar bak neler yazıyorlar biz az bile yazıyoruz. Hem bu yazılardan dolayı bir sorun olsaydı şimdiye kadar olurdu demişti. Şimdi tüm Ak-Lis sayfalarından dolayı hesaba çekiliyordum. Savcıya; “Ama bunların bir kısmı 5-6 ay önce yayınladığımız yazılar, o zaman niye dava açmadınız?” dediğimde, “Sen basın kanununu bilmeden mi yazı işleri müdürlüğü yapıyorsun, bizim dava açmak için 6 aylık süremiz var, dosyanın olgunlaşmasını bekledik” dedi. Doğrusu basın kanununu okumak o hengâme içinde hiç aklıma gelmemişti. Benim için bu durum önemli bir eksiklikti. Bugün anlıyorum ki bir hukuk danışmanına da ihtiyacımız varmış. Savcı bana dergideki bazı yazıların yazarlarını sordu, birçoğunda ya isim yoktu, ya da müstear isimle yazılmıştı. Savcı; “Bu yazıların bana yazarlarının isimlerini getirirsen sen para cezasıyla kurtulursun, yoksa hapis cezası sana döner.” dedi. Bunun için kendisinden süre istedim. Hemen dergiye geldim. Ulaşabildiğim arkadaşlara haber verdim. Bana birkaç Avukat ismi vererek onların bana yardımcı olacağını söylediler. Arayan çok fazla geçmeden bir sabah dergiye geldiğimde derginin sabah erkenden kapısı kırılarak polis tarafından basıldığını, ne varsa çuvallara doldurulup götürüldüğünü öğrendim, kapısının da mühürlendiğini gördüm. Herkes bir tarafa dağılmıştı. Ankara’daki arkadaşlara dahi ulaşamıyordum. Avukatlarla görüştüm. Dergi için kapatma kararı olduğunu ve hakkımızda 146, 163 ve daha birçok maddeden 17 ayrı soruşturma açıldığını öğrendim.
Bu soruşturmalar sonucunda; 3. sayıdan itibaren yazı işleri görev ve sorumluğunu üstlendiğim Akıncılar Dergisinde çıkan yazılar, haberler hatta Osmanlıca hat yazıları ve karikatür çizimleri için 4 ayrı dava açıldı (1980 mart-nisan ayları). Açılan davalardan biri; o zamanlar birçok Müslümanın hapse girdiği meşhur TCK. 163. madde’den yani “Dini propaganda yapmak”, ikincisi silahlı ve yumruklu bir görsel’den yola çıkılarak 146. madde; “Anayasal düzeni tebdil, tağyir veya ortadan kaldırmak için yayın yoluyla Halkı silahlı isyana teşvik”, diğerleri de ilgili TCK maddelerini hatırlayamadığım; “Devletin emniyet kuvvetlerine hakaret” ve “Yazı kanununa muhalefet ederek, devrimlere aykırı davranmak (Osmanlıca yazılmış hat yazılarından dolayı).” Anladık ki Akıncılar Derneği’nden sonra Akıncılar dergisinin de kapatılmasına karar verilmişti.
Tabii bu davalar içinde tek üzüldüğüm husus; Devlet’in Emniyet kuvvetlerine hakaret içerdiği iddia edilen bazı yazı başlıklarını onaylamam mümkün değildi. Gençlik heyecanıyla üslupta ve ifade tarzlarımızda buna benzer bazı yanlışlarımız da mutlaka olmuştur.

O zamanki basın kanuna göre hapis cezaları yazıları yazanlar içindi. Yazı işleri Müdürüne de para cezası vardı. Ancak söz konusu yazılar içinde müstear (takma) isimle yazılmış yazılar da vardı.
Görüşebildiğim arkadaşlarla ve avukatlarla istişare ettik. Henüz hakkımda yakalama kararı ve yurt dışına çıkış yasağı konulmadığını öğrendik. Almanya’ya ailemin yanına hemen gitmemin isabetli olacağı kanaatine vardık. Eşimle de durumu konuşup acilen yurt dışına gitmemiz gerektiği hususunda birlikte nihai karar verdik.
Bu süreçte, başta annem-babam ve eşim olmak üzere yakın dostlarımdan maddi manevi çok destek gördüm. Bilhassa Eşim Allah (c.c.) kendisinden razı olsun, hep yanımda oldu, çekilen sıkıntılardan dolayı hiç sitem ve şikâyet etmedi.
Dergide verdiğimiz mesajlarda bazı üslup hataları hariç, asla yanlış bir iş yaptığımızı hiç düşünmedim. Allah rızası için Hak yoluna İslam’a insanları hayra davet ediyor. Ülkemizdeki ve tüm dünya Müslümanlarını da aradaki ihtilafları, usul tartışmalarını bir tarafa bırakıp birlik olmaya çağırıyorduk. Bilhassa, Avrupa baskısı ile birlikte 100 bine yakın baskısını yaptığımız; diğer farklı İslami yayınlarla birlikte ortak Hicri 1400 deklarasyonunu aynı anda yayınladığımız Hicri 1400 yılı özel sayısının bazı iç ve dış odakları ürküttüğünü tahmin ediyorum.
Dergideki görevim sırasında Allah rızası için büyük bir fedakârlıklarla işin mutfağında, muhteva kısmında bana büyük ölçüde yardımcı olan Akif Emre kardeşimizi bu vesile ile rahmetle anıyor, mekânı cennet olsun diyorum.
Sonuç olarak: Bu konuda gerek o dönemi yaşayanlardan gerekse sonradan gelenlerden çok daha güzel ve farklı değerlendirmeler yapılabilir. Biz mümkün olduğu kadar yaşanan olaylarla dönemi anlatmaya çalıştık. Hepimiz için bir imtihan dünyasında yaşıyoruz. Bazen geçmişte yaşanan benzer imtihanlar biraz şekil değiştirerek günümüzde de karşımıza çıkabiliyor, gelecekte de çıkabilir. Eğer geçmişte iyi ve güzel yaptığımız işler varsa bunları geliştirerek devam ettirmek, yapılan yanlışlar da varsa bunları da anlayıp bir daha tekrarlamamayı başarabilirsek, gerek şahsımız gerekse topluluk olarak geçmişten ders ve ibret almış oluruz ki bu anlattıklarımız ve geçmişin muhasebesi bizim için faydalı olmuş olur.
Müminler birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibidirler. Tuğla olamazsak, tuğlanın harcı, en azından harcın içindeki bir kum tanesi olabiliyorsak, Allah rızası için bu kutlu davaya bir nebze katkımız olmuşsa ne mutlu bize…