Deneme

“Akıncılar Akında Zaferleri Yakında”

O yıllar ideolojilerin, siyasal kamplaşmaların ülkenin en ücra köşelerine, bu arada Erciş’e kadar sızdığı yıllardı aynı zamanda. Sağcı, solcu gruplar vardı. Türk Milliyetçilerinden ve Komünistlerden bahsediliyordu. Falanca öğretmen veya öğrenci Komünisttir, falancaları da milliyetçidir diyorlardı mesela. Bu kavramları benimsemek şöyle dursun, ne anlama geldiklerini dahi bilmiyorduk. Sonraları iyice yaygınlaştılar. Sınıfımıza kadar girmişlerdi. Bazı arkadaşlarımız solcu, yani Komünist, bazıları Erciş’te söylendiği gibi Bozkurtçu, yani Milliyetçi olmuştu. Bir tarafa dâhil olmamız gerekiyormuş gibi bir karabulut sarmıştı ufukları.

 Geleceğe kutsal bir emanet tevdi ediyormuş gibi saçlarımı okşadı dedem sofi Mahir, sonra kulaklarıma fısıldar gibi: “Biz İbrahim milletinden, Muhammed ümmetinden ve Kürt kavmindeniz” dedi. Tarif edemediğim sımsıcak, mistik bir meltem bürümüştü bedenimi. Hayatımın akışına yön veren bir öğreti oldu bu söz. Kur’an’ın ifadesiyle “şakile”m, hayatımın anlamı, sarsıntılar karşısında dayanağım, duygularımı, aklımı harekete geçiren gücüm oldu. Beynimin kıblesi mesabesindeki bir ilke gibi. Gittiğim her yere bu yanımı da götürdüm beraberimde. Bunlardan birinin eksik kaldığı, eksiltildiği hiçbir yerde barınmadım, barınamadım.

Geçen yüzyılın yetmişli yıllarının başları. Ortaokula başlamışım. O yıllarda ilkokuldan sonra ortaokulda okumak üzere ilçeye gelen ilk nesil sayılırız. Erciş, Van’ın en büyük ilçesiydi, hâlâ öyledir. Dilden tutun hayatın hemen hemen her alanındaki işleyişi tamamen farklıydı. Tamamen ve sadece Kürtçe konuştuğumuz köyden arada bir Kürtçe sesler duyacağımız bir vasata alışmak pek kolay olmamıştı. Erciş’te köylü Kürt’tü, şehirli de Türk. Doğal olarak Kürtçe bir köylü diliydi. Tabii bu dil meselesinin bu kadar basit bir denklemle anlaşılamayacağını zaman içinde anlayacaktım. Şeytani bir hesap vardı bu kategorize etmenin gerisinde ve biz köylüler, diğer bir ifadeyle Kürtler sadece bir sevki tabii ile yadırgıyorduk, yüzümüzü ekşitiyorduk. Anlayacağınız bize dayatılan yeri yadırgıyorduk. Bunun bir ömür bizi cenderesine alacak, enerjimizi tüketecek bir kumpas olduğunu anlayacaktık çok sonraları. Böylece yepyeni ama ömür törpüsü didişmelerin mecrası bir hayatın kapısını araladığımızı henüz bilecek bilince sahip değildik. Kürt olduğumuz, Kürtçe konuştuğumuz için aşağılanmak, en hafifinden yadırganmak fıtratımızın sindireceği bir şey değildi. Dile kolay ömrümün elli senesini aldı bu meşum cendere.

O yıllar ideolojilerin, siyasal kamplaşmaların ülkenin en ücra köşelerine, bu arada Erciş’e kadar sızdığı yıllardı aynı zamanda. Sağcı, solcu gruplar vardı. Türk Milliyetçilerinden ve Komünistlerden bahsediliyordu. Falanca öğretmen veya öğrenci Komünisttir, falancaları da milliyetçidir diyorlardı mesela. Bu kavramları benimsemek şöyle dursun, ne anlama geldiklerini dahi bilmiyorduk. Sonraları iyice yaygınlaştılar. Sınıfımıza kadar girmişlerdi. Bazı arkadaşlarımız solcu, yani Komünist, bazıları Erciş’te söylendiği gibi Bozkurtçu, yani Milliyetçi olmuştu. Bir tarafa dâhil olmamız gerekiyormuş gibi bir karabulut sarmıştı ufukları. 

Benim kafam karışmıştı tabii. Bir yanda “Hepimiz Türküz, Kürt diye bir millet yok, Kürtler dağ Türkleridir, karda yürürken kart kurt sesleri çıkardıkları için bu ismi almışlar, Kürtçe diye bir dil de yoktur.” diyen sağcılar, öbür yanda “Allah yoktur, din gericiliktir, özel mülkiyet olmayacak, devrim yapmak gerekir.” diyen solcular. Çok belirgin bir şekilde ayırt edemiyordum, ama her iki tarafın benim bir yanımı yok saydığını anlıyordum. Basitçe söylemek gerekirse biri dilimi, biri de dinimi yok sayıyordu. İki tarafa karışmama hususunda bir süre direndim. Allah, peygamber, Kur’an diyen, diyebilen, cumadan cumaya da olsa namaz kılan sağcılara zaman zaman meylettiğim doğrudur. Kürtler vardır, Kürtçe bir dildir, devrim yapınca Kürtlerin bütün haklarını vereceğiz diyen solculara da öyle. Bu kararsızlık ya da bitaraflık ne kadar sürecekti belli değildi. Her an birine kayabilirdim, dedemin öğretisi elimden tutmasaydı.

Bir gün okuldan bana bir sarı zarf verdiler. O yaz Van’da devlet parasız yatılı imtihanlarına girmiştim. Zarfta Muş İmam-Hatip Lisesinin yatılı kısmını kazandığım yazıyordu. Önümde bir üçüncü yol açıldığını bilemezdim tabii. Meğer elimden tutup köyün camisinde seydanın yanında Kur’an öğrenmem için götüren dedem bir kez daha imdadıma yetişmişti. Sadece sağ ve sol grupların bulunduğu Erciş’ten, bunların yanında MTTB’liler diye bir grubun da bulunduğu Muş’a gelmek bir üçüncü yol imkânını çıkarmıştı karşıma. Bizim okulda etkindiler. Derneklerine bir iki gidip gelmeden sonra her iki yanımı da yanımda götürebileceğim bir yer bulduğuma inanmıştım. Bu yüzden yerimi yadırgamamıştım. Fakat bu da uzun sürmedi. MTTB’nin açılımı “Milli Türk Talebe Birliği” şeklindeydi. Bazı Kürt öğrenciler bu ismi yadırgıyorlardı. Doğrusu “Kürt yanım”ı inciten, rencide eden bir atmosfer yoktu. Ama Kürdü, Türkü birlikte kucaklayacak, kapsayacak bir “yer”in gerekliliği fikri, zihnimin bir yerinde hep asılı kaldı. Herkesin her yanını yanında taşıyabileceği bir yer lazımdı bize. Ama nerde? Ve neresi?

Liseyi bitirmiştim. Üniversitede okuyan bir hemşerim, Akıncılar diye bir gruptan söz etti bir keresinde. MTTB’lilerden pek farklı değillermiş. Ama MTTB’liler kadar milliyetçilik fikrine de sahip değillermiş. İslamcı, ümmetçi bir grup olduklarını anlatmıştı. Etkilendim ve çok geçmeden bu derneğe üye oldum. Her iki yanımı da beraberimde taşıyacağım bir yer bulmuştum nihayet. 

Tarih tekerrür eder. Bu sözü, genel anlamda, daha çok devlet veya toplum düzeyinde anlarız. Ama ben toplumsal tarihin fertler bazında da tekerrür ettiğine inanırım. 

Kürtler, Arap kültürü ile İran kültürü arasında Zagros çevresine sıkışmış küçük ve güçsüz bir topluluk olarak kalmıştı. İslam ile birlikte kabuklarını ancak kırabilmişlerdi. Sonra Orta Asya steplerinden bir topluluk kopup gelmişti. Arap ve İran kültürü arasında onlar da çok da öne çıkacak ya da bu kültürlerle yarışacak durumda değildiler. İyi savaşçılardı. Kürtler bu savaşçıların şahsında kendileri için bir güç kaynağı buldular. Onlar da yabancısı oldukları bu coğrafyada Kürtlerin şahsında önemli ve samimi bir insan kaynağı buldular. Nitekim bu güç ile bu potansiyel buluştu ve tarihin seyri değişti. Her iki taraf da yukarıda işaret ettiğim yanlarını beraberlerinde taşıdıkları bir çatı altında birleştiler ve o günden sonra büyüdüler. Benim sağ sol mücadelesi arasında bocalamam, meğer başkalarıyla buluşacağım bir ortak çatı arayışından ibaretmiş. Tarih tekerrür eder derken bunu kast ediyorum.

Bir kitapta okumuştum. Osmanlı döneminde Kürtler ve Türkmenler mevsimlik olarak ordunun bir birimi olan Akıncıların seferlerine katılıyorlarmış. Fethettikleri yerlere Türkmenler yerleşirken Kürtler de kazandıkları ganimetlerle memleketlerine, Van’a, Diyarbekir’e, Urfa’ya, Mardin’e geri dönerlermiş. Bazen onların da fethedilen topraklara yerleştikleri oluyormuş. Bir tarihçi, bugünkü Macaristan ve diğer Balkan ülkelerinde, Tuna boylarında Akıncı Kürtlerin soyundan gelenlerin köylerinin mevcut olduğunu söylemişti. Ana gövde millet, ümmet olmaktan çıkıp sadece kavim yalınlığını, yalnızlığını, tenhalığını benimseyince onlar da izzetin her yanını terk edip içinde yaşadıkları toplumun içinde boğulmuşlar meğer. Gördüğünüz gibi Kürdün ve Türkün dilini ve dinini beraberinde taşıyacağı bir yer bulması durumunda önlerinde beklenmedik ufuklar açılıyor.

Bireyler gibi toplumların da şakilesi (karakteri) var. Anadolu’nun şakilesi Kürdün ve Türkün “İbrahim milleti, Muhammed ümmeti, (Kürt-Türk kavmi) olarak kapsayıcı bir çatı altında buluşmasını öngörmektedir. Osmanlı tarihinin ve benim şahsi tarihimin Akıncıları gibi.

İhtiyar bedenim artık Akıncı mefkûresinin ağırlığını kaldıramayacak kadar zayıflamış ama bir Kürt olarak Türk, Arap ve diğer Müslüman kardeşlerimle omuz omuza gönüllerin fethine çıkma heyecanını ilk günkü gibi taşıyorum yüreğimde. Dedemin ruhu şâd olsun. 

Editörün Seçtikleri