Deneme

Akıncı Beyi

 Türkiye’de seksen öncesi yıllarda gençlik hareketleri doludizgin savruluyordu. Öylesine sert, öylesine keskin bir savruluştu ki bu, önüne gelen ya tırpan yiyordu, ya tarafsızlıkta bertaraf oluyor, ya şartların zorlamasıyla bir tarafta duruyor ya da bir ülkünü...

 Türkiye’de seksen öncesi yıllarda gençlik hareketleri doludizgin savruluyordu. Öylesine sert, öylesine keskin bir savruluştu ki bu, önüne gelen ya tırpan yiyordu, ya tarafsızlıkta bertaraf oluyor, ya şartların zorlamasıyla bir tarafta duruyor ya da bir ülkünün, bir idealin adamı olmanın şuuruyla gözünü kırpmadan safını belli ediyordu. Silik, uyuşuk, müptezel, eyyamcı tipler ise nasıl oluyorsa oluyor, bütün bu hareketliliğin içinden zarar görmeden sıyrılmayı başarıyorlardı. Zaten bu tipler her dönemde yanardöner durumdaydılar.

O yıllarda buna bir türlü anlam veremiyordum. Kavgadan, gürültüden, yürüyüşten uzak duran, millete ve vatana hayrı dokunmayacakmış gibi görünen bu insanlar nasıl oluyor da okullarını bitiriyor, sonra devletin en iyi yerlerinde koltuk sahibi oluyorlardı? Bugün geriye dönüp baktığımda ise gençliğin yalnızca yaş meselesi olmadığını daha iyi anlıyorum. Gençlik, insanın önüne konulmuş büyük bir imtihanın içinde kendisine bir yer aramasıdır. Hangi tarafta durduğunuz, neye inandığınız, neyi savunduğunuz ve uğrunda neyi göze aldığınız hayatınızın yönünü belirliyordu.

Dünyadaki gençlik hareketleri, ideolojik kamplaşmalar ve büyük güç mücadeleleri Türkiye’nin üzerine de düşüyordu. Birileri bu ülkenin gençliğini kendi hesaplarının içine çekmek için uğraşıyor, üniversitelerden liselere, kahvehanelerden dernek merkezlerine kadar her yerde yeni gerilim alanları oluşuyordu. Gençliğin heyecanı kimi zaman kör bir öfkeye dönüştürülüyor, kimi zaman da bir milletin geleceğine yön verebilecek büyük bir enerji heba ediliyordu.

Biz bütün bunların arasında kendi yönümüzü arıyorduk. Meselemiz tefekkürdü. İnandıklarımızı anlatmanın, yani tebliğin yolunun kavga olmadığını düşünüyorduk. Kur’an-ı Kerim’in Âli İmran suresinin 159. ayetinde şöyle buyruluyordu: “Sen onlara sırf Allah’ın lütfettiği merhamet sayesinde yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı kalpli olsaydın, hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Artık onları affet, bağışlanmaları için dua et, iş hakkında onlara danış. Kararını verdiğin zaman da Allah’a güven. Şüphesiz Allah, kendisine güvenenleri sever.” Yolumuz Resulullah’ın (sav) yoluydu. Ona emredilen bize de yol gösteriyordu. Resulullah nasıl davranmış, nasıl yaşamışsa biz de o ahlakın peşinden gitmeye gayret etmeliydik.

Bir Yolun İçinden

Bugün o yıllara baktığımda, Akıncılar’a yönelişimin birdenbire ortaya çıkmış bir karar olmadığını daha iyi görebiliyorum. Çocukluğumdan itibaren evde gördüğüm hayat, babam Ahmet Garip Hoca’nın şahsında tanıdığım din, ahlak, sorumluluk ve insan anlayışı, köyde başlayan okuma merakım, Adana İmam Hatip Lisesi’nde karşılaştığım hocalar ve arkadaş çevrem, zamanla bir düşünce zemini oluşturmuştu.

Eski adıyla Fenk, yeni adıyla Sanlıca Köyü’nde tamamladığım ilkokul yıllarından itibaren okumaya karşı ciddi bir merakım vardı. Yerli ve yabancı eserleri okumak benim için yalnızca bir alışkanlık değildi. Dünyayı tanımanın, başka insanların nasıl düşündüğünü ve hangi meselelerle boğuştuğunu anlamanın yollarından biriydi. Kitaplar önümde başka hayatların kapılarını açıyordu.

Ardından Adana İmam Hatip Lisesi yılları geldi. Orada yalnızca ders okumuyorduk. Bir dünyanın içine giriyorduk. İslamiilimlerle, tarihle, edebiyatla, ahlakla ve memleket meseleleriyle ilgili düşüncelerimiz şekilleniyordu. Hocalarımızın her biri önümüze başka bir pencere açıyordu. Bir öğretmenin söylediği tek bir cümle insanın zihninde yıllarca kalabiliyor, bir kitap insanın dünyasını değiştirebiliyor, bir sohbet insanı gecelerce düşündürebiliyordu.

Evde başlayan terbiye ile okulda karşılaştığım fikir ve kültür iklimi birbirini tamamlıyordu. Bu sebeple beni birilerinin alıp bir yere koyduğunu, sonra da onların arkasından gittiğimi söyleyemem. Elbette çevremde ağabeyler, arkadaşlar, yol gösteren insanlar vardı. Fakat tercih dediğimiz şey, insanın kendi içindeki hazırlığın bir gün dışarıdaki bir hadise ile buluşmasıdır. Bende de böyle oldu.

Önce bir müddet Ülkü Ocakları’na gidip geldim. Bazı programlarda seminerler verdim. Oradaki gençlik heyecanını, disiplin duygusunu ve memleket sevgisini yakından gördüm. Fakat bazı programlarda İslami hassasiyetin yeterince belirleyici olmadığını düşündüğüm zaman kendi içimde bir sorgulama başladı. Benim aradığım yalnızca millî bir heyecan değildi. Millet sevgisinin iman, ahlak, adalet ve sorumlulukla birlikte düşünülmesi gerektiğine inanıyordum. Bu arayış beni zamanla MTTB’ye, ardından Adana Akıncılar teşkilatına götürdü. Buna sevk-i ilâhî demek yanlış olmaz kanaatindeyim.

Burada bir hususun altını özellikle çizmek isterim. MTTB’den Akıncılar’a geçişimi hiçbir zaman bir kopuş olarak görmedim. Her iki teşkilatın da içinde bulundum, görevler üstlendim. O yılların gençlik dünyasına yakından bakıldığında bunun birbirinden tamamen kopuk iki ayrı dünya olmadığı görülür. Aynı gençler farklı zeminlerde çalışıyor, bir yerde kazandıkları tecrübeyi başka bir yerde değerlendiriyorlardı. MTTB’de kazandığım kültürel ve teşkilat tecrübesi Akıncılar’da başka bir anlam kazandı. Benim hikâyemde bu, bir yerden diğerine geçişten çok, aynı çizginin kendi içinde derinleşmesiydi.

Akıncılar Hareketi’ni yalnızca sokakta, meydanlarda görünen bir gençlik hareketi olarak değerlendirmek eksik olur. Onun arkasında bir kültür, bir medeniyet ve büyük bir dünya tasavvuru vardı. Gençlik çalışması bizim için yalnızca kalabalık toplamak, bildiri dağıtmak değildi. İnsan yetiştirmek, bir kitabı okutmak, bir konferansı dinlemek, bir tiyatroyu seyrettirmek, bir şairi ve mütefekkiri gençlerle buluşturmak da bu mücadelenin parçasıydı.

Bu yüzden Akıncılar’ı yalnızca siyasi hadiseler üzerinden anlatmak mümkün değildir. Asıl hikâyenin önemli bir kısmı gençlerin zihninde ve gönlünde meydana gelen değişimde saklıdır. Akıncılar, dünyadaki İslami hareketin Türkiye’deki önemli damarlarından biriydi. Biz de o damarın içinde kendimize bir yol arıyorduk.

 

Adana’da Akıncılar

Adana’da Akıncılar hareketini hatırladığımda gözümün önüne önce hareketli bir şehir gelir. Adana yalnızca sıcaklığıyla değil, insanıyla, çarşısıyla, sokaklarıyla, camileriyle, okullarıyla ve gençliğiyle bizim için kocaman bir dünyaydı. Şehrin farklı yerlerinden gelen gençler bir araya geliyor, kimi zaman bir konferans için salon hazırlanıyor, kimi zaman bir sohbet düzenleniyor, kimi zaman da bir tiyatro oyununun hazırlığı yapılıyordu. Bunların her biri bizim için ciddi işlerdi. Lakin asıl işimiz yetişmek, ilim ve irfan sahibi birer kültür adamı olmaktı.

O günlerin Türkiye’sinde imkânlar sınırlıydı. Bugünkü gibi her şeyin birkaç telefonla halledildiği, ulaşımın kolaylaştığı, haberleşmenin anında gerçekleştiği bir dönem değildi. Başka bir şehirden gelen misafiri karşılamak, kalacağı yeri ayarlamak, salona ulaştırmak, programın bütün ayrıntılarıyla ilgilenmek başlı başına bir organizasyon meselesiydi. Bütün bunlar, inanmış birkaç genç insanın omuzlarında gerçekleşiyordu.

Hafızam yanıltmıyorsa, liseyi henüz bitirdiğimiz o dönemlerde Adana Akıncılar İl Başkanı Ali Yıldız, İl Sekreteri Osman Palamut, Muhasip ise Ali Abacı idi. Daha sonra Sabri Ardıç Akıncılar İl Başkanı oldu. MTTB Adana İl Başkanları da sırasıyla Bekir Eser, Hüsamettin Dalkılıç, Dr. Mehmet Yağcı, Abdulmuttalip Dere ve Mehmet Ertem idi. Sonrasında darbeyle, yani ihtilalle birlikte dernekler tamamen kapandı. Bu isimlerin her birinin o yıllarda taşıdığı bir yük, yaptığı bir hizmet, gençliğin yetişmesinde bıraktığı bir iz vardı. Hafızamda kalan isimleri sayarken eksik bıraktıklarım varsa beni bağışlasınlar. Unuttuklarımdan değil, aradan geçen yılların hafızada bıraktığı boşluklardan dolayı bazı isimlerden söz edememiş olabilirim. Rahmetli Hüseyin Coşkun ağabeyimiz, Mehmet Değirmenci, Ramazan Günal, Mehmet Yılmaz, Hüseyin Dağ, Abdullah Çiçek, Bekir Cihan Can, Ali Marsil, Mustafa Attaroğlu, Ali Okur, Recep Sivri, Mehmet Güngör ve Yaşar Soyalan hatırlayabildiğim isimler arasındadır.

MTTB ile Akıncılar’ı da hiçbir zaman birbirinden ayrı görmedik. Her ikisinin de içinde görev aldık ve yetişmemizde her ikisinin de önemli payı oldu. Özellikle MTTB teşkilatında iki yıl bilâbedel ders veren Prof. Dr. Faruk Farsakoğlu Üstadımıza Adana olarak çok şey borçluyuz. Rahmetli Ramazan Değer Üstadımızın da üzerimizde büyük emekleri vardı. Üniversiteyi bitirmek üzere Adana’ya gelen Ramazan Değer, öğrencilerle ve gençlerle ilgilenmeyi mezuniyetinin önüne koymuştu. Ev ihtiyacı olanlara ev buluyor, gıdaya ihtiyacı olanlara gıda temin ediyor, dersler veriyor, gençlerin önünü açıyordu. Rahmetli Abdi Sertkaya ve kardeşi Mehmet Sertkaya da öğrencilerin barınmasında, yetişmesinde, Ramazan sofralarının kurulmasında ve bursların verilmesinde fedakârlıklarını esirgemeyen insanlardandı. Abdi Ağabey’i rahmetle yâd ediyor, Mehmet Sertkaya’ya şifa diliyorum. Mehmet Ağabey hâlâ talebelerin yetişmesine ev sahipliği yapmaya devam ediyor.

Rahmetli Cemalettin Kaplan Hocamız da hem MTTB, hem Akıncılar teşkilatıyla yakından ilgilenir, programlarda yanımızda olurdu. İhtiyacımız olduğunda kapısını çalabildiğimiz ilim ve irfan ehli büyüklerimizdendi. Bunların arasında Bekir Küçükoğlu ile Faruk Karabucak Ağabeyleri de zikretmekte yarar görmekteyim. Ali Yaşar Hocamız da İslamidüşüncenin merkezinde duran isimlerdendi. Adana Merkez Vaizi Mehmet Bilgiç Hocamız, vaazları ve özel nasihatleriyle gençliği yalnız bırakmadı. Rahmetli Molla Dursun Süren ve Molla Kemal Uzun Üstadımızın gayretlerini de vefayla yâd ediyorum. Bu vesileyle Akıncılar Kurucu İkinci Genel Başkanımız Mehmet Tezeli’de rahmet, minnet ve şükranla yâd ediyorum. Yaşayan bütün kardeşlerime bereketli ve hayırlı ömürler diliyorum. Rahmet-i Rahman’a kavuşmuş dostlarımızı da hayırla ve rahmetle anıyorum.

O yıllarda mesele, yalnızca bir dernek faaliyeti değildi. Meselemiz ülke meselesiydi, ümmet meselesiydi. Bir neslin kendisini yetiştirmesi, bir medeniyet tasavvurunu yeniden kurması ve geleceğe dair söz sahibi olması gerektiğine inanıyorduk.

 

Kürsünün Önü ve Görünmeyen Mutfak

Bu işlerin yalnızca seyircisi olmadım. Adana’ya gelen bazı isimlerin programlarında doğrudan görev aldım. Merhum Üstat Necip Fazıl Kısakürek’i bir konferans için Adana’ya getirmiştik. Abdullah Kars’ı şehrimize getirerek meşhur Hz. Ömer’in Adaleti oyununu Adana’lı gençlerle buluşturmuştuk. Rahmetli Mustafa Yazgan’da konferans için gelen isimler arasındaydı. Şule Yüksel Şenler ve hemşehrimiz Abdurrahman Dilipak da o yıllarda Adana’da konferans veren isimlerdendi. Bu isimler benim hafızamda yalnızca birer program adı olarak durmaz. Her birinin etrafında ayrı bir emek, heyecan ve sorumluluk vardır. Onları dinlerken Türkiye’yi ve dünyayı anlamaya, meseleleri daha geniş bir çerçeveden görmeye çalışıyorduk. Kültür adamı olmanın, yalnızca kitap okumaktan ibaret olmadığını da böyle böyle kavrıyorduk.

Bir misafir geldiğinde, görev programın başlamasıyla bitmezdi. Karşılamak, otele götürmek, yerleştirmek, dinlenmesi için zaman bırakmak, program saatinde yeniden almak, salona götürmek, yemekte eşlik etmek, programdan sonra tekrar otele bırakmak ve gerekiyorsa ertesi gün uğurlamak gerekirdi. Bu işlerin bir kısmında bizzat görevlendirildim. Bugün geriye dönüp baktığımda, o yaşlarda böyle insanlarla ilgilenmenin bize büyük bir sorumluluk duygusu kazandırdığını görüyorum. Bir tarafta fikirleriyle büyüdüğümüz insanlar vardı, diğer tarafta onların karşısında görevini doğru yapmaya çalışan gençler. Genç adam biraz da böyle yetişiyordu.

Necip Fazıl Kısakürek’in Adana’ya gelişi benim hafızamda ayrı bir yerde durur. Necip Fazıl bizim için yalnızca kitaplarını okuduğumuz bir şair veya konferanslarını dinlediğimiz bir hatip değildi. Büyük Doğu sayfalarından tanıdığımız, şiirlerini ezberlediğimiz, fikirlerini tartıştığımız bir çağın sesiydi. İdeolocya Örgüsü’nü okuyarak kendi dünyamızı kurmaya çalışıyorduk. İmam Hatip Lisesi öğrencisi olduğum yıllarda Adana’daki konferansında Üstadımızın ellerinden öpmüştüm. Kitaplarını, şiirlerini ve Büyük Doğu mecmuasını okuduğumuz insanın karşımıza canlı bir insan olarak çıkması, sesini duymamız ve aynı salonda bulunmamız gençlik dünyamızda kolay unutulacak bir şey değildi. Mesele bazen bir bakış, bir dokunuş ve bir duyuş meselesidir.

Abdullah Kars’ın gelişi de ayrı bir hatıradır. Hz. Ömer’in Adaleti bizim için sıradan bir tiyatro gösterisi değildi. İlk defa okulumuzun konferans salonunda böyle bir oyun izliyorduk. Hz. Ömer’in adaletini sahne üzerinden gençlere ve halka taşıyan bu anlatımdan müthiş etkilenmiştik. Tiyatronun da bir tebliğ ve kültür vasıtası olabileceğini o günlerde daha iyi anladık.

Mustafa Yazgan Ağabeyin gelişi de aynı kültür ikliminin başka bir halkasıydı. Onu karşılama, otele yerleştirme, salona götürüp getirme, yemekte eşlik etme ve uğurlama görevini ben üstlenmiştim. Çünkü teşkilatçılık biraz da budur. Dışarıdan bakıldığında kürsüde konuşan insan görünür. Salonun doluluğu, alkışlar, pankartlar ve kalabalıklar görünür. Fakat bütün bunların arkasında görünmeyen bir mutfak vardır. Sandalyeleri hazırlayan, salonu düzenleyen, misafiri karşılayan, afişleri asan, gece geç saatlerde yorgun argın eve dönen ve ertesi gün yeniden aynı işe koşan gençler vardır.

Biz o mutfakta yetiştik. İnsanları ağırlamayı, verilen işi zamanında yapmayı, bir büyüğün yanında nasıl davranılması gerektiğini, bir programın sorumluluğunu taşımayı, gerektiğinde yorulmayı ve bütün bunları şikâyet konusu hâline getirmemeyi orada öğrendik. Hitabet dersimiz olsa da hatipliği biraz da bu programlarda öğrendik.

Rahmetli Hüseyin Ayaz Ağabeyin kurduğu tiyatro ekibiyle turnelere çıktığımızı da burada anmak isterim. Teksir makinesini o yıllarda kullanmayı öğrendim. MTTB ve Akıncılar’ın bildirilerini teksir makinesinde çoğaltma görevini de yürüttüm. Bugün küçük görünen bu işler, o gün bizim için bir davanın günlük hayat içindeki karşılığıydı.

Kültür dediğimiz şeyin yalnızca kitaplardan oluşmadığını da o yıllarda öğrendik. Kültür, insanın davranışına yerleşen bir terbiyedir. Bir büyüğün elini sıkarken gösterdiğiniz saygı, bir misafirin çantasını taşırken duyduğunuz sorumluluk, bir konferansta söylenen sözü dikkatle dinlemeniz, bir tiyatrodan sonra eve dönerken zihninizde taşıdığınız sorular da kültürün parçalarıdır. Akıncılar’ın bende bıraktığı en güçlü taraflardan biri bu kültür damarıydı. Okuyor, dinliyor, konuşuyor, tartışıyor, konferanslara gidiyor, tiyatroları takip ediyor, dergiler ve kitaplarla ilişkimizi canlı tutuyorduk. Bir ara ekip kurup tiyatro oyunu yazıp oynamaya bile cesaret ettik.

Necip Fazıl’ın açtığı büyük fikir iklimi, Sezai Karakoç’un diriliş düşüncesi, Mehmet Âkif İnan’ın şiir ve medeniyet dili, Mavera çevresinin edebi dünyası, İmam Hatip sıralarında öğrendiğimiz dini bilgiler ve evde babam Ahmet Garip Hoca’nın şahsında gördüğümüz hayat anlayışı zihnimizde birbirinden kopuk değildi. Bunların hepsi yavaş yavaş bir dünya oluşturuyordu. Bu dünyanın sınırları da dar değildi. Tarih vardı. Kudüs vardı. İstanbul vardı. Mekke ve Medine vardı. Endülüs vardı. Türkistan vardı. Eritre vardı. Musul ve Kerkük vardı. Selçuklu ve Osmanlı tecrübesi vardı. Bir milletin yalnızca bugünden ibaret olmadığına, geçmişten gelen mirasın geleceğe taşınması gerektiğine inanıyorduk.

“Akıncı” kelimesinin bende kazandığı anlam da zamanla böyle şekillendi. Akıncı benim için yalnızca bir teşkilatın adı değildi. Hareket hâlinde olmayı, durağanlığa teslim olmamayı ve önündeki dünyaya karşı sorumluluk duymayı ifade ediyordu. Fakat bu hareketin yalnızca dışarıya doğru değil, insanın kendi içine doğru da olması gerektiğini düşünüyordum.

Necip Fazıl’daki aksiyon düşüncesi ile Nurettin Topçu’daki hareket felsefesi bizim beslendiğimiz kaynaklar arasındaydı. İnsan kendi nefsine karşı mesafe alamıyorsa, öfkesini, kibrini, bilgisizliğini ve tembelliğini aşamıyorsa dışarıda söylediği büyük sözlerin ne anlamı kalırdı? Gençlik yıllarında bunları bugünkü kadar açık cümlelerle ifade edemiyordum belki. Fakat içimde böyle bir arayış vardı.

Adana Akıncıları’ndaki günlerimiz böyle bir atmosfer içinde geçti. Bir tarafta ülkenin üzerine çöken ağır siyasi hava, diğer tarafta gençlerin geleceğe dair taşıdığı umutlar vardı. Bir tarafta sokakların gerilimi, diğer tarafta konferans salonlarının sessizliği vardı. Bir tarafta gençleri içine çeken sert mücadeleler, diğer tarafta kitapların ve sohbetlerin insanı başka bir âleme götüren sükûneti bulunuyordu. Biz bu iki dünyanın arasında kendi yolumuzu bulmaya çalışıyorduk.

Yıllar sonra geriye baktığımda, o dönemin bütün kusurlarına rağmen çok kıymetli bir tarafını görüyorum. Biz bir şeylere inanıyorduk. İnandığımız şeylerin tamamını doğru ifade edememiş olabiliriz. Bazı meseleleri gençliğin verdiği heyecanla fazla keskin görmüş olabiliriz. Dünyayı olduğundan daha kolay anlaşılır sanmış olabiliriz. Fakat bir emaneti taşıdığımıza inanıyorduk.

Bir konferans için salon hazırlarken, bir misafiri otelden alırken, bir kitap okurken, gecenin bir saatinde arkadaşlarımızla bir meseleyi konuşurken ve duvarlara afiş asarken de bunun bir parçası olduğumuzu düşünüyorduk.

Şimdi aradan bunca yıl geçmişken, insan geçmişine yalnızca gurur ve pişmanlıkla bakamıyor. Daha çok anlayarak bakıyor. O günkü insanı bugünkü akılla yargılamak kolaydır. Asıl mesele, o günün şartları içinde ne aradığımızı anlayabilmektir. Biz hakikati arıyorduk. Adaleti arıyorduk. Kendimize, milletimize ve inandığımız değerlere karşı bir sorumluluk duygusu taşıyorduk. Bazen bu arayışın dili sertleşti, bazen yanlış yerlere savruldu, bazen gençliğin tabiatı gereği acele edildi. Fakat bütün bunların gerisinde samimi bir arayış vardı.

“Akıncı Beyi” dediğim yılların asıl hikâyesi de burada saklıdır. Bu, bir isimden, bir teşkilattan, birkaç programdan ve birkaç hatıradan ibaret değildir. Bir kuşağın kendisine biçilen dünyayı olduğu gibi kabul etmeyip başka bir dünya aramasının hikâyesidir. Biz o arayışın çocuklarıydık. Kimi zaman meydanlarda, kimi zaman dernek odalarında, kimi zaman konferans salonlarında, kimi zaman bir otel kapısında, kimi zaman da elimizde bir kitapla yürüdük. Nerede olursak olalım, kendimizi daha büyük bir yolculuğun içinde hissediyorduk.

Şimdi o günlerden bana kalan en güçlü görüntülerden biri, bir programın sonunda kalabalık dağıldıktan sonra salonda kalan sessizliktir. İnsanlar evlerine dönmüş, kürsü boşalmış, sandalyeler yerlerine çekilmiş, konuşmalar sona ermiştir. Biraz önce kalabalık olan salon birden sessizleşmiştir. Gençler yavaş yavaş toparlanır ve herkes kendi evine doğru dağılır.

O sessizlikte insan yaptığı işin büyüklüğünü de küçüklüğünü de düşünür.

Biz o zaman bunun fazlaca farkında değildik. Yıllar sonra anlıyorum ki hayatın büyük tarafı çoğu zaman böyle sessiz anlarda şekilleniyor. Bir misafiri karşılamak, bir programı hazırlamak, bir konferansa insanları çağırmak, bir tiyatroyu seyirciyle buluşturmak dışarıdan bakıldığında küçük işler gibi görünebilir. Fakat bir kuşağın karakteri biraz da böyle küçük işlerin toplamından meydana geliyor.

Benim Akıncılar hikâyem de babamın evinden başlayan, köy okulundan geçen, İmam Hatip sıralarında şekillenen, kitaplarla büyüyen, MTTB’de tecrübe kazanan ve Adana Akıncılar teşkilatında sorumluluk alan bir yolculuktu. Üniversite için İstanbul’a geldiğimde MTTB Genel Merkezi’ne üye oldum, Akıncılar Genel Merkezi’ndeki toplantılara katıldım. Böylece Adana’da başlayan yolculuğumun başka bir zeminde devam ettiğini gördüm.

O yolculukta kimi zaman kürsünün önünde, kimi zaman arkasında, kimi zaman bir misafirin yanında, kimi zaman bir kitabın başında bulundum. Fakat bütün bu görüntülerin altında aynı duygu vardı: İslam medeniyet tefekkürünü bir sancak gibi taşımaktır. Belki gençliğimizi gençlik yapan da bu duyguydu. Yaşımızın küçük olması değil, omuzlarımızda büyük bir dünyanın sorumluluğunu hissetmemizdi. O dünyanın tamamını taşıyamadık. Zaten hiçbir kuşak kendisine verilen emaneti eksiksiz taşıyamaz. Kimi yerde yorulur, kimi yerde düşer, kimi yerde yanılır. Fakat insanın hayatını anlamlı kılan, taşıdığı yükün ağırlığından önce o yükün ne olduğunu bilmesidir.

Ben o yıllarda kendimi bir “Akıncı” olarak tanımlarken aslında bir hayat tarzının içine giriyordum. Okumayı, düşünmeyi, çalışmayı, sorumluluk almayı, hizmet etmeyi ve gerektiğinde bedel ödemeyi öğreniyordum. Yıllar geçti, dünya değişti, şehirler değişti, insanlar değişti. Biz de değiştik ve geliştik. Fakat o gençlik yıllarının içimizde bıraktığı iz silinmedi. Çünkü insan, içinden geçtiği zamanların taşıdığı ruhla bugünkü hâline gelir. Gençlikte insan dünyayı değiştireceğini sanıyor. Yaş ilerledikçe önce kendisini değiştirmesi gerektiğini anlıyor. Gençlikte büyük davaların büyük sözlerle taşınacağını düşünüyor. Sonra görüyor ki büyük davalar çoğu zaman küçük fedakârlıklarla ayakta duruyor. “Sabır, Savaş, Zafer, Adım Müslüman” sözünü taşıdığımız yılların bugün bende bıraktığı anlam da biraz budur.

İnsan hayatının sonunda geriye dönüp baktığında kaç toplantıya katıldığını, kaç konferans dinlediğini, kaç program düzenlediğini değil, bütün bunların kendisinde nasıl bir insan oluşturduğunu görüyor. Biz nice bildiğimiz ve bilmediğimiz isimlerden beslendik. Nice ilim ve irfan sahiplerinin emeğiyle büyüdük. Nice dostluğun, nice sohbetin, nice kitabın ve nice küçük hizmetin içinden geçtik. Akıncılar’a yönelişim de böyle bir yolculuğun sonucuydu. Birilerinin beni sürüklediği bir yöneliş değil, yıllar içinde oluşmuş fikri ve ahlaki bir zeminin üzerinde kendi irademle verdiğim bir tercihti. Asıl itibariyle sevk-i ilahî idi.

“Akıncı Beyi” benim için gençliğimizin bir aynasıdır. O aynada yalnızca kendimi değil, arkadaşlarımı ve bir dönemin Türkiye’sini de görüyorum. İyi taraflarımızla, eksiklerimizle, heyecanlarımızla, hatalarımızla ve bütün samimiyetimizle.Bugün o aynaya baktığımda gördüğüm şey yalnızca geçmiş değildir. Bir kuşağın neye inandığını, neyin peşinden yürüdüğünü ve hangi emanetin ağırlığını omuzlarında taşıdığını da görmektir.

Belki geriye kalan en büyük miras budur: İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, gençliğinde gönlüne düşen hakikat arayışını kaybetmemesidir. Yol değişebilir, şehir değişebilir, şartlar değişebilir. Fakat hakikatin peşinden yürüyen insan için asıl mesele yürümeye devam etmektir.

 

 

 

 

Editörün Seçtikleri