Soru: Esselâmü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtühü. Siz İstanbul'a geldiğinizde MTTB ile tanıştınız; Yıldız Teknik Üniversitesi'ndeyken MTTB'de faaliyette bulundunuz. Akıncılar'la ismen ve fiilen tanışma süreciniz nasıl başladı?
Mehmet Güney: Bismillâh. İstanbul'a ilk gelişimiz eğitim içindi. İstanbul Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi İnşaat Bölümü'ne geldiğimizde, okulumuzda "İstanbul Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi Talebe Derneği" diye bir derneğimiz vardı. Bu dernek de Milli Türk Talebe Birliği'ne bağlıydı. MTTB'nin İstanbul'daki tüm üniversitelerde kendine bağlı dernekleri bulunuyordu. Dolayısıyla biz, okuldaki derneğimiz vasıtasıyla ana kuruluş olan MTTB ile tanışmış olduk.
Buradaki ilk ilişkimizde MTTB'nin diğer üye kuruluşlarıyla -Teknik Üniversite'dir, İstanbul Üniversitesi'dir- o günkü şartlarda İstanbul'da olan üniversiteli arkadaşlarla yolumuz kesişti. Onların bilgi birikiminden istifade ettik, varlıkları bize güç verdi. Tecrübe alışverişi, moral motivasyon, öğrenciler bakımından iyi bir kaynaşma orada başladı.
MTTB aynı zamanda eğitim ve örgütlenme bakımından bizim ilk durağımızdı. Orada bilhassa Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in konferansları, o günkü şartlarda söz söyleyebilecek üstadlarımızın konuşmaları, spor çalışmalarımız, eğitimlerimiz... MTTB bizim zihnimizi de büyüttü.
1970'li yılların ortasına gelindiğinde, MTTB sadece öğrenci çalışmalarıyla sınırlı bir yapıya sahipken, 1975'li yıllarda öğrenci olmayanları da kuşatan Akıncılar gündeme geldi. Akıncılar Derneği ocak ayının başında 76 kuruluşudur; çalışmalar ise 75'te başladı. Dernek Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi'nde bir grup mühendislik öğrencisi arkadaş tarafından kuruldu. İlk başkanımız da Tevfik Rıza Çavuş’tur. O dönemde Adana'da, İstanbul Kasımpaşa'da, farklı yerlerde künyesi Akıncı olan dernekler vardı; bunlar daha sonra kendi varlıklarını feshedip Ankara'da kurulan yapıya dâhil oldular. Ankara'daki bu Akıncılar'ı kuran arkadaşlarımızın tamamı da yine Ankara Milli Türk Talebe Birliği'nde hizmet eden arkadaşlarımızdan oluşuyordu. Genel merkezi Ankara’daydı bu yapının. 12 Eylül 1980 yılında kapatıldığında yönetimi 15 asil ve 6 yedek kişiden oluşuyordu. 11 bölge başkanlığı ve 1200 şubesi vardı.
Yani MTTB öğrenci gençliği; Akıncılar ise öğrenci olmayanları da kuşatan Akıncı İşçiler, Akıncı Memurlar, Akıncı Sporcular, Akıncı Liseliler ile birlikte daha geniş bir gençlik çalışmasının adıdır. Yayın organı Akıncılar Dergisi’dir. İl, ilçe ve hatta bazı köylerde de şubeleri vardı. Ama bunun ilk mayasının tuttuğu ve ilk kimliğinin oluştuğu yer, Milli Türk Talebe Birliği'dir. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Akıncılar bir nevi MTTB'nin devamı, tamamlayıcısı gibidir.
Biz ilk etapta İstanbul'da olayı okumakta biraz temkinli davrandık. Sonradan kendi okulumuzdaki arkadaşlarımızdan rahmetli Mehmet Sonverdi gibi, yine Abdullah Suphi Aydın gibi bazı arkadaşlarımız Akıncılar İstanbul şubesinde görev aldılar. İlişkilerimiz zaten çok iyiydi; İstanbul'da aktif çalışma yapan Vakıflar Yurdu'ndaki, İlim Yayma Yurdu’ndaki arkadaşlarımızla birlikte bu çalışmaları izliyor ve destek veriyorduk. Sonra 1978 yılının Temmuz ayında bir grup arkadaşımızla birlikte İstanbul Akıncılar Derneği’nde sorumlu olarak görev aldık.

Soru: Peki bu arkadaşlarınız kimlerdi?
Mehmet Güney: Bunların hemen hemen tamamı İstanbul'daki üniversite çalışmalarını yürüten arkadaşlarımızın temsilcileriydi. Teknik Üniversite'dekilerin temsilcileri, hukuk fakültesinin temsilcileri, edebiyat fakültesinin temsilcileri, yurt temsilcileri… Bir iki de İstanbul'daki şubelerimizin başkanları vardı; ama kahir ekseriyet üniversitede okuyan arkadaşlarımızdan oluşuyordu.
Soru: İsimler söyleyebilir miyiz?
Mehmet Güney: Elbette. Mesela rahmetli Akif Emre, bizim eğitimden sorumlu başkan yardımcımızdı; İstanbul Akıncılar Derneği’nin eğitimden sorumlu başkan yardımcısı. Allah mekânını cennet etsin. Yine Şile'deki deniz kampımızda boğulan rahmetli Taceddin Çete -Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Bölümünü, o sene bitirmişti- o da teşkilatlanmadan sorumlu başkan yardımcımızdı. Bunun yanı sıra Vakıflar Yurdu'nun temsilcisi Emin Ucuz; kendisi şu anda Mersin'de müteahhitlik yapan bir arkadaşımız. Yine Teknik Üniversite'de, o dönem üniversitedeki arkadaşlarımızın başkanlığını yapan ve bir dönem Malatya milletvekilliği de yapan rahmetli Bülent Çaparoğlu. Hukuk Fakültesinde Hüsnü Tuna... Tıp Fakültesindeki arkadaşlarımızla birlikte daha kolektif bir hareket olduk. Şubelerden de Fatih Akıncılar Derneği Başkanı Mehmet Kahraman gibi arkadaşlarımız vardı.
Arkadaşlarımızın kahir ekseriyeti üniversiteli bir kimlikti. O dönemde İstanbul'da 37 şubemiz vardı. Bu 37 şubeden bir iki tanesi -Fikirtepe gibi, Fatih Akıncıları gibi, Sanayi Mahallesi gibi- İstanbul Akıncılar Derneği yönetimlerinde yer aldılar.
Soru: Şurayı biraz açsak. MTTB'de üst yönetimde sorunlar oldu; Ankara'da bazı ağabeyler Akıncılar diye bir oluşum içine girdi. Dışarıdan bakıldığında bu doğal bir akış gibi görünüyor. Bu akışın harici bir unsuru var mıdır? Soruyu biraz açayım: O zaman siyasi parti olarak MSP var. MSP–MTTB ilişkilerindeki soğukluk veya mesafe, Akıncılar'ın ortaya çıkmasına yol açmış mıdır?
Mehmet Güney: Bunlar konjonktürel şeyler; o dönemde bazı hadiseler oldu. Milli Türk Talebe Birliği'nin kendi yönetimindeki temsille ilgili bazı sıkıntılar oldu mu? Oldu. Anadolu ile İstanbul arasında bazı sıkıntılar oldu mu? Oldu. Ama bunlar bir gençlik kuruluşunda olması olağan şeyler. Yoksa sanki bütün mesele buymuş, Akıncılar bu problemler üzerine kurulmuş gibi anlatmak doğru bir tabir olmaz. Akıncılar, söylediğimiz gibi, bir öğrenci örgütlenmesi ve öğrencinin terbiye edildiği bir yapıdan -yani Milli Türk Talebe Birliği'nden- daha geniş bir havzaya taşınan, öğrenci olmayanları da kuşatan bir gençlik hareketidir.
Belki MTTB Cumhuriyet öncesinde, 1916'da kuruldu ama bizim mahalleyle, Müslüman camiayla tanışmasında bir arınma süreci geçirdi. Burada söylemek istediğim şu: Son solcu başkanı Yüksel Çengel, Cumhuriyet Halk Partisi'nin milletvekilliğini yapan birisiydi. Ondan sonra İslami camiayla irtibatında Rasim Cinisli ağabeyle sağ-muhafazakâr bir yapı; bir dönem Meclis Başkanlığı yapan İsmail Kahraman ağabeyle milliyetçi-İslamcı bir yapı. Ama bugünkü 2026 standartlarına göre anlayacağımız İslamcı yapının ilk mihenginin rahmetli Burhanettin Kayhan ağabeyle başladığını söylemek isterim. Burhanettin Kayhan ağabeyden sonra Ömer Öztürk, Raşit Ülper. Yani 12 Eylül 1980'e kadar, kapanış sürecine kadar MTTB İslamcı yapısını, İslamcı gençlik ve öğrenci çalışması yapısını kaybetmedi.
Milli Selamet Partisi ile evet, bazı şeyler oldu. Ama "Akıncılar'ın kuruluşunun temel sebebi MSP–MTTB kavgasıdır" demek haksızlık olur.
Soru: Peki, Akıncılar isminin seçilmesi konusunda bir şey biliyor musunuz? Yeni bir yapı oluşturuluyor; bunun adı niye Serdengeçtiler değil de Akıncılar? İsim babası kimdir, bu ismi kim önermiştir?
Mehmet Güney: Ben o kurucular arasında yoktum. Orada Ankara Devlet Mimarlık Mühendislik Akademisi'nde okuyan rahmetli Tevfik Rıza Çavuş ağabeyin başkanlığında bir heyet vardı; kurucuların listesini verebilirim. Niye Akıncılar oldu, orasını ben bilmiyorum. Ancak ondan önce, dönemin Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu tarafından bazı konuşmalarda "Akıncılar, Akıncılarım, Akıncı gençlik" gibi bir terminoloji kullanılır olmuştu. Niye Serdengeçti değil de Akıncı oldu, niye A değil de B oldu, orasını bilmiyorum. Ama bu isim bir anda hüsn-i kabul gördü ve sonrasında çok hızlı bir yayılmayla, teşkilatlanma ağıyla birlikte Türkiye'de tabanda da ciddi bir ilgi alaka buldu.
Soru: Peki şunu hatırlıyor musunuz: Ankara'da bir oluşum var, bu İstanbul'a yansıyor. Siz veya çevrenizdekiler "Hadi arkadaşlar, biz Akıncılar'a intikal edelim" mi dediniz? Bu nasıl gerçekleşti?
Mehmet Güney: Yok, yok. Öyle paldır küldür, "Ankara'da bir sinyal çakıldı, biz de buna tabi olalım" gibi değil. Akıncı kimdir, hedefi nedir, tüzüğü nedir, ne düşünüyor, idarecisi kim, olayı anladıktan sonra irtibatlandık. Eczacı Mustafa Aydıner ağabey; Nasuh Boztepe, Teknik Üniversite'de, kimya mühendisi, Antalyalı, iş müfettişliğinden emekli olan bir ağabeyimizdi. Yakup Kaldırım döneminde, ondan sonraki dönemde de ben sorumluluk aldım.
Dikkat ederseniz o arkadaşlarımızın içinde üniversiteyle irtibatı olan Nasuh Boztepe gibi ağabeyler de var, üniversitenin dışında olan Yakup Kaldırım gibi arkadaşlarımız da var. Ve bu arkadaşlarımızın "Milli Selamet Partisi'nin içinde olmak, dışında olmak" diye o dönemde bir gündemi yok. Çünkü o dönemde siyasal İslam'ı temsil eden Milli Görüş Partisi olarak kimsenin MSP ile bir kavgası yok. Milli Türk Talebe Birliği'nin MSP yönetimiyle bazı şeyleri olmuş mudur? Olmuştur, İnsanın olduğu yerde bunlar oluyor. Ama tek sebep olarak "MSP–MTTB kavgasından Akıncılar çıktı" denilirse bu haksız bir itham olur.
Soru: Peki buradaki, İstanbul'daki ilk başkan kim?
Mehmet Güney: İşte söylediğim gibi Nasuh Boztepe oldu, Yakup Kaldırım oldu. Ondan sonra da 1978’de biz olduk…

Soru: Siz İstanbul'da üçüncü başkansınız yani. Peki, Akıncılar daha kapsamlı bir gençlik hareketi diyelim. "Genç" dendiğinde, gençlik hareketi dendiğinde kadınlar, kızlar da buna dâhil oluyor. Ama bilindiği kadarıyla Akıncılar hep erkek -modern tabirle söyleyecek olursak erkek egemen- bir hareket. Hiç kadınlar, kızlar, kız öğrenciler yok muydu; ne kadar vardılar?
Mehmet Güney: Şimdi bunu Akıncılar'a hasretmeyin; Türkiye'deki Müslümanların örgütlenmesindeki bir aşama gibi değerlendirin. Siyasal İslam'da, Milli Görüş partilerinde, Milli Nizam Partisi'nde kadın kolları yok, Milli Selamet Partisi'nin kadın kolları yok. Yani bugün yadırgayacağımız bazı şeyler gibi değerlendirilebilir. Milli Türk Talebe Birliği'nin kadın komisyonu diye ayrı bir komisyonu yok; dolayısıyla Akıncılar'da da kadın komisyonu diye bir şey yok. Bu, o günkü şartlarda, konjonktürden kaynaklanan bir durum.
Ama solcularda ve ülkücülerde kızlar var, kızlar yönetime giriyor. Ülkücüler de sonradan yönetime kadın aldılar; solda zaten kadın-erkek beraber çalışıyorlardı. Bizim mahallede kadınların devreye girmesi çok daha sonraki dönemde oldu. Bunun iki sebebi var. Bir: İslami harekette nitelikli zihni, örgütleme birikimi ve temsil kabiliyeti olan hanımlarımızın olmayışı. O dönemde söz söyleyen kim var? Şule Yüksel Şenler var; Seher Vakti diye bir dergisi var ama sadece hanımlara yönelik. Şule Hanım konuşurken hanımlara konuşuyor, erkeklere konuşmuyor; bir nevi haremlik-selâmlık gibi bir şey.
Daha sonra kadın da yeterli bir olgunluğa sahip olduktan sonra siyasetin içerisinde de, diğer derneklerin ve vakıfların içerisinde de yerini aldı. Bugünden bakıldığında "kadına karşı bir haksızlık yapıldı" denemez; o günkü şartlarda kadın vardı ama temsili vesairesinde bazı eksiklikler ve yetersizlikler, ya da konjonktürel olarak kadınla beraber çalışma yetisinin olmayışı sebebiyle bunlar yapılmadı. Akıncılar‘da da kadınlarla ilgili ayrı bir birimimiz olmadı. Yani doğal bir şeydi; çalışmalarımızın içerisinde erkeklerimiz kadar kadınlarımız da vardı. "Hep erkekler gelsin, kadınlar gelmesin" şeklinde bir alan daraltmasına biz hiçbir zaman girmedik.
Soru: Peki o zamanlardan bugüne intikal eden bir isim var mıdır? Yani diyelim ki "Ankara şubesinde Zeynep ablamız" diye birinden söz edebilir miyiz?
Mehmet Güney: Akıncılar adına söz söyleyebilecek öyle bir kimse yok. Ancak diyelim ki Ankara'da başörtüsüyle ilgili Ankara İlahiyat Fakültesi'nde bir mücadele oluyor; oradaki mücadeleden Hatice Babacan'ın ismini biliyoruz. Ancak Hatice Babacan'ın kadınlar arasında bir örgütlenmesi veya ayrı bir hanım örgütlenmesi yok. Hatta Şule Hanım en geniş etkiyi yapan hanımefendi olmasına rağmen, kadınlarla ilgili ayrı bir hanım derneği, ayrı bir hanım örgütlenmesi veyahut alternatif bir çalışma yok. O dönemde belki mahremiyet kaygıları, belki sosyolojik olarak bir evre gibi değerlendirmek lazım. Siyasette de yok, sivil toplum kuruluşu dediğimiz derneklerde de yok.
12 Eylül 1980'den sonra, vakıflarda veyahut siyasette -işte Tayyip Erdoğan'ın Refah Partisi İstanbul İl Başkanlığı ile birlikte gençlik ve kadın konusunu öne çıkarmasıyla- kadın biraz daha görünür oldu. O gün bugündür kadın çalışmaları hem hızlandı hem de mevcut tüm yapılar içerisinde hanımlar paydaş olarak yönetimde bulunuyor. O bir evreydi yani; kasıtlı olarak kadınlar dışarıda bırakılsın diye değildi.
Soru: Peki, bir gençlik hareketinin terbiyeye, eğitim ve öğretime; bilgi, fikir, düşünce ve anlayış açısından beslenmeye ihtiyacı var. O günkü şartlarda Akıncılar’ın beslenme kaynakları, eğitim ve öğretim materyalleri nelerdi?
Mehmet Güney: Akıncılar’ın, daha doğrusu Müslüman gençliğin beslenme kaynakları birden fazladır. Hâl ve ahlâk-ı hamîde noktasında İstanbul tekkeleri — özellikle Erenköy'de Sami Efendi Hazretleri gibi, Fatih İskenderpaşa’da Mehmed Zahid Kotku Hazretleri gibi — bu iki tekkenin Türkiye İslami hareketine ve gençliğine olan katkısını kimse yadsıyamaz.
Siyasal olarak, o dönemde Milli Görüş hareketleri içerisinde Milli Nizam'ın ömrü kısa oldu ama Milli Selamet Partisi döneminde siyasal bilinç noktasında oradan da istifade edildi. Doğruyu eğriden ayırma noktasında onunla iş birliği içinde olduk, faydasını gördük.
İdeolojik ve fikrî olarak Akıncılar’ın, belki de sorduğunuz gibi, en çok etkilendiği beslenme kaynağı Üstad Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu'dur. Üstad Necip Fazıl hem yazdıklarıyla hem de çok etkili bir hatip olarak konuşmaları ve konferanslarıyla zihnimizde bir üstad olarak yerini almıştır; Büyük Doğu bizim için birinci beslenme kaynağıdır. Bunun tamamlayıcısı, bir ekol olarak rahmetli Sezai Karakoç'un Diriliş'idir; o dönemlerdeki Diriliş dergisi, gazetelerde yazdığı "Sur" yazıları ve sonra kitaplaştırılanlarla birlikte Büyük Doğu'dan sonra tamamlayıcı olarak Diriliş gelir. Bunun yanı sıra Mavera'nın Yedi Güzel Adam'ı; burada Allah razı olsun, rahmetli Erdem Bayazıt ve Akif İnan ağabeyleri özellikle kastediyorum. Bunlar hem dergilerimizde yazan hem de salonlarımızda konuşan isimlerdi; zihnî beslenme kaynaklarımız arasında Mavera önemli bir yer tutar. Bunun yanı sıra Nurettin Topçu'nun Hareket'i gelir. Beslenme kaynaklarımız yerlidir; öncelikli beslenme kaynaklarımız yerli ve İslamidir.
Sonradan 79 İran İslam Devrimi gibi, İhvân-ı Müslimîn'in -bilhassa Said Havva'nın, Hasan el-Bennâ'nın müktesebatı gibi- ve daha sonra Pakistan Cemaat-i İslâmî'nin, Mevdûdî'nin müktesebatı gibi, bu yerli birikimin üzerine katkı olarak ümmete dair farklı alternatifler de söz konusu olmuştur.
Biz kimseden hazır eğitim içerikleri anlamında bir müfredat almadık. Ancak o günkü şartlarda söz söyleyebilecek, fikrî yetkinliği ve ilmî yetkinliği olan bazı hocalarımızla bir araya gelip bunun mütalaasını yapıyorduk. Mesela Akıncılar Genel Merkezi'nde, o dönemde Ankara'da söz söyleyen, eli kalem tutan köşe yazarı arkadaşlarımızla, ağabeylerimizle bir araya gelip önümüzdeki dönemin fikrî beslenme kaynakları ve işin eğitim-terbiye kısmıyla ilgili defalarca toplantılar yaptık. O günkü yayın organlarımızda, dergilerimizde bunlar zaten neşredilmiş vaziyette.
Soru: Peki abi, diğer bir soruya geçebiliriz. Gençlik enerjik bir kitle, enerji dolu bir yaş grubu. Akıncılar Derneği'nin faaliyetlerinden söz etsek: Bu dernek 4-5 yıllık ömrü içerisinde hangi faaliyetlerle ön plana çıkmıştır?
Mehmet Güney: Akıncılar’ın 1970'li yılların ortasını ve ikinci yarısını kastediyorum. Türkiye'de Müslümanlarla ilgili gerçekten çok ciddi sıkıntılar vardı. Başörtüsüyle ilgili en büyük sıkıntıyı o nesil çekti; ancak başörtüsü mücadelesi daha çok 28 Şubat 97 öncesinde kitleselleşti. İmam Hatip Liselerinin üniversiteye alınmaması; dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından veto edilen bir karar. İmam Hatip Liseliler üniversiteye alınmıyor, başörtüsü bir tehdit olarak görülüyor, Kur'an kurslarının alanı daraltılıyor. Şimdiki gibi, yani 2026'da olduğu gibi rahat İslami faaliyetlerin ve söylemlerin olmadığı bir dönemde doğal olarak muhalif bir dil, muhalif bir taktik ve muhalif bir tepki gündeme geliyor.
Peki bu muhaliflik nedir? Devlet karayoluyla haccı engelliyor; biz o zaman "Karayoluyla hac engellenemez" diyoruz. Bununla ilgili mitingler yapıyoruz, eylemler yapıyoruz, duvar posterleri asıyoruz; bu duyarlılıkla birlikte bu yanlış karardan dönülsün istiyoruz. Buna rağmen polisler -o dönemin dergilerinde, gazetelerinde vardır- uzun namlulu silahlarla çamurda, yolun ortasında arkadaşlarımızı yatırıp "Bu afişi niye asıyorsunuz?" diye cezalandırabiliyorlar. Karayoluyla hac açılsın istiyoruz; İmam Hatip Liseleri ile ilgili eğitim özgürlüğü olsun istiyoruz. Başka ne oluyor? Müslümanlar olarak, bu ülkede doğup büyüyen insanların hakkı hukuku neyse bizim de olsun istiyoruz. Onun için o dönemde muhalif bir dilimiz, muhalif bir zihnimiz ve muhalif bir stratejimiz daha aktif oldu.
1 Nisan 1979'da Sakarya'da Dünya Müslümanlarıyla Dayanışma Mitingi yaptığımız zaman -ki bu bir milattır- daha önce mesela ulusal kavramlar üzerine miting yapılırken, ilk defa 1 Nisan 1979'da Dünya Müslümanlarıyla Dayanışma Mitingi oldu. Ondan sonra Filistin'e, Moro'ya, farklı yerlere dönük mitinglerimiz oldu. Kayseri’de Hicret Mitingi oldu, el bildirileri ilanlar dağıttık; Bursa’da Kudüs Mitingi yaptık. Mesela Sakarya Mitingi’nde mitingin ana konuşmacısı, rahmetli Akif İnan'dı; Akıncılar Başkanı olarak biz de orada söz alıyoruz. Sakarya şiirini okuyan da Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’dı.
Şimdi mitingde ne oluyor? O dönemde yoğun bir ilgi olan İran'dan arkadaşlarımız konuşuyor, Filistin'den arkadaşlarımız konuşuyor, Suriye'den arkadaşlarımız konuşuyor. Niye? Dünya Müslümanları. Burası imparatorluk bakiyesi; farklı yerlerdeki İslami gelişmeleri ve İslami davetleri biz ilgiyle takip ediyoruz. Ve bu muhaliflik bizi o dönemin konjonktürel siyasetiyle hep karşı karşıya getirdi. Bunu slogan hâline şöyle getirdik: "Kâfir devlet yıkılacak elbet." Bu, o dönemde takınılması gereken bir tavırdı; arkasından da "İslam devleti kurulacak elbet." Şimdi "kâfir devlet" dediğin zaman o zaten seni yanına sokmuyor, sen zaten ona parmak sallıyorsun; dolayısıyla bu fay hattı sürekli büyüdü. İslam devletine gelince, biz bu ideallerimizden hâlâ vazgeçmiş değiliz. Günümüzde bazı çevrelerin/kişilerin İslami hareket iflas etti gibi söylemlerine cevaben söylüyorum; bu onların hezeyanıdır, belki temennisidir, belki kendi yorgunluklarıdır. İslami hareketin iflas etmesi söz konusu değildir.
Soru: Anladığımız kadarıyla o dönem bir meydan faaliyetleri var, mitingler var, protestolar var. Peki bir de salon toplantıları oluyordur herhalde. Mesela kültürel olarak bir şeyler yapılmış mıdır?
Mehmet Güney: Hatırlatmanız iyi oldu; kitlesel eylemlerin yanı sıra ikinci faaliyet salon toplantılarıdır. O dönemde seminer dediğimiz, salon konferansları dediğimiz çalışmalar vardı; ders halkaları daha sonraki dönemde gündemimize girdi. Buralarda kavramlarımız üzerinde daha çok konuşabiliyorduk. O dönemde söz söyleyebilecek hatiplerimiz gelip salonlarda bize duyarlılıklarımızı ve sorumluluklarımızı aktarıyorlardı. Orada hatibin konuşmasının, zihnimize bir şey söylemesinin yanı sıra bir de akran dayanışması var: Salona giren insanın İslam'la aidiyeti, MTTB'yle veya Akıncılar'la aidiyeti, bir A noktasındaysa, konferansı dinledikten sonra bu üç A kadar, beş A’ya kadar çıkıyordu. Bu akran dayanışması, o türlü ortamlar psikolojik olarak insanları yetiştiren, terbiye eden kurumlardır. Sonradan günümüze gelen ders halkaları da ayrı bir başlıktır.
Ondan sonra kitap okuma, kitap tahlilleri, toplumsal duyarlılık mitingleri, basın bildirileri, duvar yazı ve afişleri, yaz kampları, iller arası gezi programları, üniversite-lise okul organizasyonları, okullar arası bilgi-spor-şiir vs. yarışmaları, anma geceleri yapılırdı. O günkü şartlarda MTTB'nin bildiğim kadarıyla iki dergisi var: orta öğrenimle ilgili Çatı, yükseköğrenimle ilgili de Milli Gençlik; bu dergilerde yazan arkadaşlarımız, birikimi olan ağabeylerimiz oldu. Akıncılar'ın da yine aynı şekilde yayın organı Akıncılar Dergisiidi.
Soru: Akıncılar Derneği'nin yayın organı olarak Akıncılar Dergisi var. Bu derginin çıkış sebebi, süreci ve muhtevasıyla ilgili ne söylemek istersiniz? Zannediyorum dergi sizin döneminizde çıktı. Bir de tirajı ne kadardı, kaç adet basılıyordu, hatırlıyor musunuz?
Mehmet Güney: Bizden önceki dönemlerde de yayınlar var ama sürekli bir yayın, sürdürülebilir bir yayın noktasında belki kesintili olmuş. 1979 yılına gelindiği zaman imkânlar da genişledi, örgütlenme havzası da çok genişledi; yani 1200 şubeye ulaşabiliyorsunuz. İnsanlarla iletişim sadece tabelalar, rozetler ve söylemle olmuyor; burada yayın organlarının da devreye girmesi gerekiyor. Biz 79 Martında, 3 Mart'ta Ankara'ya, genel merkeze gittik ve orada eğitim komisyonundaki arkadaşlarımızla birlikte daha kuşatıcı, Türkiye çapında sürekli bir yayın organı çıkarmayı düşündük.
Soru: Peki o eğitim komisyonunda kim var veya başkanı kimdir, hatırlıyor musunuz?
Mehmet Güney: O dönemde bu eğitim ve dergi çıkarma işine, İstanbul'dan beraber gittiğimiz Hüsnü Kılıç arkadaşımızın riyasetinde bir heyet görevlendirildi. Orada kendi içimizde bir sıkıntı yaşadık: Derginin sahibi ve tüzel kişiliği Akıncılar Genel Merkezi, sahibi de Genel Başkan adına çıkması gerekirken arkadaşlarımız kendilerine göre farklı bir şey yaptılar. Sonra orada "Akıncı Güç" diye bir sadme, bir kesinti yaşadık. O sıkıntıdan sonra bir yönetim tasfiyesi oldu; arkasından da söylediğiniz Akıncılar Dergisi, rahmetli Abdülkadir Özkan'ın yazı işleri müdürlüğünde, “Akıncılar Genel Merkezi'nin yayın organıdır, sahibi de genel başkanıdır” şeklinde kendi rotasında çıkmış oldu. Selahattin Akgüre ve ekibiyle dergi hizmeti devam etti.
Akif İnan, Erdem Bayazıt, Rasim Özdenören bizim yazarlarımızdandı. Konjonktüre göre bazen 30 bin adet bastığımız oldu. Hatta "İslam Anayasası" sayısını, Selahattin Akgüre’nin yazı işleri müdürlüğü döneminde o günkü şartlarda 100 bin adet bastık. O İslam Anayasası'nın deklare edildiği muhtevayı arkadaşlarımız bir yerden bulmuşlardı, o sayıdan söz ediyorum.
Soru: Kapağını hatırlıyorum ben; "İslam Anayasası" diye bir kapak var.
Mehmet Güney: Evet. Şimdi burada İran'daki olayların sıcaklığıyla diyelim ki 30-40-50 bin oluyor; Afganistan cihadı döneminde 70 bin, 80 bin oluyor. Konjonktürel olarak bu değişti ama Akıncılar Dergisi'nin baskısı 30 bin ile 100 bin arasında oldu. 1979 sonu gibi yargılamalar başladıktan hemen sonra 12 Eylül 1980 darbesine gelinceye kadarki süreçte zaten Akıncılar kapatıldı; Akıncılar kapatılınca da tüm yayın organlarını, her şeyini devre dışı bıraktılar.
Bu dergi aynı zamanda sokak eylemleri, okullardaki ders halkaları, yaz eğitim çalışmaları, gençlik çalışmaları, salonlardaki konferanslar ve dergideki mesajlarla birlikte İslami mesajımızı mümkün olduğu kadar kitlemize taşıdığımız bir araç oldu kanaatindeyim. Mesela yeni eğitim sezonu geliyor; "Yeni eğitim sezonunda Akıncılar olarak orta öğretimde şunları, yüksek öğrenimde şunları hedefliyoruz" şeklinde kaygılarımızı tabanımıza aktardık. Ve hamdolsun, bu dergiler ücretliydi; ücreti karşılığında arkadaşlarımız bunları alıyor, okuyor ve dergi, eğitim kadar bir aidiyeti, kurumsal mensubiyeti de beraberinde getiriyordu.
Soru: Evet. Peki ağabey, bir de şöyle bir sorumuz var: WAMY, IIFSO gibi dünya gençlik, Müslüman veya İslamcı gençlik teşkilatları da vardı. Akıncılar’ın bu Türkiye dışındaki gençlik teşkilatlarıyla bir alakası var mıydı; vardıysa ne düzeydeydi?
Mehmet Güney: Az önce söylediğim gibi Türkiye İslami hareketinin temeli yerlidir. Yerlidir derken bunu toprak milliyetçiliği açısından söylemiyorum. Bizim siyasal İslam’ımız yerlidir; fikrî olarak zikrettiğim Büyük Doğu, Diriliş yerlidir. Yine örgütlenmede, gençlik örgütlenmesinde de yerli olarak Milli Türk Talebe Birliği ve Akıncılar'la biz bunun zeminini oluşturduk.
Milli Türk Talebe Birliği'nin bazı kongrelerini, gençlik teşkilatları olarak WAMY ile, dünya Müslüman gençlik örgütleriyle bazen İstanbul'da veya başka yerlerde ortak yapıyorduk. Akıncılar da bunu WAMY ve IIFSO'yu da dâhil ederek yaptı; mesela Bebek Otel'de MTTB adına IIFSO ile kongre yaparken, Çanakkale'de WAMY ve IIFSO ile ortak kongre yapabiliyorduk.
Soru: Akıncılar olarak mı?
Mehmet Güney: Tabii tabii, Akıncılar olarak. Artık yerli olanın üzerine dünyanın farklı yerlerindeki İslami birikimle de irtibat kurulmuştur. Orada Pakistan'dan gelen bir arkadaşı dinliyorsun, Malezya'dan gelen bir arkadaşı, hatta Londra'dan gelen başka bir Müslüman arkadaşı dinliyorsun. Ufkumuz daha globalleşmişti.
Soru: Yani o zamanlar dünyanın çeşitli yerlerinden gelip kampa katılma, etkileşim başlamış mıydı?
Mehmet Güney: Başlamıştı tabii. Yani bu nedir, herkes kendine uygun partnerler alıyor. Ülke içerisinde İslamcı gençlik teşkilatları olarak, Müslümanlar olarak MTTB ve Akıncılar var. Bu toprakların dışında ise İhvan'ın terbiyesini gören WAMY ve IIFSO, Pakistan Cemaat-i İslâmî'nin terbiyesini görmüş Mevdûdî'nin gençleri, İslâmî Cemiyet-i Talebe'nin gençleri var. Ben ilk defa Cemiyet-i İslâmî'nin başkanı Miraceddin'i Çanakkale kampında tanıdım. "Nâra-i tekbir" diye heyecanlı bir şekilde tekbir nidasıyla herkesi heyecanlandırmıştı.
Soru: Peki o günlerden hatırladığınız başka isim var mı; yurt dışından gelen?
Mehmet Güney: Tabii tabii. WAMY'nin başkanı rahmetli Kemal Hilbâvî'yi hatırlıyorum, IIFSO'nun başkanı Mustafa Tahhan'la koordinasyonumuzu hatırlıyorum. Bunlar aynı dönemde dünyanın farklı yerlerinde... Miraceddin'dir, Kemal Hilbâvî'dir, Mustafa Tahhan'dır. Artık yerli birikimin üzerine daha global bir birikim; o dönemdeki paylaşımlarımızdır.
Soru: Yayınları sorduk; 80 öncesi, yani 12 Eylül 1980 darbesi öncesi Türkiye bir ateş çemberi içerisinde, kaynayan bir kazan. Sağ-sol, ülkücü, devrimci, İslamcı çatışmaları var. Bu çatışma ortamında Akıncılar nerede durdu? Kendini koruyabildi mi, koruyamadı mı? Ülkücü ve solcu gençlik örgütlerine karşı tutumunuz, davranışlarınız neydi?
Mehmet Güney: Bizim ilk çıkışımız, söylediğim gibi, Milli Türk Talebe Birliği'nin sağ-milliyetçi ve İslamcı yapısının bir arınmasıyla geldi. Ama Akıncılar kurulduğu ilk günden beri zaten İslamcı bir söylem üzerine kuruldu. MTTB tecrübesi üzerine bizim ilk günkü söylemimiz İslamcı bir söylemdi, Müslüman bir söylemdi. "Ne sol, ne sağ, ne Amerika, ne Rusya; İslam" diyerek böyle bir tercihimiz vardı. Çizgimiz de İslami bir söylemdi, bunu saklamadık. Bedeli ağır oldu mu? Oldu. Müslüman olmak, üstelik Müslüman genç olup demin söylediğimiz eylemleri yapmak, tabir caizse kor ateşi elde tutmak kadar ağır bedeller ödettirdi.
Birçok arkadaşımız hak mahrumiyetine uğradı. Birçok arkadaşımızın okuldaki eğitimi yarıda kesildi. Birçok arkadaşımız aileleriyle problem yaşadı. Birçok arkadaşımızın özgürlüğü elinden alınıp hapse atıldı, kimisi ömrünü yurt dışında geçirdi. Bunların hepsinin bedeli ödendi. Eğer bugün, 2026 itibarıyla Müslüman gençliğin soy kütüğünü konuşuyorsak, ben şunu çok rahatlıkla söylerim: Geçmişin bedeli ödendi. Bundan sonra bunu güncelleyip 2026 ve sonrasında daha doğru bir rotaya taşıyabilmek de yeni nesillerin görevi. Ben "75'li yıllardaki normlar günümüzde aynen tekrar edilsin" demiyorum. Konjonktürel olarak iki günü birbirine denk getirmemek kaydıyla kendimizi yenilememiz ve istikameti bozmadan, çelişkiden uzak, doğru hedefler üzerine gitmemiz gerekiyor.
Söylediğiniz gibi 75, 76, 77, 78 Türkiye'nin sıcak dönemleri. 12 Eylül 80 darbesi geliyor; zaten 79'da Akıncılar'ı kapattılar. Bu faaliyetlerden dolayı idareci arkadaşlarımız Mamak Cezaevi'ne gitti, orada bedel ödediler. Sıkıyönetimin akabinde, 12 Eylül 80 ile birlikte Türkiye'nin tamamında sıkıyönetim ilan edildi; tüm dernekler, partiler, sendikalar kapatılmış oldu, bizim faaliyetlerimiz de orada bitti.
12 Eylül 80'e kadarki bu konumda biz İslamcı kimliğimizi mümkün olduğu kadar, gücümüz nispetinde korumaya çalıştık. Solcu olmadan, sağcı olmadan İslamcı olmak o dönemde çok daha zordu; bedeli de ağır oldu. Bunun yanı sıra solcuların ithamı oldu mu? Oldu. Sağcıların ithamı oldu mu? Oldu. Bu ithamlara rağmen biz mümkün olduğu kadar çatışmacı eylemlere girmedik. Bizim değerlerimize, inancımız İslam'a ve arkadaşlarımıza, mensuplarımıza sataşılmadığı sürece biz keyfî olarak eylemlere girmedik. Tekrar ediyorum: Değerlerimize, inancımız İslam'a ve arkadaşlarımıza, mensuplarımıza sataşılmadığı sürece biz çatışmaya girmedik. Ama tüm bu temkinlere rağmen çok ağır bedeller ödendi.
Benim tespit edebildiğim 153 arkadaşımız -bir kısmı solcular, bir kısmı sağcılar, bir kısmı da kolluk kuvvetleri, polis ve asker tarafından şehit edilmiş kardeşlerim- hâlâ gözümün önündedir.
Soru: Yani Akıncılar Derneği üyesi olan arkadaşlar mı?
Mehmet Güney: Akıncılar Derneği tabii. Mesela Ankara'da Durmuş Öztürk, 16 yaşında bir delikanlı; Konya mitingine gidecek. Asker muhasara ediyor, çocuk korkusundan arabanın altına saklanıyor. Ama buna rağmen asker kurşunla onu delik deşik ediyor. Biz onu babasının rızasıyla, elbisesiyle birlikte defnettik. Yani asker de vurdu, polis de vurdu.
Soru: 153 şehidimizden 3-5 isim zikretsek, değişik şehirlerden; onlar da bu vesileyle anılmış olsa.
Mehmet Güney: Yani burada bulunduğumuz şehirde mesela rahmetli Sedat Yenigün. Zeytinburnu'nda, İhsan Mermerci Lisesi’nde bizim edebiyat hocamızdı, Fatih'te bu ağabeyimiz rahmetli oldu. Milli Türk Talebe Birliği'nden beri bize emeği geçen, eli kalem tutan, nitelikli bir insandı. Çok nitelikli bir zihni şehit ettiler.
Başka, mesela Fatih'te -Fatih Akıncıları'nın kuruluşunda, şehit olduğu zaman Fatih Akıncıları Başkanı değildi, başkan o dönemde Fatih Akıncıları Mehmet Kahraman'dı- Metin Yüksel'di. 20 Şubat 1979'da ülkücüler tarafından şehit edildi, daha önce de Edirne'de Erdoğan Tuna aynı kesim tarafından şehit edilmişti. Ülkücü hareketle İslamcı hareketin arasının netleşmesine bu iki şehidimiz öncülük etmiştir; bir turnusol gibiydi yani.
Sanayi Mahallesi'nde Gürsel Kabadayı’dan Mustafa Sevim’e, Mustafa Hoca'ya kadar arkadaşlarımız şehit oldu. Ordu'da Kemal Kaya, Kayseri'de Kemal Özer, daha sonra 12 Eylül 80 sonrası Çanakkale Cezaevi'nde Diyarbakırlı Şeyhmus Durgun... Bunlar beş on kişi değil; her biri hikâyesi olan ve ağır bedeller ödeyerek bu dünyadan giden örneklerimiz, meşalelerimizdir aslında. Bir toplum kendi içinde şehit verecek kadar fedakârsa, geriden gelen nesillerin de bunların izini takip etmesi ve mirasına sahip çıkması gerekiyor. Bu insanlar zirvede; fedakârlığın zirvesinde canlarını ortaya koymuşlar. Bunların yolunu takip etmek, bugün İslamcılık iddiasında, Müslümanlık iddiasında bulunan her birimizin boynunun borcudur.
Soru: Malatya, Van gibi Türkiye'nin doğusunda da böyle şehit olan arkadaşlarımız, ağabeylerimiz var mıdır?
Mehmet Güney: Her tarafında. Türkiye'nin her tarafında; ben sana arkadaşlarımızın teker teker isimlerini de aktarabilirim. Urfa'dan da şehidimiz var, Mardin'den de; Cemal Havuz ‘un şehadetini de bu vesileyle analım. Bunun sadece Van'ı, Batman'ı, Erzurum'u falan yok; Türkiye'nin tamamında bu arkadaşlarımız var. Aktivitenin yoğun olduğu İstanbul gibi yerlerde, nüfusu da göz önünde tuttuğumuzda, İstanbul'un şehitleri belki daha fazla oldu.
Yani 1200 şubenin bulunduğu, kapandığında 1200 şubeye ulaşan bir yerde, iddianız kadar riskiniz de beraberinde oluyor. O riski de adamlar affetmediler; birçok şehidimiz var, birçok hak mahrumiyetine ve hukukî sıkıntılara uğramış kardeşimiz var, birçok okulunu, eğitimini yarıda bırakmış kardeşimiz var. Yani bu bedeli ödeyenlerin yolunu, izini takip etmek gerekir diyorum.
Soru: Peki Akıncılar en çok hangi şehirlerde güçlüydü?
Mehmet Güney: İstanbul popülasyon olarak zaten her dönem başta oluyordu. Bunun yanı sıra Erzurum gibi, Konya gibi, Bursa gibi, Trabzon gibi, Samsun gibi yerlerde daha fazlaydı. Söylediğim bu yerler zaten aynı zamanda bizim bölge merkezlerimizdi; 11 bölgemiz vardı, 11 bölgede de bölge başkanlıklarımız vardı. Doğu ve Güneydoğu'da mesela Maraş, kendi çevresindeki illeri örgütleyen ve Akıncılar’ın da güçlü olduğu yerlerdendi. Yani "Akıncılar sadece İstanbul'da eylem yapıyor, faaliyet yapıyor da Diyarbakır'da yapmıyor" değil. Mesela aynı anda bölgesel mitinglerimizi programlıyorduk: Manisa Turgutlu'da miting yaptık, ilçe olduğuna bakmayın, Denizli, Aydın, İzmir, tüm Ege bölgesi oraya geldi. Aynı dönemde Trabzon Of'ta yapıyorduk; Of derken ta Samsun'dan, Amasya'dan, Ordu'dan, Giresun'dan, o bölgenin tamamının katıldığı bir miting. Aynı şekilde Tatvan'da miting yaptık.
Soru: Aynı gün, aynı tarihte mi?
Mehmet Güney: Aynı gün değil, birbirinden farklıydı. Ama bunlar aynı anlayışla programlanmış şeylerdi. Mesela Tatvan'da mitingimizi yaptığımız zaman bizi bir de Kürtçülükten yargıladılar. Şimdi biz Türkçü ve Kürtçü olmadan ırkçılığı reddetmemize rağmen, o dönemde herkesin cezalandırıldığı bir ortamda bir de öyle bir ithamla karşılaştık. Mesela 26 Şubat 1979 Kayseri Hicret Mitingi, başlı başına hicret kavramıyla ilgili çok nitelikli bir mitingimizdi. Şehit rahmetli Bahattin Yıldız'ın üç arkadaşıyla birlikte Erzurum'dan Kayseri'ye kadar hicret koşusunu gerçekleştirdiği miting de odur.
Soru: Sözümüzün başında bir de şundan bahsetmiştik: Akıncılar Derneği var ama bunun altında işçi var, memur var, çeşitli birimler var. Bu birimleri hızlıca bir sayabilir miyiz?
Mehmet Güney: Birimler derken, Akıncılar Genel Merkezi'nin birim yapısı var; Akıncı İşçilerin ayrı bir merkezi vardı, Akıncı Sporcuların ayrı bir merkezi vardı, Akıncı Memurların ayrı bir merkezi vardı.
Soru: Ama bunlar size bağlı mıydı?
Mehmet Güney: Bunlar bizimle eşgüdüm içerisinde bulunduğumuz kurumlarımızdı. Akıncı İşçiler işçiler arasında faaliyet yapıyor, Akıncı Sporcular sporcular arasında faaliyet yapıyor. Ama bu sporcu bir beş kişi değil. Mesela Sivas'ta Oğuz Ökten diye bir kardeşimiz vardı, hâlâ hayatta. Kapalı spor salonları bizi almıyor; biz şehrin dışında, tarlalarda 300 kişiyle spor çalışıyorduk. Ve bilhassa savunma sporları o dönemlerde çok daha yaygındı: judo, boks, karate vesaire. Salonlarda elli kişi, yüz kişi, iki yüz kişi, beş yüz kişi değil; binlerce kişiyle, yaz çalışmalarımızda ve sezon sonlarında bu çalışmaları yaptık.
Soru: Akıncılar'ın bu kadar kısa süre içerisinde -diyelim ki beş yıl, son iki yılda belki sizin başkanlığınız da bunda etkili olabilir- kısa sürede büyük bir etkiye ve büyük bir teşkilatlanmaya kavuşmasının sebebini nasıl açıklarsınız?
Mehmet Güney: Bu bizim bireysel becerimiz ve niteliğimiz değil; Türkiye'nin yaşadığı konjonktürden de kaynaklanıyor.
Soru: Bin küsur şube demiştiniz değil mi?
Mehmet Güney: Bin iki yüz tane şubemiz vardı. Türkiye'de o dönemde anarşinin kol gezdiği bir yerde herkesin sığınabileceği bir sığınağa ihtiyacı var, herkes güvenli bir ortam arıyor. İstanbul'da 37 şubemiz vardı, mahallelerde derneklerimiz vardı; ama Akıncılar’ın bazı şubeleri köylerde de vardı.
Soru: Tabii, İzmir'de de vardı hatırlıyorum.
Mehmet Güney: Şimdi bunun köyde olması, mahallede olması veya şehirde olması değil mesele; heterojen bir yapısı var. Ama Türkiye'de güvenliğin olmadığı bir yerde millet birbirine sığınmak, birlikte güvenli bir ortam oluşturmak istiyor. Bir de karşı taraf zaten -sol, sağ vesaire- bloklaşmış. O dönemde tek yol kendi içine kapanmak oluyor. Biraz konjonktürden kaynaklandı. Bir de Müslüman olmaya ve İslami harekete ağır bedeller ödetilince toplumdan da teveccüh gördük; o teveccühün neticesinde sayılarımız arttı. Yoksa "20'li yaşlarda biz her şeyi biliyorduk, biz şöyle uçtuk böyle kaçtık"; yok öyle bir şey. Ancak şunu kesinlikle söylerim: O dönemdeki arkadaşlarımızın hepsinin İslam adına, İslam davası adına bir aşkı vardı, bir hedefi vardı; ihlas dediğimiz şey, özellikle ibadî dirilik, namaz konusunda asla tavizimiz yoktu.
Soru: Peki ağabey, şimdi Akıncılar kapatıldı. Bir mahkeme süreci var, uzun yıllar sürdü bu süreç; hem sizin hem derneğin davası. Bu kapatılma davasının gerekçesi neydi?
Mehmet Güney: Akıncılar davası içerisinde, her ne kadar "Şu bildiri bulundu, bu bildiri bulundu" gibi şeyler olsa da, kısacası Akıncılar kapatıldığında o dönem Türk Ceza Kanunu'nda 163. madde diye bir belâ vardı. Kısacası açılımı, devletin temellerini dinî esaslara dayandırmak. Devletin temellerini dinî esaslara dayandırmak adına Konya'daki mitingimiz de o potaya girdi, arkadaşlarımızın sakalı da o potaya girdi; hatta kıyafet kanununa aykırı davranmaktan başımıza koyduğumuz takke de o potaya girdi.
Soru: Yani iddianamede bunlar unsur olarak mı var?
Mehmet Güney: Şüphesiz tabii. Ne bileyim, Kayseri Yahyalı'daki kampımız... Kampa gidip biz orada Donkişotluk yapmaya çalışmadık; kendi değerlerimiz üzerinde, oradaki gençler bir araya gelmiş, bir yaz çalışması yapıyorlar. Bugün bakıldığında tamamen sorunsuz bir şey. Ama o günkü şartlarda asker orayı basıyor ve arkadaşlarımızı kurşunluyor; biz o Yahyalı kampında şehit verdik. Daha sonra oradaki arkadaşlarımız; sağ yakalananlar Mamak Cezaevi'nde çok ağır bedeller ödediler. Akıncılar yönetiminde bulunan arkadaşlarımızın çoğunluğu Mamak Cezaevi'nde, bir kısmı da Anadolu'nun farklı yerlerinde, o dönemin Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nde -hangi devletse, hangi güvenlikse- çok ağır bedeller ödediler.

Soru: İşkenceyi kastediyorsunuz değil mi?
Mehmet Güney: İşkenceler, haksızlıklar vesaireler, hak mahrumiyetleri... O dönemlerde Diyarbakır Cezaevi çok gündeme gelir ama Ankara Mamak Cezaevi'ndeki kepazeliğin boyutu Diyarbakır'dan asla az değil. Bu sadece Kürtlere yapılan bir baskı, sadece Türklere yapılan bir baskı, sadece İslamcılara yapılan bir baskı değil. O dönemde Ankara'daki bu çarpık anlayış herkesi tehdit görüyordu; tehdit görülen herkes ağır bedeller ödedi.
Soru: Peki abi, bugün geriye baktığınızda, 12 Eylül öncesinde Akıncılar'daki veya MTTB'deki çalışmalarınıza baktığınızda "Keşke!" dediğiniz ne vardır ya da var mıdır?
Mehmet Güney: Keşke daha çok çalışsaymışız, keşke daha çok koşsaymışız, keşke İslam için daha çok imkân oluştursaymışız...
Soru: Ben yanlışlık açısından soruyorum.
Mehmet Güney: Yanlışlık olarak elbette eksiğimiz gediğimiz olmuştur. Ama ben hep "Keşke daha çok şey yapsaymışız!" demeyi tercih ediyorum.
Soru: Peki şöyle bir düşünce hiç meydana geldi mi? Biliyorsunuz devlet insanları ve kurumları manipüle eder. Manipüle edildiğiniz hissine kapıldınız mı?
Mehmet Güney: Yok, yok; hamdolsun. Bizde o noktada gerek kurumsal olarak gerekse arkadaşlarımız açısından bakıldığında, manipüle edilme olduysa bile bizim bilgimiz dışındadır ve bu bizde minimizedir, en düşük derecededir. Yani bizde kullanılmış adam hemen hemen yok gibidir.
Soru: Akıncılar kapatıldıktan sonra AGD, yani Akıncı Gençler Derneği kuruldu. Bu konuda sizin bilginiz var mıydı; bu derneğin kuruluşu kısaca nasıl oldu?
Mehmet Güney: Biz Akıncılar yöneticileri olarak -bir kısım arkadaşımız benimle birlikte Mamak Cezaevi'ndeydi- bir kısım arkadaşımız da Papa'nın Ankara'ya gelişi münasebetiyle Hacı Bayram'da yaptıkları eylem gerekçesiyle Sincan Cezaevi'nde; bunlar başkan yardımcımız Arif Altunbaş ile birlikte kalabalık bir gruptu. Yani bir kısım arkadaş Sincan Cezaevi'nde, bir kısım arkadaş Mamak'tayken, daha sonra rahmetli Erbakan Hoca, ilk kurucu başkanımız rahmetli Tevfik Rıza Çavuş ağabeyi getirip bünyesinde "Akıncı" ismi geçen “Akıncı Gençler Derneği” diye yeniden bir dernek kurdurdu. Tevfik ağabey o günkü şartlarda uğraştı; ama bu yapı yukarıdan kurduruldu. O günkü şartlarda Tevfik ağabeyin başkanlığında kuruldu. Fakat hem ömrü kısa oldu hem de faaliyet alanı fazla olmadı.
Soru: Peki abi, son soruya geldik. Sizin üzerinizde ve çevrenizdeki arkadaşlarınız üzerinde Mehmet Zahid Efendi'nin etkisi var, bunu biliyoruz. Hocaefendi'nin Akıncılar Derneği'ne yaklaşımı hakkında ne söylersiniz; böyle bir yaklaşımı var mıydı?
Mehmet Güney: Özellikle Hocaefendi, yani Mehmed Zahid Kotku Hocamız, demin söylediğim gibi Sami Efendi Hazretleri gibi ahlâk-ı hamîde sahibi insanlardandı; Allah onlardan razı olsun, mekânları âlî olsun inşallah. O insanların bize söyledikleri hep şuydu: "Çocuklar, gözünüzü koruyun. Çocuklar, ibadetinizi taatınızı, özellikle namazlarınızı yerine getirin. Çocuklar, abdestsiz gezmeyin. Çocuklar, helâle harama riayet edin." Âdeta bizi ateşten koruyan bir mihenk gibiydiler. Bir anne şefkatinde, bir neslin olumsuzluklardan korunması ve bilhassa ibadî hassasiyet başta olmak üzere doğruyu eğriden ayırması noktasında inanılmaz katkıları oldu.
Ve bu insanlar -Allah onlardan razı olsun- diyelim ki elini öpüp duasını alıp bir toplantıya giderken: "Efendim, Maraş'ta Akıncılar bölge toplantısına gidiyoruz." "Ne oluyor?" dedi. "Maraş'ta etrafındaki iller orada bir araya geliyor; orada arkadaşlarımızla problemlerimizi konuşup çözüm oluşturuyoruz" dedik.
Soru: Bunu Hocaefendi mi söylüyor?
Mehmet Güney: Değil, değil; Hocaefendi'ye söylüyoruz. "Ne oluyor?" diyor, "Böyle oluyor" diyoruz. O zaman dedi ki: "Oradaki arkadaşlara benim de selamımı söyle. Bu arkadaşlarımıza deyin ki..."(Fetih Sûresi'nin son âyetini okuyarak): “Müslüman'ın dostu olun, Müslüman'a karşı yumuşak ve şefkatli, kâfire karşı da şiddetli ve azametli olun.” Âyeti okuyarak sana bir strateji veriyor. Müslüman, Müslüman'a karşı yumuşak ve şefkatli, kâfire karşı şiddetli ve azametli olacak... Bu o günkü şartlarda, yirmili yaşlarda, belki de duygusallığın, heyecanının doruğunda olan bir adama söylenebilecek merhem gibi bir söz.
Soru: Allah razı olsun. Teşekkür ederiz.
Mehmet Güney: Allah razı olsun.