Deneme

2000’ler: Bindik Bir Alâmete

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili en net ve tartışılmayacak tespit şudur: bu girişimin başında, arkasında ya da içinde olan isimlerin amaç ya da hedeflerinin dinî olan bir boyutu yoktur. Ama sonuçta dinin kendisine değilse de, dinî hassasiyetlere ve dinî hassasiyet odaklı yapılara zarar verme yönünde net bir etki oluşmuştur.

            Genel Durum

2000’li yıllara dair yazmak bu işin en zor yanı. Çünkü, her şey çok yakınımızda gelişip oluş sahnesine çıkmaktaydı. Her şeye dair, fazlasıyla ‘içeriden’ bir biçimde haberdar oluyorduk. Dahası, her şeyin bizzat biraz içerisindeydik; ya da belki öyle sanmamız sağlanıyordu. Önceki dönemlerde, ‘şöyle yapmışlar, böyle etmişler’ diye anlatılan ve bizim hakkında spekülasyon yaptığımız konu başlıklarının öznesi şimdi ismen bildiğimiz, hatta yakınımız olan isimlerdi, belki duruma göre bizzat kendimizdik, ya da yine söyleyelim, öyle hissetmemiz sağlanıyordu. Yani, yârin zülfü pek bir yakındı, dokunmamız bile gerekmiyordu dalgalanması için; ve bu durumun ne kadar memnuniyet ya da itminan sebebi ya da ne kadar huzursuzluk verici bir durum olduğunu kestiremiyorduk. 

26 yıllık bir süreyi kapsayan 2000’li yılları onar yıllık bölümler hâlinde değil de sanki bağımsız tek bir dönemmiş gibi ele alışımız, bu yıllarda başlayıp gelişen süreçlerin etki ve sıcaklıkları itibariyle hâlen yaşanılmaya devam etmekte olduklarını ve dönemin ilk yıllarından itibaren kaptan köşkünde aynı siyasal anlayışın ve iradenin bulunmuş olduğunu ve bu dönemi karakterize eden bu yolculuk sırasında kendi içinde belli kırılmalar yaşanmış olsa da birbirine paralel devam eden süreçlerin az da olsa ortak karakterli olduklarını varsayıyor olmamız nedeniyledir. 

Bu dünya yürüyüşünü her insanın, bir yanda melek ve diğer yanda şeytan ya da onun bir bendesiyle yapması olağan durumdur, dolayısıyla her adımında ve her karar ya da seçiminde tereddüt yaşaması ve net göremeyebilecek olsa da sonuçlarının sorumluluğunu belli ölçüde yüklenmesi de. 2000’li yılları bizim için farklı kılan şey, bu dönemdeki yürüyüşümüz sırasında, bize eşlik eden şeytanîliğin ayartıcı etkilerini önceki dönemlerde olduğundan daha fazla hissetmemiz ve hatta belli belirsiz de olsa yansımalarına  tanık olmuş olmamızdır; yürüyüşümüz hep sola sola kayıyormuş gibidir; neyse ki, fıtratımızın ahlâkî kontrol mekanizması olan vicdanımızın sesi insan için asla kısılabilir değildir, duymaya istekliysek doğru ve hayırlı olan kalbimize mülhem olsun diye bir şekilde fısıldanır. (Ve yine neyse ki, secde hâllerinde kendimize çeki düzen verme şansı bağışlanmıştır; hocamız İbn Arabî’den duymuşuzdur: secdede oluş durumumuz, insanın yaratılışı safhasındaki (kendisine tüm isimlerin öğretildiği insana secde etme konusundaki) isyanını ona hatırlatarak Şeytan’ın ‘ayartma’ oryantasyonunu bozar ve sonuçta Hesap Günü’nde yaşayacak olduğu hâlin kaygısı içine düşmüş olan Şeytan insan üzerindeki ayartıcı etkisini kaybeder. Bu da, insana kendisini buldurucu sağlam bir nefes almasını sağlar.)

Modernitenin çeşitli biçimlerde çarpmış olduğu, dahası çarpılmış olduklarının pek de farkında olmayan, ona tâbi olmuş ve onun mümini olanlarla saf tutmuş görünen  kitleler var ve biz onlara yönelik olarak da, taşımakta oldukları suyun kimin değirmenine gitmekte olduğunu görmelerini sağlayacak bir mücadele ya da direnişi sürdürme çabası içinde olma niyet ve düşüncesindeyiz; duruş ve tutumumuzun dışarıya nasıl yansıyor olduğuysa bir başka vakıadır. Esasında ise durum, ‘bindik bir alâmete’ durumudur. Ve zaten, gelişmelerin doğru istikamette olması için bel bağladığımız şey O’nun sonsuz merhameti ve lütfûndan başka bir şey değildir. 

2000’li yıllar döneminde ‘bizim mahalle’de de bireyciliğin fazlasıyla benimsenmiş olduğunu ve bu benimsemenin ilişkilere fazlasıyla yansımış olduğunu söylemek bazılarına yadırgatıcı bir değerlendirme olarak görülebilir. Bir çarpıcı örnek olarak, 2000’li yıllar itibariyle gündemlerimizin neredeyse sürekli önde gelen maddelerinden birisi olan merkezî ve mahallî bürokratik pozisyonlar için olan görevlendirmeler bağlamındaki bakışı zikredebiliriz; bu hâkim bakışa göre, artık zaman, ‘görev alınmaz, verilir’ söyleminin tümüyle rafa kalkmış olduğu, tevazu yerine iddialı duruş ve kendine güven sergilemeye itibar edilmekte olduğu bir zamandır. 

Göz boyayıcı, olguyu perdeleyip dikkatleri köreltici kelimelerin kullanıldığını hep görmüşüzdür. Bu kelimeler, reklam dilinin vazgeçilmezlerindendir; daha önemlisi ‘algı yönetimi’nin vazgeçilmez araçlarıdırlar; çünkü ikna ve meşruiyet üretmenin kullanışlı dilsel araçları durumundadırlar. Ama siyasi arenada, mahallî ya da merkezî yapıda yönetim sorumluluğu taşıyan siyasî figürlerin ve bürokratların ya da sivil toplum liderlerinin giderek daha yaygın biçimde bir şekilde meşrulaştırıcılık atfedilmiş bu belli kavram ve kelimeleri (‘plastik kelimeler’[1]) kullanmalarına çok daha fazla tanık olur olduk. Bu konu bir alt başlığı hak ediyor diye düşünüyorum.

2000’li yılların ilk yirmi yılı küreselleşmenin zirve yaptığı bir dönemdir. 80’li yıllardan itibaren adım adım gerçekleştirdiği ‘dışa açılım’ adımları, AB’ye tam üyelik yönündeki adımları ve Gümrük Birliği Antlaşması ile Türkiye küreselleşme konseptine kısa sürede adapte olur ve tabii ki küreselleşmenin toplumsal hayatta ve ilişkilerde ‘olumsuz’ olarak nitelenebilecek birçok yansıması ortaya çıkar. 

2000’li yıllarda yaşanmış olağan dışı bir gelişme, yaşanması hayal dahi edilemeyecek olan ’15 Temmuz’ (2016) dış istihbarat güdümlü ve destekli, Türkiye’ye diz çöktürmeyi amaçlayan ‘darbe girişimi’ ve halkın, siyasî liderliğin işaretiyle eşi nadir görülmüş olan bir mobilizasyonla ve bir şekilde meydanlarla özdeşleşerek o girişimi tezgâhlayıcılarının üzerine püskürtmesi olaydır. Ve birçok boyutuyla bu olay ve sonrasında darbeci kesimlere karşı geliştirilen tedbir ya da cezaî müeyyideler kapsamındaki uygulamalar Türkiye’de tabii ki derin travmatik etkiler bırakacaktır. Bu konu da bir diğer alt başlık konusudur.

Ve tabii ABD’nin konjonktüre de uygun olarak, Türkiye’nin bölgedeki operasyonlarıyla üstlenmek istediğini açıkça ortaya koymuş olduğu rolü tanıyarak (ve bu rolünden dolayı kendisini bölgenin güvenilir gücü olarak gördüğünü ihsas etmekten kaçınmadığı Türkiye’yi önemseyerek) Suriye’deki istikrarsızlığa kendi perspektifi çerçevesinde son verme müdahalesi ve sonrasında İran’a yönelik operasyonları ve İsrail’in de müdahil olduğu Hürmüz Savaşı; ve bu arada İsrail’in ateşkese rağmen devam ettirdiği Gazze operasyon ve katliamlarına ilave olarak güney Lübnan’ı da işgalle aynı yıkıcılıkta saldırılar düzenlemesi; hepsi 6-7 yıllık bir dönem içinde gerçekleştirilen bu müdahale ve operasyonların, sergilenen acelecilik, sertlik ve acımasızlık dikkate alındığında zamanlamanın, süper üstünlük farkının uzun süre devam etmeyecek olduğu endişesi içindeki ABD (ve duruma göre kışkırtıcısı, duruma göre de yönlendiricisi rolü içinde görünen İsrail) için  rastgele belirlenmiş olmadığı, ilerleyen zaman içerisinde bu tür fırsatları yakalayamama durumunu da dikkate aldıkları izlenimi vermektedir. Bu operasyon ve müdahaleleri, kimin ne kaybedip kimin ne kazandığını Hürmüz Savaşı alt başlığıyla değerlendirmek uygun olacaktır.

2026 yılının Ağustos ayında gerçekleşmiş olan, bölgenin sahip olduğu tarihî mirasın bize, geleceğe dair kalıcı izler bırakma potansiyeline sahip olabileceğini fısıldadığı bir ‘savunma paktı’ girişiminin ilk adımı kaçınılmaz olarak bölgeyle bir hesabı olan tüm Batılı ve Doğulu ülkelerde haklı olarak bir dalgalanma meydana getirdi; aktörleri Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan olan bu girişim bu ilk adım itibariyle ‘yakınlaşma ’niyetini ifade eden siyasi bir tutumdur. ABD’nin de muhtemel küresel gelişmelere hazırlık bağlamında böylesi kendine yakın bir ittifakın oluşumuna İsrail’in endişe duyduğunu açıkça izhar etmesine rağmen sıcak bakıyor olması da bu girişimle ilgili önemli bir boyuttur. Bu adımın mahiyeti, çağrıştırdıkları ve hangi gelişmelere uç verebileceği konuları tabii ki bağımsız bir alt başlık altında değerlendirilecektir.

 Bu sayıdaki değerlendirmemizde, 2000’li yıllar bağlamında yer alacak olan çok sayıdaki alt başlıktan yalnızca ikisine yer verebiliyoruz; diğer alt başlıklar ise İnsicam’ın sonraki sayılarını beklemek durumunda.

 

15 Temmuz (2016): Yabancı Güdümünde ve Desteğinde Darbe Girişimi ve Meydanların Büründüğü Bir Özge Hâl

‘15 Temmuz’ darbesine karşı ayağa kalkış bir yanıyla, sünnî geleneğe yamanmış ve neredeyse, “ne olursa olsun Emîr’e itaat” şeklinde tercüme edilir olmuş olan rüknün nadir görülen bir isabetle icrası olarak gerçekleşmesidir; tehdit altındaki Devlet Başkanı’nın çağrısı yaygın ve etkili bir meydan yeri sesi ve seline dönüşür; devletin silahlı gücünün bazı kısımlarının yanı sıra sayısız isimsizin de inisiyatif sergilemesi ile şahlanan bu görülmemiş toplumsal tepki, yabancı odakların güdümündeki ihanet şebekesi mensuplarını kaçınılmaz bir biçimde kaçış yolu arayışına sokar; ilticaları ise müttefik görünümlü, siyasî ahlâk standartları çok iyi bildiğimiz Makyavelizm ya da reelpolitikten başka bir şey olmayan Batılı ülkeleredir; bilindiği üzere, Makyavelizm de, reelpolitik de siyasetçileri (iç politikada da, dış politikada da) evrensel ahlâkî ilkeleri göz ardı etmeye ve çıkar odaklı düşünmeye götürür.  

15 Temmuz darbe girişimiyle ilgili en net ve tartışılmayacak tespit şudur: bu girişimin başında, arkasında ya da içinde olan isimlerin amaç ya da hedeflerinin dinî olan bir boyutu yoktur. Ama sonuçta dinin kendisine değilse de, dinî hassasiyetlere ve dinî hassasiyet odaklı yapılara zarar verme yönünde net bir etki oluşmuştur. Dolayısıyla, orijinal tasarımında bu boyut hesaba katılmışsa eğer, darbenin mimarları bu boyut itibariyle kendi açılarından maalesef belli bir başarı elde etmiş sayılırlar. Bu bağlamda, ‘15 Temmuz’ olayının kalıcı ve derin etkisi toplumun ‘cemaat’lere bakışı üzerinde olmuştur ve bu, doğal olarak insanları cemaat yapılanmalarına karşı daha mesafeli olmaya götüren olumsuz bir etkidir; diğer taraftan bu etki resmî olan kurumların (Diyanet İşleri Başkanlığı, Kızılay ve AFAD gibi) öncülük ettiği ya da içinde olduğu faaliyetlerin daha güvenli bulunma şeklinde de tezahür etmiştir. Mamafih bu, bu durumdan bir ders çıkarma basiretini ve becerisini gösterebilmesi hâlinde dinî hassasiyetler odaklı toplulukların (cemaatlerin) kendilerini gözden geçirmeleri, ‘faaliyet’ adına göstermekte oldukları çabalara çeki düzen vermeleri, varsa akışlarında bir bulanıklık onu gidermeleri ve kendilerinin daha güven duyulur yapılar hâline gelmeleri için de bir zemin oluşturmuştur. (Ama maalesef, sınırlı kapsamda da olsa gözlemlerimiz, böyle bir ders çıkarma dikkati içinde olan bir cemaatin bulunduğuna dair bir tespitinin yapılamadığı yönündedir). Toplumun cemaatlere daha mesafeli olma yaklaşımı içinde oluşta, cemaat yapılarının giderek daha fazla ticari faaliyetler içine girmiş olmalarının ve bu gelişme paralelinde liderlik durumunun giderek daha fazla bir hanedanlık özelliği taşır hâle gelişinin ciddi bir katkısının olduğunu vurgulamak yerinde olacaktır. 

Darbeyi tasarlayanların hedef ya da gayelerinin dinî hassasiyet odaklı olmadığını, doğrudan ve açıkça siyasi bir hedef olarak Türkiye’nin bölgede yükselen sesini kısmaya ve ona bir ayar vermeye ve sınır çizmeye yönelik olduğunu görememiş olana söylenebilecek bir şey yoktur: bunu 2016 yılında görememiş olanlar, 2026 yılında Ortadoğu coğrafyasında gerçekleşenlere rağmen hâlâ göremiyorsa onlara konuyla ilgili bir şey söylemeye de gerek yoktur. 

Bu arada, Müslüman toplulukların tarihinde bu tür, muhalif iç aktörlerce dinî söylem ve sembollerin de ön plana çıkarıldığı ve ama asıl konunun güç merkezinin kontrolünün ele geçirilmesi olan siyasi amaçlı darbe girişimlerinin ve çatışmaların nadir olmadığını, ve bu olaylara ilişkin ayrıntıların Müslüman topluluklara dair olan tarihî kayıtlarda, o pek düşkünü olduğumuz ‘altın sahifeler’le yanyana yer aldığını hatırlamak gerekir.   

15 Temmuz olayı sürecinin toplum içinde bireylerin birbirine olan güvenini sarsan; komşuluk ve akrabalık bağlarının gevşemesine yol açan bir etki doğurduğunu ve bu tahribatın tam bir geri dönüşünün mümkün olmayacağını da özellikle zikretmek gerekir. Modernizmin aynı yöndeki etkilerini zaten yaşamakta olan Türk toplumu için bu, ilave bir sarsıcı darbe işlevi görmüştür.

Ve tabii, darbe sonrası darbeci kesimlere yönelik alınan tedbirler ve uygulanan cezaî müeyyideler ülkenin insan kaynağının ciddî bir biçimde tırpanlanması gibi kaçınılmaz bir sonucu da içermiştir. 

 

Bölgesel Güç Olma Potansiyeli ve Konjonktür: Türkiye’ye Zorunlu Yeşil Işık mı?

2000’ler, Türkiye’nin bölgesel güç sınırlarını zorlamaya başlamış olduğu yıllardır; 2020’li yıllarda görülecek olan şey ise, Türkiye’nin silah ve savunma sanayii çerçevesinde imalat kabiliyet ve kapasitesini görmezlikten gelinemez bir düzeye getirmiş olduğudur; bu kabiliyet ve kapasite, sahip olduğu dinamik askeri güç ve deneyim[2] ile birlikte Avrupa devletlerinin yönetimlerinin dikkatini çeker; çünkü özellikle Trump liderliğindeki ABD yönetimi 2025-26 yıllarında AB devletlerinin savunulmasına dair yükümlülüklerini bırakacak olduğunu açıkça ifade eder olduğunda (Trump’ın darbelerinden NATO da nasibini alacaktır) AB ülkeleri nezdinde Türkiye yıldızının parlaklığı daha bir önem kazanır. Türkiye yıldızının parlaklığının dikkatini çektiği ülkeler yalnızca Avrupa ülkeleri değildir; Malezya’dan Uganda’ya, Ukrayna’dan  Katar’a birçok ülke yönetimi, savunmalarını Türkiye’den tedarikle ve Türk dostluğuyla tahkim etmek ister; ABD’nin (Başkan Trump’ın) gözü ise zaten, dikkat çekici bir jeostratejik lokasyonda parlamış, dinamik ve gözü pek Türk ordusu üzerindedir ve böyle bir askeri yapıya ve bölgesel bir saygınlığa sahip Türkiye’nin, mevcut küresel konjonktürde ve muhtemel küresel gelişmeler açısından ne pahasına olursa olsun ‘dost’ olarak tutulma zorunluluğu vardır. Mamafih, Türkiye’nin önündeki yolun açıldığı ve genişlediği intibayı veren bu yorumlarımız, Türkiye’nin ABD ile olan ilişkilerinin beklenmedik şekilde düzelmiş olma görüntüsünün dönemsel olma ihtimalinin göz ardı edilebileceği anlamına gelmemelidir; gerçi bu çok hayatî bir uyarı notu da değildir; çünkü Türkiye bölgedeki –özellikle Suriye’deki- etkin konumunu ABD’nin PKK’ya alan açmak için çabaladığı günlerde ve ABD’ye rağmen ve kendi savunma mutfağının hazırladığı operasyonlarla ve kendi gücüyle elde etmişti. ABD’nin (ve aslında batı Avrupa ülkelerinin) de taahhütlerinden cayışta ve ‘müttefik’ dediklerine günü geldiğinde ‘düşman’ muamelesi yapmada ve bunun için istedikleri bahaneyi bulmada (ya da icat etmede) zorlanmadıkları defalarca görülmüştür; dolayısıyla ilişkiler bağlamında sözünü ettiğimiz düzelmenin çok da yüksek bir güvenilirlik içermediğinin, bu etkin pozisyonunu sürdürebilmesinin büyük ölçüde Türkiye’nin etkin sert ve yumuşak güçlerini muhafazasına ve daha da geliştirmesine bağlı olduğunun da altı çizilmelidir).  

            İsrail’in ‘bu, bir daha elime geçmeyecek son fırsattır’ modunda gözü dönmüş bir şekilde sınır genişletme amaçlı olarak komşu topraklara olan saldırılarının arka plânında Türk savunma (‘avunma’ değil) sanayiinin kat-kat açarak görücüye çıkardığı askerî savunma sistemlerinin göz alıcılığının rol oynadığı düşüncesi uçuk bir hayal ürünü değildir; İsrail, 1948’den bugünlere, son yıllarda önceki dönemlerde karşılaşmış olduklarına kıyasla giderek daha yüksek bir direnç ve meydan okumayla karşılaşmakta olduğunun ve ABD’nin koruyucu ve kollayıcı gücünün de giderek etkisinin azaldığının farkındadır. Ve İsrail’in, Türk savunma sanayiinin sergilediği savunma sistemlerinin kısa bir sürede bölge ülkelerinde yaygınlaşma ihtimalini hesap etmemesi ihtimal dışıdır (Türkiye, S. Arabistan ve Pakistan arasında ilk prensip adımı atılmış olan savunma paktı girişimi, İsrail için ‘tehdit’ olarak görülen bu ihtimali iyice görünür kılmıştır). İsrail’in fark etmemesi çok söz konusu olmayacak bir diğer olgu da, 2026 Hürmüz merkezli ABD (+İsrail) - İran savaşının Körfez’in zengin olsa da, askerî açıdan zayıf ülkelerinin askerî kabiliyet, tecrübe ve özgüvenlerini giderek artırmalarına, daha da artırıcı alternatif adımlar düşünmelerine yol açmış olduğudur; bu ise, 2026 Hürmüz Savaşı süreci içerisinde ABD’deki ağırlığı azalmış olan İsrail için yeni ve alarma geçirici bir durumdur. Aslında Körfez ülkeleriyle ilgili bu durum, İsrail kadar İran için de göz ardı edilecek bir durum değildir. Malûm; silahlara aşinalık ve askerî kabiliyet ve deneyim genellikle ‘şişede durduğu gibi’ durmaz; yani, bu tür bir aşinalık, deneyim ve kabiliyet, toplumların iddialarını maksimize etme yönünde hareketlenmelerine yol açar.

            Türkiye’nin 2020 başlarında Suriye bağlamında, ‘talimat alan’ olmaktan çıkmış olan ve ‘taleplerinde ısrarcı ve kararlı’ tutum sergileyebilen duruşu ve bu duruşla sonuç almış oluşu kuşku yok ki, diğer bölge ülkeleri kadar İsrail yönetiminin de dikkatini çekmiş olan bir durumdur; Türkiye bir şekilde, bölgedeki tüm gelişmeleri, kayıtsız kalmayacağını da hissettirerek tarassut ettiğini dosta düşmana göstermiş durumdadır. Dahası, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın öncülük ettiği ve yeni katılımların söz konusu olduğu savunma paktı girişimiyle İsrail’inki başta olmak üzere bölgedeki saldırganlıkları caydırıcı ve sınırlandırıcı bir irade sergilemekten kaçınmayacak bir güç ve sinerjinin oluştuğunu ve bunun bir şekilde ABD’nin bölgesel ve küresel politikalarıyla da uyumlaştırıldığını görmek zor değildir. Özetle, İsrail’deki Siyonist zihniyet için hesapların zora girdiği bir dönemin başlamış olduğunun işaretleri zuhur etmiş görünmektedir. Şöhret bulmuş ifadeyle artık, İsrail için hemen ‘kış kapıda’ demesek de, mevcut saldırgan ve soykırımcı tutumunu sürdürdüğü sürece bundan sonra ‘baharı’ zor görecek olduğunu söylemek çok da yersiz olmayacaktır. Mevcut küresel konjonktürde ABD de İsrail’in bölgenin ‘şımarık’ değil ‘uslu’ çocuğu olmasını tercih edecek olarak görünmektedir ve gerektiğinde bölgenin ‘aga’larınca arada tartaklanmasından da rahatsızlık duymayacağının işaretleri görülmüştür. Bu bağlamda geleceğe dönük bir öngörü olarak da, İsrail kamuoyunda siyonizm aleyhtarlığının yaygınlaşacağı günler uzak değildir diyebiliriz.

            ABD Başkanı Trump’ın konjonktüre kulak veren realist (ve pragmatik) bir tutum ve politikası var; bu çerçevede, benzer şekilde Biden’ın ve Obama’nın neredeyse tüm politikalarını benzer şekilde ‘ahmakça’ ve yanlış bulan Trump, Başkan Biden döneminde ABD’nin PKK’yı açıktan silahlandıran ve Türkiye’yi dışlayan politikasını neredeyse tümüyle tersyüz etmiş ve saha gerçeklikleriyle uyumlu bir tutum takınmayı seçmiştir: sahada, kendi sınır güvenliği ve Suriye’nin iç istikrarı için gerçekleştirmiş olduğu operasyonlarıyla görmezlikten gelinemeyecek bir Türkiye’yi fark etmekte ise hiç gecikmemiştir; bu fark edişin sonucu ise, sahada açıkça güç, zemin ve özgüven kazanmış Türkiye’nin karşıda ve ‘düşman’ görülmesinin ABD’nin oyun kurucu hegemon rolüyle uyuşmadığı ve Ortadoğu’da belli bir istikrar seviyesini sağlamak için Türkiye’ye ‘dost ve müttefik’ rolü kazandırılması gereğinin tespiti olmuştur. Bu tespitle uyumlu bir tutum olarak PKK terör örgütüne verilmiş olunan taahhütlerden adım adım geri çekilinecek ve İsrail’in de gerektiğinde frenlenmesi söz konusu edilebilecektir. Bu konsepte uygun olarak safha safha, Suriye’de Esed rejiminin ve Suriye’de bulunan terör unsurlarının ve yabancı güçlerin tasfiyesi ve kısmen de yeni sisteme entegrasyonu süreci işletilmiş olur. Resmetmeye çalıştığımız bu tablodan çıkarak, Türkiye’nin hem kendi ve hem de bölge istikrarı açısından gelişmelere ‘seyirci’ kalmayacak olduğunu açıkça ortaya koyan tavrı kadar küresel konjonktürün de zihinlerde, ‘çok kutuplu dünya’nın kutup başlarından birisinin Türkiye olacağı düşüncesini desteklediğini ifade etmek mümkündür.  

            Ve süreç ABD ve İsrail açısından İran’ın hizaya getirilmesi hamlesiyle (28 Şubat) başka bir safhaya evrilir. İran’ın, Cumhurbaşkanı dahil üst düzey yöneticilerinin de suikastla öldürülmesiyle başlayan müdahalede İsrail’in nükleer silah  konusunda yanıltıcı istihbarat sağlayan kışkırtıcı rolü, ve bu rolün ilerleyen süre içerisinde ABD üzerindeki etkinliği bağlamında İsrail aleyhine kamuoyu oluşmasına yol açışı çokça tartışılacaktır. Tabii bu ‘hizaya getirme’ arzusu sürecin ilerleyen safhalarında önemli birçok pişmanlıkları, tutum değişikliklerini ve geri çekilme teşebbüslerini içerecektir.      

            Değindiğimiz konu bağlamında son bir değerlendirme şu olabilir: 2026 Nisan-Haziran aylarında İran ile ABD-İsrail tarafları arasında vuku bulan ve sonrasında abluka şeklinde devam eden Hürmüz Savaşı’nın, ne ABD kurmaylarının ne de Siyonist Yahudi saldırganların öngörebilmiş olduğu sonuçlarından birisi, koruyucu bir güç olarak baktıkları ABD’ye dair güven kaybı içine girmiş olan Körfez ülkelerinin dikkatlerini ve yönlerini güven artırıcı bir dost-müttefik olarak Türkiye’ye çevirmiş oluşlarıdır; ve bu durumun Siyonist ve soykırımcı İsrail yönetimi ve destekçilerini daha da hırçınlaştıracağı neredeyse kesin bir gerçektir; ve bunun ilk yansımalarının çok geçmeden Lübnan’da, Gazze’de ve Suriye’de görülmüş olması şaşırtıcı olmamıştır. Bu arada, İsrail’in Yunanistan gibi bazı ülkelerle Türkiye karşıtı bir pakt oluşturma çabasına dair tek cümlelik bir değerlendirme yerinde olur: ABD yanlarında olmadığı sürece İsrail ve Yunanistan’ın üretebileceği vızıltının sağlayabileceği tek sonuç ancak Türkiye’yi uyanık tutmak olabilir; ABD de belli ölçüde bunun farkındadır ve Siyonizm zehriyle müstağrak, soykırımcı İsrail yönetiminin işlediği büyük insanlık suçlarının Avrupa’da da ABD’de de Yahudi aleyhtarlığını zirveye taşımaktan başka bir şeye hizmet etmeyecek olduğunun bilincindedir.

 


[1] ‘Plastic Words’ isimlendirmesi ya da kavramı Uwe Pörksen’in kitabının ismidir.  Pörksen bu kavramı, modern kültürde yer alan, biraz ‘bilimsel’miş gibi görünen, ama anlamı biraz bulanıklaş(tırıl)mış ve her bağlama uygun hâle getirilmiş ya da gelmiş, ikna gücü yüksek ‘joker’ kelimeler için kullanır. En başta ‘bilimsel’ kelimesi bu grup içinde sayılabilecek bir kelimedir. Bu kelimeler bir konuşma içinde kullanıldığında, konuşmacıya dair dinleyicide ‘ciddi’ ve ‘ilerici’ imiş izlenimi uyandırır. Aslındaysa bu kelimeler, düşünceyi yoksullaştırır; ‘gelişme’, ‘ilerleme’,  ‘ekonomik büyüme’, vizyon’, ‘inovasyon’, gibi örneklerini anabileceğimiz bu kelimeler ikna ve meşruiyet üretmenin araçları durumundadırlar. 
[2] Bu deneyimin, kırk yıllık PKK terörüyle savaşta ciddi bir seviye kazanmış olduğu da ayrıca dikkate değer hâle gelmiş olduğu açıkça görülmektedir.

Editörün Seçtikleri