Medeniyetler bazen büyük savaşlarda bazen de küçük taşkınlıklarda kaybederler kendilerini. Tarih, dışarıdan gelen darbelerden çok içeriden büyüyen ölçüsüzlüklerin hikâyesidir. Tıpkı âdemoğlu gibi. İnsanı çoğu zaman yıkan da yoksulluktan ziyade, sınır tanımayan bolluk, açgözlülük, tamahkârlık, rahatlık, konfor ve lükstür. Talut'un ordusunu birbirinden ayıran nehir, aslında bugün de akmaya devam etmektedir. Suyun yerini para, şöhret, kariyer ve dijital bağımlılıklar almış olsa da imtihan değişmemiştir: Bir avuçla yetinmek mi, yoksa kana kana tüketmek mi?
Allah’ın ahir zaman peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim’de zikredilen Hz. Talut'un ordusunun su kenarındaki o çetin imtihanı; sadece tarihî bir hadise ya da ibretlik dinî bir kıssa veya geçmişte kalmış olağanüstü bir menkıbe olmanın çok ötesinde insan tabiatının değişmeyen fıtri anatomisini, zaaflarını ve eşya ile kurduğu sancılı ilişkiyi gözler önüne seren evrensel ve zamansız bir sahnedir. Yüce kitabımız, bu büyük arınma ve irade imtihanını şu sarsıcı ayetlerle bizlere beliğ bir şekilde haber vermektedir:
"Talut orduyla birlikte ayrılınca dedi ki: 'Şüphesiz Allah sizi bir nehirle imtihan edecektir. Kim ondan içerse benden değildir. Kim de onu tatmazsa -eliyle bir avuç alanlar müstesna- şüphesiz o bendendir.' Derken içlerinden pek azı hariç hepsi ondan içti. Talut ve onunla beraber iman edenler nehri geçince (nehrin gerisinde kalanlar): 'Bugün bizim Calut ve ordusuna karşı koyacak gücümüz yoktur.' dediler. Allah’a kavuşacaklarına kesin olarak inananlar ise şöyle dediler: 'Nice az topluluklar vardır ki Allah’ın izniyle büyük topluluklara galip gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.'"(Bakara suresi, 249.)[1]
Ayetin gösterdiği yolda ilerleyelim… Yorgun ve susuz askerler akıntının kıyısına gelirler. Önlerinde berrak duruluk vardır fakat komutan onlara sadece bir avuç içmelerini emreder. Akarsuyun tamamı önlerindedir ancak kendilerinden istenen muhtaç oldukları kadarını almalarıdır. Bu sahne, insanlık tarihinin belki de temel sorusunu ortaya koyar: Fani ne zaman "yeter" diyecektir? Bu soruya Efendimiz Muhammed aleyhisselam bir hadis-i şeriflerinde muhteşem bir benzetmeyle çağlar öncesinden açıklık getirmektedir: "İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa bir üçüncüsünü ister. Onun gözünü ancak toprak doyurur."[2]
Bu çağlarüstü nebevi ikaz, o amansız yarılmayı psikolojik bir zirveye taşır. Sorun, yatakta suyun azlığıyla ilgili olmayıp nefsin içindeki "vadi"lerin büyüklüğüdür. Aslında bütün büyük düşünce gelenekleri aynı sorunun etrafında dolaşmıştır. Bir tarafta arzunun sonsuzluğu, diğer tarafta ömrün sonluluğu. Bütün trajedi, bu iki hakikatin çarpışması ve çatışması değil midir zaten?
İnsan, heveslerinin efendisi olduğunu sanırken çoğu zaman onların hizmetkârıdır. Talut'un nehrindeki imtihan tam da bu noktada derinleşir. Çünkü insanoğlunun kana kana yudumlamak ile avucunun yettiği kadarını almak arasında yapacağı o hayati tercih, alelade bir susuzluğu giderme eyleminin çok ötesinde, bireyin evrendeki kendi mevcudiyetini, arzularının hududunu ve iradesinin gücünü tayin ettiği bir medeniyet tasavvuru tercihidir.
Arzunun Vadileri ve Eşyanın Esareti
Ünlü sosyolog İbn Haldun, toplumsal yapıların yükseliş ve çöküşünü incelerken dikkat çekici bir gözlemde bulunur.[3] Ona göre toplumlar başlangıçta zorluklar içinde, dayanışma ve disiplinle yükselir; refah arttıkça mücadele ruhu zayıflar, konfor bir değer olmaktan çıkıp bağımlılığa dönüşür. Gazali'nin düşüncesini özetleyen meşhur benzetmeyle "Dünya bir binek gibidir. Eğer sen onu taşırsan seni ezer; o seni taşırsa menziline ulaştırır."[4]
İbn Haldun’un toplumsal çöküş tezi ile İmam Gazali’nin bireysel esaret uyarısı aynı ortak noktada birleştiğinde karşımıza çıkan manzara bize göstermektedir ki bir cemiyetin önündeki en iflah olmaz tehlike dışarıdan gelen düşman orduları değil, refahın getirdiği rehavetle birlikte içeriden sinsice büyüyen ve bireyi kendi ürettiği metaların kölesi hâline getiren o denetimsiz, ölçüsüz, sınırsız arzu, istek ve hırs patlamasıdır. Kendisine bahşedilen nimetleri menzile varmak için bir binek kılmak yerine, onları kalbinin başköşesine oturtarak sırtında taşınmaz bir kambura dönüştüren kitleler, tarihin her döneminde akıntının cazibesine kapılarak kendi asli cevherlerinden uzaklaşmışlardır. Ordudan elenenler -veya siz bunu davet yolunda dökülenler diye algılayın- suyun kendilerini taşımasına izin vermeyip onu içlerinde bir yük olarak taşımaya kalkanlardır.
Harcama çılgınlığı, özgür bir ekonomik faaliyet dairesine sıkıştırılamaz; o aynı zamanda ahlaki ve kültürel bir hadisedir. Bugün küresel sistemin büyük kısmı, bireyin ihtiyaçlarını karşılamaktan çok, taleplerini sürekli yeniden üretmek için çalışmaktadır. Modern reklamcılığın temel mantığı da budur: Önce bir eksiklik/ihtiyaç duygusu üret, sonra o yoksunluğu sat. Kontrolsüz ve güdümlü yoksunluk, önü alınamaz yoksulluğu da beraberinde getirir. Artık kitleler aç oldukları için değil, kendilerine noksan hissettirildiği için onu edinmektedir. Günümüz insanı, altındaki bineği sırtına almış, altında boğulduğu yükü zenginlik zannetmektedir. Modern insan her alanda kandırılmıştır. Özgürlük ve mutlulukta bile.
Performans Toplumu ve Sınır
Bu yüzden akarsudaki duruluk ile günümüz ekranları arasında sanıldığından daha derin bir akrabalık vardır. Güney Kore asıllı Alman düşünür Byung-Chul Han, çağımızı "performans toplumu" olarak tanımlar.[5] Artık insanı baskılayan unsur yasaklar olmaktan çıkıp yerini sonsuz imkanlara bırakmıştır. Modern bireyin trajedisi "Yapamazsın." cümlesi yerine, "Her şeyi yapabilirsin." vaadidir.
Kısıtlamaların ortadan kalktığı bu yeni düzende, özgürlüğü daha fazla tüketmek, daha fazla görünmek ve daha fazla başarmak zanneden kapitalist akıl, kendi sınırlarını kendi rızasıyla yok ederek narsizmin dipsiz kuyusunda boğulurken aslında nebevi uyarıda geçen o doymaz "vadi"lerin modern şantiyelerini inşa etmektedir. Çünkü her şeyi yapabileceğine inanan nefis, sonunda hiçbir şeye yetişememenin yorgunluk ve yılgınlığı altında ezilir. Hadiste geçen "Gözü ancak toprak doyurur." ifadesi, bu bitmek bilmeyen bitkinliğin nihai sınırıdır.
Talut'un nehrindeki bir avuç su, bu açıdan bakıldığında kanaatle birlikte sınırı da temsil eder. Ölçünün kaybolduğu yerde zenginlik biter, taşkınlık başlar. Mevlana Celaleddin-i Rumi, Mesnevi'sinde bu dengeyi harika bir benzetmeyle kurar: "Dünya malı, deryadaki su gibidir, geminin altında bulunursa ona yardımcı olur, geminin içine girerse onu batırır."[6]
Akıntı hayatın kendisidir, insan ise o denizde yüzen bir gemi. Modern çağ, nehri geminin içine doldurmaya çalışmaktadır. Oysa içeri giren her damla, teknenin batışını hızlandırır. Burada Yunus Emre'nin sesi, modern teorilerin söyleyemediğini sehl-i mümteni tarzında, birkaç mısrada özetleyerek mülkiyetin illüzyonunu dağıtır: “Mal sahibi, mülk sahibi/Hani bunun ilk sahibi/Mal da yalan, mülk de yalan/Gel biraz da sen oyalan.”[7]
Şiirdeki bu soru ekonomik çerçevenin dışındadır, metafiziktir; doğrudan sahipliğin kendisini sorgular. Gerçekten sahip olduğumuz şey nedir? Ölüm karşısında hangi tapunun hükmü vardır? Hangi banka hesabı zamanın akışını durdurabilir ya da hangi unvan mezar taşından içeri girebilir? Hangi makam sahibi, ölümü kendisinden uzak tutabilir? Nemrut mu, Firavun mu, Karun mu, Haman mı veya onların modern çağlara vuran fikrî, iktisadi, idari ve siyasi sembolik yansımaları mı? Hangisi? İnsanlık tarihinin bir ironisi de şudur: Geçici olan, kendisini kalıcı sanır; fena olan, bekaya dil uzatır.
Pencereden Bakmak ve Görmek
“Sular hep aktı geçti,
Kurudu vakti geçti,
Nice han nice sultan,
Tahtı bıraktı geçti,
Dünya bir penceredir,
Her gelen baktı geçti.”
"Dünya bir penceredir/Her gelen baktı geçti."…
Yunus Emre’ye ait bu birkaç mısra, Türkçenin en büyük medeniyet cümlelerinden biri sayılsa yeridir. Burada yeryüzü küçümsenmez, aksine doğru yerine yerleştirilir. Her şey yerli yerine konur. Cam çerçeve önemlidir, aydınlığı olmayan bir ev karanlıktır fakat hiç kimse çerçevenin içinde yaşamaz. Menfez, kendisinden ötesine işaret eder. Sezai Karakoç'un da işaret ettiği gibi dünya, yalnızca görünen yüzünden ibaret değildir, insanı kendisinden öteye çağıran bir işaretler alanıdır.[8]
Çağımız insanının içine düştüğü en büyük açmaz; araçları amaç, dünyevi kazançları asıl hayat, tüketim çılgınlığını mutluluk ve dijital görünürlüğü yegâne değer zannederek aslında sadece kendisinden ötedeki mutlak hakikate işaret etmekle görevli olan bu dünya penceresini, o pencerenin arkasındaki asıl gizemli manzarayla birbirine karıştırmasıdır. İslam medeniyet ve irfanının "esma ve ayet" olarak kodladığı kâinat tablosunu salt maddeden ibaret gören seküler bakış, varlığın arkasındaki ilahi sanatkârı ıskalayıp camın üzerindeki geçici toza talip olduğunda tıpkı tabelaya sarılıp menzile yürümeyi unutan şaşkın yolcular gibi hakikatin eşiğinde ebediyen mahsur kalmaktadır. Camın üzerindeki lekelere takılıp kalır da arkasındaki sonsuzluğu kaçırır. Oysa bütün büyük hikmet gelenekleri aynı şeyi söylemiştir: Dünya, reddedilmesi gereken bir yer değil; mutlaklaştırılmaması gereken bir "ayet", yani bir işarettir. Trafik tabelasına sarılıp orada kamp kuramazsınız; tabela sizi bir şehre çağırır. Parmak ayı gösteriyorsa parmağa değil aya bakmak aklın bir gereğidir.
Kendi sonluluğunun bilincini kaybeden ve ölümü hayatın dışına iten bugünün insanı, kaçınılmaz olarak arzularına sınır koyma yetisini de yitirmekte ve hayat gemisinin içine kontrolsüzce dolan suları bir zenginlik zannederek aslında kendi batışını kendi elleriyle hazırlamaktadır.
Belki de Talut'un nehrindeki "bir avuç" emri, faniliği unutmamak adına verilmiş sembolik bir derstir. Bir avuç... Topraktan yaratılan el kadar, mezara girdiğinde yanında götürebileceği kadar ve hayatı boyunca gerçekten ihtiyaç duyacağı kadar.
Kur'an-ı Kerim, bu imtihandan sabırla geçen azınlığın, nihai olarak ulaştığı o muazzam zafer anını ve sarsılmaz inancın fiziki güce nasıl galebe çaldığını kıssanın sonunda da şöyle mühürler: "Calut ve ordusuna karşı meydana çıktıklarında dediler ki: 'Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.' Derken Allah’ın izniyle onları bozguna uğrattılar; Davud da Calut’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği şeylerden de ona öğretti..." (Bakara suresi, 250-251.)
Askerler savaşı nehirde kazanmadılar ama zaferi elde edebilecek karakterde olduklarını kapılmadıkları o akıntıda gösterdiler. Zira büyük başarılar, önce iç dünyada kazanılır. Kana kana içenler tabelayı yiyenlerdir; bir avuç alanlarsa tabelanın gösterdiği istikamete doğru yürüyenler...
Nehir hâlâ akıyor; sadece suyun şekli değişti. Bugün o akıntı bazen para, bazen şöhret, bazen kariyer, bazen makam, mevkii ve mansıp, bazen de hiç durmadan akan dijital görüntüler olarak karşımıza çıkıyor. Soru değişmiyor: Bir avuç mu, yoksa kana kana mı?
İnsanlığın bütün hikâyesi, belki de bu iki cevap arasına sığmaktadır. Dünya gerçekten bir penceredir; her gelen baktı geçti. Bazıları bakmakla kaldı, bazıları ise gördü.
KAYNAKÇA
• Buhârî. el-Câmiu's-Sahîh. İstanbul: Çağrı Yayınları.
• Byung-Chul Han. Yorgunluk Toplumu. Çev. Samet Yalçın. İstanbul: Açılım Kitap, 2015.
• Elmalılı Hamdi Yazır. Hak Dini Kur’an Dili. İstanbul: Eser Neşriyat.
• Fahreddin er-Râzî. Mefâtîhu’l-Ğayb (Tefsîr-i Kebîr). Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî.
• Gazali, İmam. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. Cilt 3. İstanbul: Bedir Yayınları, 2008.
• İbn Haldun. Mukaddime. Haz. Süleyman Uludağ. Cilt 1-2. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2013.
• İbn Kesîr. el-Bidâye ve’n-Nihâye. Beyrut: Dâru’l-Fikr.
• Karakoç, Sezai. Edebiyat Yazıları I: Medeniyetin Çöküşü ve Dirilişi. İstanbul: Diriliş Yayınları, 1997.
• Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. Mesnevî. Çev. Adnan Karaismailoğlu. Ankara: Akçağ Yayınları, 2012.
• Müslim. Sahîh-i Müslim. İstanbul: Çağrı Yayınları.
• Taberî. Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk. Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye.
• Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (DİA). “Talut” maddesi. Ankara: TDV Yayınları.
• Yunus Emre. Yunus Emre Divanı. Haz. Mustafa Tatcı. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2014.
[1] Kıssanın tarihî arka planı için bkz. Taberî, Tarihu’l-Ümem ve’l-Mülûk; İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye; Fahreddin er-Râzî, Mefâtîhu’l-Ğayb. Ayette zikredilen nehrin, tefsir kaynaklarının çoğunluğuna göre Şeria (Ürdün) Nehri olduğu kabul edilir. Nehir dünya nimetlerini, bir avuç su ise insanın zaruri ihtiyacını ve kanaati temsil etmektedir. Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili; DİA, “Talut” md.
[2] Buhârî, Rikâk, 10; Müslim, Zekât, 116.
[3] İbn Haldun, Mukaddime, (Çev. Süleyman Uludağ), Dergâh Yayınları, Cilt 1.
[4] İmam Gazali, İhyâu Ulûmid’d-Dîn, (Dünyanın Kötülüğü ve Aldatıcılığı Kitabı), Bedir Yayınları, Cilt 3.
[5] Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, (Çev. Samet Yalçın), Açılım Kitap, s. 15-22.
[6] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Mesnevî, (Çev. Adnan Karaismailoğlu), Akçağ Yayınları, Cilt 1, Beyit: 985.
[7] Yunus Emre, Yunus Emre Divanı, (Haz. Mustafa Tatcı), Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları.
[8] Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I: Medeniyetin Çöküşü ve Dirilişi, Diriliş Yayınları.