Deneme

Güvenlik Mücadelenin Meyvesidir

Çünkü güven/lik duygusu insanoğlu için hayatın kurucu zeminiydi. Bedeninin olduğu kadar ruhunun da güvende hissettiği yer ve ortamları aradı durdu tarih boyu. Bunun için çok çalıştı, çatıştı, göç etti. Cennetteki korkudan azade uykusunu dünyada hiç uyuyamadı ama bir yerleri o uykunun zemini kılabileceği ümidini de kaybetmedi.

İnsanoğlu, yeryüzüne iskân edilmesinden itibaren biteviye bir cennet arayışına girişti. Kısa da olsa deneyimlediği bu cennettin aklında kalan en temel özelliği, huzur ve güven yurdu olmasıydı. Yani korkulardan, endişeden azade bir vasat.

Yerküreye ilk ayak bastığında vahşi ve yabani bir doğayla yüzleşti. Soğuk, sıcak, kuraklık, fırtına vb. doğal durumlara karşı kendini güvence altına alacak adımlar atmaya başladı. Doğadaki vahşi hayatın tehlikeleriyle de tanıştı kısa sürede. Bu vasatta kendini güvende hissedebilmek için söz konusu tehlikeleri bertaraf etme hatta kendi adına kullanışlı hale getirme çabasına girdi. Bu uğraş insanın en temel meselesi olarak hâlâ devam ediyor.

Çünkü güven/lik duygusu insanoğlu için hayatın kurucu zeminiydi. Bedeninin olduğu kadar ruhunun da güvende hissettiği yer ve ortamları aradı durdu tarih boyu. Bunun için çok çalıştı, çatıştı, göç etti. Cennetteki korkudan azade uykusunu dünyada hiç uyuyamadı ama bir yerleri o uykunun zemini kılabileceği ümidini de kaybetmedi.

Dışsal şartlara karşı kendini güvene alma anlamında önemli adımlar atan insanoğlu nihayetinde korkunç bir gerçekle yüzleşti: İnsanın en büyük tehlikesi yine insanmış! 

Âdem (a.s.)’in iki oğlunun yaşadığı tecrübe aslında bu durumun ilk işaretlerini, ilk tehlike sinyallerini vermişti. İnsan, insanın yurdu olduğu kadar kurdu da olabiliyormuş. İzâfî olduğunu zan/temenni ettiği bu durumun hayatın negatif taraflarına konuşlananlar için kalıtsal bir hadise olduğunu sezdi nihayetinde.

Halife tavsifiyle meleklere tanıtılan yeni türe dair meleklerin itirazını/endişesini haklı çıkaracak kanlı tecrübeler yaşanıyor günümüzde de. Bu meleklerin haklı oldukları anlamına gelmekten çok, yeni türün negatif potansiyeline odaklandıkları anlamına gelir esasen. Zira o hayır ve şer arası bir sarkaçta var edilmiş ‘farklı’ bir canlıydı. Zaten dünyadaki tecrübesi de sarkacın iki ucu arasındaki seyrüseferden ibaret oldu. 

Değerini, kerametini itiraf etmekten imtina eden kibirli düşmanıyla senkronize bir biçimde yeryüzü tecrübenin içerisine dâhil olmuştu. Düşmanıyla beraber yürümek zorunda oluşu ironik bir güç gösterisiydi onun için. Mutluluk altın tepsi içerisinde sunulmamıştı kendisine, düşmanıyla dişe diş bir mücadelenin sonunda erişebileceği bir durumdu bu. Akledebilme ve seçebilme yetilerini haiz olarak yaratılan bir varlığa yakışan da böyle bir sınavdı belki. 

Halife olarak yeryüzünün imarına namzet olarak yaratılmıştı lakin tahrip potansiyeli de en az imar potansiyeli kadar vardı. Aslında hikâye tam bu noktada başlıyordu. Şeytan ile teşriki mesaisinde tuttuğu izlek yeryüzüne farklı insan tipleri olarak yansıyacaktı. Yaratıcının çizdiği sınırlar içerisinde bir tecrübe ürettiğinde emniyetli bir hayatın mümessilli olarak tebellür etti ve saadet zamanları ikram etti hemcinslerine. İman emin olmaktı, emaneti taşımaktı çünkü. Şeytanın izleğini sürdüğünde ise tüm sınırları tarumar ederek egonun, kaosun, anarşinin, küstahlaşmanın mümessili olarak hayatı yaşanmaz hale getirdi.

Şeytanın en büyük eserlerinden biri olan Firavun örneğinde gördüğümüz üzere, sınır tanımadığı gibi sınır koymaya kalkışarak ilahlık iddiasındaki nice irili ufaklı muktedir ile dolu insanlık tarihi. Her biri farklı bir bahane üreterek egosunu hükümran kılmanın yollarını zorladı. Kimi din adına kimi ideoloji...

Sınır/hadd duygusunu kaybeden insan hazları ve tutkularının peşinde her şeyi kendi arzusu doğrultusunda inşaya yönelir. Bu, insanlık adına büyük bir güvenlik açığıdır. Arzularına uymayan ya da karşısında duran her şey izale edilmesi gereken bir düşmandır. Değil mi ki hevasını ilah edinmiştir, ilahının keyfine uymayan her şey için uygun mekân cehennemdir.

Bezm-i elestte Rabbi ile kurduğu iman/eman/emniyet bağını koparan insan (hele de organize insan toplulukları) yeryüzünde şiddetin, vahşetin çıktığı zemindir. Gücü ele geçirdiğinde yapamayacağı herhangi bir tahribat yoktur. Doğayı tahrip eder, canlılara yaşam alanı bırakmaz, insanı özünden koparıp köleleştirir. Alemlerin rabbine güvenmemekte, telkin ettiği güvenlik yolunu küçümsemektedir çünkü. İnsanın sadrına rabbinden uzatılmış iman ve emniyet ipi koptuğunda dost kılıklı düşman sentetik kin ipleriyle ikame eder onu. Ruhu bile duymaz. Aslında ruhu duyar ve feryat eder amma o bu feryada kulak asmaz. 

İman/eman duygusunu yitirmiş insan, kozmik alem ile arasındaki ilişki sistematiğini de tarumar etmiş demektir. O artık hangi din, ırk ya da ideoloji adına hareket ediyor görünürse görünsün bir canavara dönüşmüştür. Vahyin, ruhunu başkalaştırmamış (Mü’min) insanlara yüklediği cihat/mücahede sorumluluğunun temel esprisi söz konusu canavarlaşmaya karşı etkin bir mücadeleye tutuşmaktır. Allah’a inanan/güvenen kulların organize ve güçlü olduğu toplumlar bu anlamda düzen ve güven toplumlarıdır. Çünkü toplumsal işleyişi belirleyen temel yasalar ilahi hikmet süzgecinden geçmiş yasalardır. Dolayısıyla yaratanın çizdiği temel vizyonun gölgesi dışında kurulacak hiçbir habitat güven üretmeyecektir. 

Allah (cc) Âdem’e isimleri öğretti ancak, isimleri istihdam bağlamını kendisine bıraktı. Kelimenin oturtulduğu bağlam onun kaderini belirler zira. Kelimeler insanı besledi, insan kelimeleri. Nebilerin elinde kelimeler huzura, esenliğe, emniyete dair düşüncelere davranış kalıplarına evrildi ve insanı olgunlaştırdı. İblis ve öykünüşleri elinde ise kelimeler nefrete, kaosa ve trajediye yol veren fısıltılara dönüştü. Âdemoğullarını birer canavara dönüştürerek nahak cinayetlere saldı. Kelimelere sahip olmak; tek başına insan için güvenliği, esenliği sağlamaya yetmedi. Kelimelerin doğru rotada istihdamı da gerekliydi. 

Dolayısıyla kelimeleri kim besledi ve geliştirdiyse onun sözü ve gücü ferman yazdı. Günümüzde kelimeleri istihdam/fikirleştirme/ürünleştirme kabiliyeti maalesef şeytanilerin elinde ve dünyaya onlar vaziyet ediyor. Bu nedenle dünya, Gazze örneğinde de gördüğümüz gibi cehennemi yaşıyor.

İnsan düşmanı şeytanın insan takipçileri, şaşaalı vitrinlerin ardında sömürü, tekebbür, gözyaşı ve kuruntudan özge bir şey sunmuyorlar insanlığa. Çünkü insana güvenmiyorlar, insanın yaratanına iman (güven) etmiyorlar. Sömüren-uysal sömürülen döngüsünde bir saltanat oyununun devamı için her değeri rahatlıkla kullanıyorlar.

Hatta güvenlik kavramını habis sömürü sistemlerinin geleceği için pervasızca kullanıyorlar. Keyiflerince güvenlik tehditleri üreterek dünyanın her tarafında kafalarına uymayan kişi ve toplulukları elimine etmeye çalışıyorlar. Ellerindeki tüm imkân ve enstrümanları kullanarak yaptıkları şeyin insanlık adına bir çaba olduğuna herkesi inandırmaya çalışıyorlar. Önemli ölçüde başarılılar da. Dünyanın bir yerindeki mazlumlar başka yerlerdeki mazlumların ezilişini alkışlayabiliyor propagandanın gücüyle. ABD’nin her tarafa özgürlük taşıma operasyonları hepimizin hafızalarında. Onun gayrimeşru çocuğu İsrail’in Gazze’deki soykırımı hâlâ devam ediyor. 

Uyanmalıyız, uyarmalıyız... Keyfimizi güvenlik addetme sanrısından bir an önce kurtulmalıyız. Kelimelerimizi kuşanarak yorulmayı, fedakarlığı göze alıp düşmeliyiz mücahedenin yollarına. 

Biz güçlü ve uyanık olmadıkça dünyada huzur ve güvenlik olmayacağına yakînen inanmalıyız.

 

 

 

 

 

Editörün Seçtikleri