Eylül ayında okullar yeniden açılacak. Bahçeler çocuk sesleriyle dolacak. Kitaplar dağıtılacak, sınıflar hazırlanacak, yıllık planlar yapılacak. Anne babalar çocuklarını okul kapısında uğurlarken hemen hemen aynı duayı edecek:
“İnşallah başarılı olur.”
Haklılar.
Bugünün dünyasında iyi bir eğitim almak, iyi bir meslek edinmek ve kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmek büyük ölçüde akademik başarıdan geçiyor. Bir anne babaya “Çocuğunuzun sınav başarısını bu kadar önemsemeyin.” demek kolay. Hayat o kadar kolay değil.
Asıl mesele, çocuğun başarılı olup olmaması değil; başarıya giderken neye dönüştüğü.
Otuz yılı aşkın süredir eğitimin içindeyim. Ders anlattım, sınav yaptım, not verdim. Öğrencilerimle sevindim, öğrencilerimle üzüldüm. Öğretmenliğin, akademinin ve veliliğin içinden eğitime baktım. Şimdi dönüp kendime şu soruyu soruyorum:
Biz bu çocukları hayata mı hazırladık, yoksa hayata hazırlıyoruz derken öğüttük mü?
Eleştirdiğim hikâyenin içinde ben de varım.
Ne Oldun, Kim Oldun?
Çocuklarımıza yıllarca “Büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduk.
Doktor, mühendis, öğretmen, hâkim… Ne olacaksın?
Elbette soracağız. Çocuğun bir meslek edinmesi, kendi ayakları üzerinde durması, üretmesi ve hayatını kurması önemlidir. Fakat insanın geleceğini belirleyen bir soru daha var:
“Kim olacaksın?”
Doktor olacak. Nasıl bir doktor? Hâkim olacak. Adaletin neresinde duracak? Öğretmen olacak. Çocuğun kalbinde nasıl bir iz bırakacak? Yönetici olacak. Gücü arttığında adaleti de büyüyecek mi?
Çocuklarımızın “Ne oldun?” sorusuna iyi bir cevabı olmalı. “Kim oldun?” sorusuna da. Çünkü insan tek kanatla uçamaz. Bir kanat donanımdır, diğer kanat şahsiyet. Akademik başarı çocuğa hayatın kapılarını açabilir. Şahsiyet, o kapıdan nasıl bir insan olarak gireceğini belirler.
Bilgi insana güç kazandırır. Şahsiyet, o gücün yönünü belirler. Çocuğun eline imkan verip vicdanına istikamet veremiyorsak eğitim yarım kalmış demektir.
Çocuk Nasihati Değil, İtibarı Takip Eder
Okullarımızda değerler anlatılıyor: Adalet, dürüstlük, merhamet, sorumluluk, yardımlaşma…
Asıl soru şu:
Okulda hangisi itibarlı?
Yıllar içinde şunu gördüm: Çocuklar bizim söylediklerimiz kadar, neyi önemsediğimize de bakıyor.
Sınavda derece yapan öğrenciyi bütün okul duyuyor. Peki, bulduğu parayı sahibine teslim eden çocuğu kim duyuyor? Yüksek puan alan öğrenci alkışlanıyor. Peki, herkes dışlarken arkadaşının yanına oturan çocuk? Okulun sınav ortalamasını biliyoruz. Kaç öğrencinin bir haksızlık karşısında arkadaşını savunduğunu biliyor muyuz? Sistemin istediği başarıyı gösteremeyen erdemli çocuklar… Onlar hangi takdiri, hangi teşekkürü alıyor?
Bugün kendime de sormalıyım: Dürüst bir davranışı kaç kere yüksek bir not kadar heyecanla alkışladım?
Çocuk nasihati değil, itibarı takip eder. Kimi alkışlıyorsak ona benzemek ister.
Bu nedenle bir okulun değerler eğitimi anlayışını görmek için yalnızca ders kitaplarına bakmamalı. Ödül törenlerine de bakmalı. Çünkü bir okulun gerçek misyonu duvarında ne yazdığıyla değil, neyi itibarlı hâle getirdiğiyle anlaşılır.
Çocuk, büyüklerin söylediklerinden önce neye hayran olduklarını öğrenir.
Erdemi Anlatmak Yetmez
Çareyi yeni bir ders eklemekte aramıyorum. Daha zor bir işimiz var:
Anlattığımız değerlerle çocuklara yaşattığımız hayat arasındaki mesafeyi kapatmak.
Adaleti anlatıyorsak çocuk okulda adaleti görmeli. Merhameti anlatıyorsak hata yapan çocuk aşağılanmamalı. Dürüstlükten söz ediyorsak hatasını açıkça söyleyen öğrenci dürüst davrandığı için ayrıca cezalandırılmış hissetmemeli. Yardımlaşmayı öğretiyorsak çocukları hayatın her alanında birbirlerini geçmeye zorlamamalıyız.
Çünkü dersin anlattığı değerle okulun yaşattığı hayat çatıştığında çocuk, cümlelere değil yaşadıklarına inanır. Okulun gerçek müfredatı koridorlarda yaşanır. O hâlde değişim de önce orada başlamalı.
Okullar akademik başarının yanında emeği, dürüstlüğü, sorumluluğu, nezaketi, arkadaşına sahip çıkmayı ve iyiliği de görünür hâle getirmeli. Bir öğretmen veliyi yalnızca “Çocuğunuzun matematik notu düştü.” demek için aramamalı. Bazen de şöyle diyebilmeli: “Bugün oğlunuz kimsenin yanına oturmak istemediği arkadaşının yanına oturdu. Bunu bilmenizi istedim.” Belki o telefon, çocuğa yapılan birçok nasihatten daha değerlidir. Çünkü çocuk o akşam eve döndüğünde yalnızca bir iyilik yapmış olmayacaktır. İyiliğinin görüldüğünü de görecektir.
Erdem, görünür olduğunda çoğalır. İyilik, itibar gördüğünde örnek olur. Bazen değerler eğitiminin en güçlü dersi, tek kelime nasihat etmeden verilir.
Başarıdan Vazgeçmeden Çocukluğu Korumak
Gerçekçi olalım. Sınav var. Rekabet var. Üniversite var. İş bulma kaygısı var. Hayat pahalı ve zor. Çocuklarımızı bütün bunlara hazırlamak zorundayız. Fakat çocuğun bütün hayatını bir akademik başarı yarışına dönüştürmekten uzak durmalıyız. Okul, kurs, ödev, sınav, deneme, etüt… Bütün bunların arasına çocukluğun kendisini sıkıştırıyorsak bir yerde durup düşünmeliyiz.
Çocuk başarılı olsun. Hem de olabileceğinin en iyisi olsun.
Ama oynasın. Spor yapsın. Kitap okusun. Bir enstrümana dokunsun. Bir şey üretsin. Faydalı bir topluluğa, kulübe ait olsun. Bir arkadaşının derdiyle dertlensin. Bir ağacın altında hiçbir şey yapmadan oturacak vakti de olsun. Çünkü çocukluk, yetişkinliğe hazırlanılan bir bekleme salonu değildir. Bunlar akademik eğitimin rakibi de değildir. Çocuğu yarıştan çekmek çözüm değildir. Çözüm, yarışı çocuğun bütün hayatı olmaktan çıkarmaktır.
Bunun için okulun zamanı yeniden düşünülmeli. Akademik öğretim daha nitelikli ve verimli hâle getirilebilir. Sanat, spor, edebiyat, drama, öğrenci toplulukları ve sosyal sorumluluk çalışmaları okulun kenar süsü olmaktan çıkarılabilir.
Her çocuk matematikte parlamak zorunda değildir. Ama her çocuğun parlayabileceği bir yer bulunmak zorundadır. Okulun mahareti yalnızca zaten başarılı olan çocukları daha başarılı yapmak değildir. Henüz hiçbir yerde parlamamış çocuğun içindeki ışığı da bulabilmektir. Çünkü eğitim, yalnızca zirveye çıkabilecek çocukları seçmek değil, geride kalan çocuğun elinden de tutabilmektir.
İyiliğin de Çekim Alanı Olmalı
Bugünün çocukları yalnızca anne babalarını ve öğretmenlerini dinlemiyor. Arkadaşlarını, fenomenleri, oyuncuları, şarkıcıları, dizileri ve dijital içerikleri izliyor.
Kimin itibarlı olduğuna bakıyor. Nasıl bir hayatın özendirildiğine bakıyor. Kime benzerse kabul göreceğine bakıyor.
Buna kızmak kolay. Yasaklamak da kolay. Zor olan, yerine daha güzelini koymak. Bir gence sürekli “Bunu izleme, şunu dinleme, onun gibi olma.” diyebiliriz.
Peki, kimi sevsin?
Neye hayran olsun?
Nereye ait olsun?
Gençlere yalnızca neyi sevmemeleri gerektiğini söylemek yetmez. Sevebilecekleri daha güzel şeyler üretmek gerekir.
Okullar bu yüzden yalnızca ders yapılan yerler olmamalı. Çocuğun ait olabileceği okuma toplulukları, spor takımları, sanat grupları, bilim kulüpleri ve sosyal sorumluluk ekipleri kurulmalı. Evrak üstünde değil, gerçekten iş yapan, işlevi olan oluşumlar olmalı bunlar.
Bir okulda kurduğumuz Kitap Dostları Topluluğu'nda bunu deneyimledim. Kitap okumayı bir ödev olmaktan çıkarıp erdemli olmayı da içeren prestijli bir üyelik hâline getirdiğimizde, çocuklar zorlanmadan değişti. Çünkü artık ait olmak istedikleri bir yerin şartıydı bu.
Bunun ötesinde şunu da gördüm: Çocuğa iyi olmasını söylemekle, iyiliğin içinde yaşayabileceği bir çevre kurmak aynı şey değil. Çocuk görülünce değişebiliyor. Kendisine güvenilince değişebiliyor. Sorumluluk verilince değişebiliyor. Bir topluluğa ait olduğunu hissedince değişebiliyor. Çünkü insan yalnızca doğru bildiğine yönelmiyor. Değerli bulduğuna, sevdiğine ve ait olduğu insanların değerli bulduğuna da yöneliyor.
Bu yüzden iyiliğin de bir çekim alanı olmalı.
İyiliği yalnızca anlatırsak çocuk doğrusunu öğrenir. İyiliği yaşatır ve itibarlı hâle getirirsek çocuk onun içinde kendisine bir yer bulur.
Bu yüzden umutsuz değilim.
Konuyu mu Yetiştireceğiz, Çocuğa mı Yetişeceğiz?
Öğretmenin işi kolay değil. Müfredat var. Sınav var. Evrak var. Veli beklentisi var. Kalabalık sınıflar var. Yetiştirilmesi gereken konular var. Bunların hiçbirini yok sayamayız. Ama uzun bir öğretmenlik hayatından sonra kendime kalan sorulardan biri şu:
Konuyu yetiştirirken çocuğa yetişebildim mi?
Bazen zil çalıyor, konu da yetişmiş oluyor.
Peki, çocuklar?
Belki değişmeye buradan başlayabiliriz. Yeni bir sistem, yeni bir yönetmelik, yeni bir ders beklemeden her okul kendisine üç soru sorabilir:
ü Biz neyi alkışlıyoruz?
ü Çocuk burada neyi yaşayarak öğreniyor?
ü Bu okulda her çocuğun değerli hissedebileceği bir yer var mı?
Bu üç sorunun cevabı değişirse okul da değişmeye başlar.
Aile de kendisine şunu sorabilir:
ü Çocuğumun başarılı olmasını istiyorum, peki nasıl bir insan olarak başarılı olmasını istiyorum?
Akademik başarıdan vazgeçemeyiz. Şahsiyetten de. Çift kanatla uçulur. Bir kanat çocuğun hayatta ayakta durmasını sağlar. Diğeri, ayakta dururken insan kalmasını. Bizim vazifemiz çocuklarımızdan bu iki kanattan birini seçmelerini istemek değil, ikisini birlikte büyütebilecekleri bir eğitim kurmaktır.
Yıllar sonra öğrencilerimizin eline diplomalarını verirken iki sorunun da cevabına bakabilmeliyiz:
Ne oldun?
Kim oldun?
İlk sorunun cevabı diplomasında yazacak.
İkinci sorunun cevabını hayatı verecek.
Ve belki eğitimin bütün muhasebesi tam da burada yapılacak: Çocuğa yalnızca bir gelecek mi hazırladık, yoksa o geleceği taşıyabilecek bir insan da yetiştirdik mi?
Çünkü bir çocuğun zihnini büyütürken kalbini, vicdanını, çocukluğunu ve şahsiyetini küçültüyorsak buna eğitim diyemeyiz.
Eğitim, çocuğu hayata hazırlarken çocuğu hayatta tutabilme sanatıdır.
İşte o zaman öğütmeden öğretebilir, eksiltmeden eğitebiliriz.