İsrail’de merkez çizgideki ve Siyonist liberal Yeş Atid partisinden Meirav Cohen, geçtiğimiz günlerde ülke siyasetinde derin yankı uyandıran çok çarpıcı bir itirafta bulundu: "Bize Gazzelilerin gönüllü olarak göç edeceğine söz vermişlerdi. Ancak günün sonunda 7 Ekim hükümeti, İsraillilerin kendi ülkelerinden gönüllü göçünü teşvik etti."
Bu ifade, yıllardır Filistinlileri zorla yurtlarından eden, onları tehcir politikalarıyla evsiz bırakan İsrail’in bugün kendi içinde yaşadığı büyük ironiyi özetliyor. İsrail, kendi vatandaşlarının gönüllü sürgünüyle yüzleşiyor 7 Ekim’den bu yana.
Bildiğiniz gibi İsrail, 1948 yılında dünyadaki Yahudilere güvenli bir yuva sunma vaadi üzerine kuruldu. Siyonizmin temel ideali, diasporada “yok olma tehlikesiyle yüzleşenler için mutlak bir egemenlik ve güvenlik sağlamaktı. "Bir daha asla" (Never again) söylemi, bu yeni ulusun kurucu felsefesiydi. İsrail'in varlık sebebi ve uluslararası meşruiyeti, dışarıdaki Yahudiler için bir sığınak olabilme kapasitesine bağlıydı.
Bu ideoloji öylesine benimsenmişti ki, 1948 ile 1960 yılları arasında dışarıdan gelen göçler, ülke nüfus artışının yüzde 65'ini oluşturdu. Bu oran zamanla düşse de son 25 yılda bile hala yüzde 20 seviyelerindeydi. Hülasa İsrail, kimliğini "dışarıdan göç alan bir ülke" olma gerçeği üzerine inşa etti.
Ancak bugün, bu kurucu felsefenin bazı çatlaklarına şahit oluyoruz. Bir zamanlar "Bir daha asla" diyenler, 7 Ekim saldırılarıyla "daha önce hiç" yaşanmamış bir güvenlik zafiyetiyle yüzleşiyor günümüzde. Devletin kurucu sözleşmesi olan vatandaşı güvende tutma vaadi 7 Ekim’de çöktü. Bu çöküşün en net faturası demografik haritada kendini gösteriyor. Vatandaşları, güvende hissetmedikleri vatanlarını terk ediyor.
İsrail nüfusu 2025 sonunda 10,17 milyon kişiye ulaştı. 7 Ekim 2023'te Filistinli grupların saldırılar başlatmasından bu yana tarihte ilk kez üst üste iki yıl negatif net göç verildi. Nüfus büyüme oranı tarihinde ilk defa yüzde 1'in altına düştü. Ülkedeki birçok analist, son yıllardaki bu net göç kaybının İsrail tarihinde sadece üç kez yaşanmış olağandışı bir durum olduğunun altını çiziyor. İsrail merkezli araştırmalara göre, son 3 yılda yaklaşık 270 bin İsrailli ülkeyi terk etti. Ülkede üç yıldan az süredir yaşayanların hariç tutulduğu bu hesaba göre, geçen yıl 50 bine yakın kişinin daha bu kervana katıldığı tahmin ediliyor.
Sadece gemiyi terk edenlerin sayısı artmıyor, ülkeye giren sayısında da düşüş var. "Aliyah" denilen Yahudi göçü 2022 yılında 75 bin ile zirve yapmıştı. Bu sayı 2023'te 46 bine, 2024'te 31 bine düştü. 2025 yılı beklentisi ise 24 bin civarında. Yani makas iki yönden açılıyor. Hem ülkeden çıkış hızlanıyor hem de ülkeye giriş azalıyor.
"İsrail'in beyinleri" ülkeyi neden terk ediyor?
İsrail’deki bir düşünce kuruluşu olan Taub Merkezi'nin araştırma direktörü Alex Weinreb'in anlattıkları, geçmişle bugün arasındaki büyük zihniyet farkını ortaya koyuyor. Weinreb, "Eskiden göç etmek bir utanç işaretiydi. Davaya ihanet eden bir hain olarak görülürdünüz. Babamın çoğu 1930'larda doğmuş kuzenleri, prensip gereği İsrail dışına hiç ayak basmadı" diyor.
Fakat yeni nesil, görünüşe ve gidişata göre eski prensipleri bir kenara bırakmış durumda. Yani İsrail’in büyükleri, zihninde “bu gençlik nereye gidiyor” cümlesini tekrarlayıp duruyor anlaşılan. Gidenlerin profili, İsrail için tehlike çanlarını çalacak nitelikte. Ülkeyi terk edenler ağırlıklı olarak seküler, yüksek eğitimli, teknoloji, tıp ve finans sektörlerinde çalışan orta sınıf vatandaşlar. Genellikle ikinci bir pasaporta sahipler. Şöyle ki İsrail'in vergi yükünü omuzlayan, iş üretme kapasitesini güçlendiren beyin takımı gidiyor. Verilere göre, İsrail nüfusunun sadece yüzde 20'si gelir vergisinin yüzde 92'sini ödüyor. Ülkeyi terk edenler de tam bu dilimden çıkıyor.
İsrail Demokrasi Enstitüsü'nün Nisan 2025 tarihli anketine göre, genç ve seküler bir Yahudi'nin ülkeden gitmeyi düşünme olasılığı yüzde 60'ın üzerinde. Bu kişiye yüksek gelir ve yabancı vatandaşlık da eklenince oran yüzde 80'e fırlıyor. İlginçtir, gitmeyi düşünen Yahudilerin yüzde 69'u belirli bir hedef ülkesi olmadığını, sadece çıkmak istediğini söylüyor. Demek ki bu “savaş ya da kaç” modunun eseri.
İnsanları kaçıran temel faktörler güvenlik durumuyla birlikte savaşların getirdiği stresin yanı sıra ekonomik baskılar, yüksek yaşam maliyetleri ve 2023'teki yargı krizleriyle tırmanan siyasi memnuniyetsizlik. Tüm bunlar göçü tetikleyen unsurlar. Altın yumurtlayan tavuklar bir bir kesiliyor diyebiliriz.
İsrail için bir kişi bile neden önemli?
Demiştik ya göçle kuruldular diye. Bu sebeple tek bir kişi dahi İsrail için önemli. Hepsini bir araya getirdiğimizde İsrail kurulmuş oluyor. Bir vatandaşını kaybettiğinde aslında sadece bir kişiyi yitirmiyor. Yedek asker havuzunu, yüksek vergi ödeyen bir gelir kaynağını, ülkenin can damarı olan insan sermayesini ve demografik Yahudi çoğunluğunu kaybediyor.
Eğitimli ve seküler kesim ülkeyi terk ettikçe, iç siyasi denge dindar, radikal ve sağ kesime kayıyor. En hızlı büyüyen nüfus grubu olan ultra-Ortodoks Yahudiler, askerlik yapmıyor ve geleneksel olarak iş gücüne katılmıyor. Bu durum geride kalan ekonomi için büyük bir yük oluşturuyor. Hem devlet beni koruyamadı hissi hem de yükü eşit paylaşmıyoruz öfkesi bir araya gelince, “benim burada yaşamama sebep yok” diyenler çıkıyor. Çünkü adil bir düzen olmadığını da düşünüyorlar.
Bu noktada İsrail içindeki asıl güç sürekli çoğalan ve ülkeyi terk etmeyen Haredilere değil, Dini Siyonistlere (Dati Leumi) geçiyor. Yahudi nüfusun yüzde 20'sini oluşturan bu kesim, ortalama dört çocuk yapıyor. Savaşa en önde gidiyorlar ve Batı Şeria'daki işgalci/toprak gasbı hareketinin çekirdeğini oluşturuyorlar. Ordu içinde ve devlet kademelerinde hızla yükseliyorlar. Geçmişte İsrail ordusunun komuta kademesi tamamen seküler/sol kökenli elitlerden oluşurken, bugün özellikle seçkin muharip birliklerde, komando tugaylarında ve orta/üst düzey subay kademesinde Dini Siyonist oranı büyük artış gösteriyor. Sekülerler gidiyor, radikal dindarlar devleti ele geçiriyor. Bu durum sekülerler için ülkeyi daha da yaşanmaz kılıyor ve daha fazla göçü tetikliyor. Bu, ülkeyi uçuruma sürükleyen kusursuz bir kısır döngü.
Anti-Siyonist tarihçi Ilan Pappé, İsrail içindeki bu sosyolojik yarılmayı bir kavramsal çerçeveye oturtuyor. Pappé'ye göre ortada "İsrail Devleti" ve "Yahuda Devleti"nin savaşı var.
Pappé'ye göre "İsrail Devleti", 1948'de devleti kuran, daha seküler, liberal, Avrupa kökenli orta sınıfı temsil ediyor. Bu kesim şu an ülkeyi terk edenlerin ta kendisi. Karşı cephede ise "Yahuda Devleti" var. Bunlar ordunun ve güvenliğin üst kademelerini ele geçiren, tarihi Filistin'in tamamına yayılmış bir teokrasi arzulayan aşırı sağcılar.
Pappé bu durumu "Neo-Siyonizm" olarak adlandırıyor. Klasik Siyonizmin kademeli yaklaşımının aksine, Filistin üzerinde hızlı ve eksiksiz bir toprak kontrolü arayan yoğunlaştırılmış bir versiyon. Pappé, bu yoğunlaşmanın çöküşü önlemek yerine bir çöküşün habercisi olduğunu savunuyor. Hatta rejimin krizin büyüklüğünü fark ettiğinde, tıpkı Güney Afrika apartheid rejiminin son günlerinde yaptığı gibi, dizginlenmemiş vahşi bir güç kullanacağı konusunda uyarıyor.
Elbette İsrail tarihinde 1970'ler, 2000'lerdeki İkinci İntifada, 2011 sosyal protestoları ve 2023 yargı krizleri gibi birçok dönemeçte sonun başlangıcı ilan edilmişti. Sistem bir şekilde ayakta kalmayı başardı. Kurt geldi hikayelerinden yola çıkarak devletin hemen çökeceğini söylemek zor. Ancak şu anki tablo geçmiş krizlerden çok daha farklı ve derin. Zira sosyal medyada sıklıkla düşen “İsraillileri burada istemiyoruz” videolarına hepimiz denk gelmişizdir. Asya ülkelerinde, Avrupa’da İsrailliler istenmiyor. Portekiz’de, Filipinler’de Arnavutluk’ta kendilerine has izole bir alan inşası girişimlerine halk büyük tepkiler göstermişti.
İsrail doğal kaynaklara sahip olmayan, bilakis başka ülkelerin kaynaklarına göz diken ve kendi içinde tamamen insan sermayesine dayalı bir ülke. Mevcut beyin ve insan göçünü en tehlikeli kılan detay da bu. Kurulduğu günden bu yana dışarıdan göç almaya odaklanmış, varoluşunu buna bağlamış bir ülkenin bugün göç veren bir yapıya bürünmesini sıradan bir kriz olarak okumak doğru olmaz. İsrail yıllarca etrafına ördüğü duvarlar ve füzelerle dışarıdaki “düşmanları” durdurabileceğini sandı. Ancak hesaba katmadıkları şey içerideki çöküş ve toplumsal çözülme oluyor. Bugün şahit olduğumuz göç dalgası, Siyonizmin övündüğü 'güvenli sığınak' vaadinin ve varoluşsal meşruiyetinin, bizzat kendi elleriyle parçalanması olabilir. Bundan sonra 7 Ekim benzeri olayların tekerrürü, İsrail’de çılgınca bir paranoyaya yol açarak ülkeyi göç alan değil göç veren bir konuma sürükleyebilir.