Deneme

Fıtratın Çatlama Sancısı

İnsan hüznünü taşımadığı ekmeği sofrasına getirmez, hüznünü taşımadığı insanın ardından koşmaz, hüznünü taşımadığı yerlere gitmez, velhasıl hüznünü taşımadığı her mahluka âmâdır.

​Fıtrat, insanı tanımlayan belki de yegâne şeydir. Sözlükte yaratılış manasına gelen bu kelimenin kökü f, t, r harflerinden gelmektedir. Bu kök çatlatmak, ikiye ayırmak, bir tohumu ikiye yarmak, bir şeyi yoktan var etmek manalarındadır. Mecazen de bir tohumun çatlayıp toprağın içinden çıkıp filiz vermesine benzetebiliriz; filizi oluşturan madde filiz olmadan önce de filizin içinde saklıydı, başlangıçtan itibaren o bir filiz olmak için işlendi ve onun esması da buydu. İşte tohumun kabuğunu kırıp toprağın karanlığından yeryüzüne doğması nasıl sancılı bir ayrılıksa, insanın asıl yurdundan kopup dünyaya gelmesi de fıtratına o ilk ve en köklü duyguyu, hüznü eker.

​İnsan, dünyaya geldiği günden öldüğü güne tek bir şeyin hüznünü taşıyabilir. Sürdüğü yaşantının hüznü... Acı günler, yarım kalmış hikayeler yahut ölümlerden bahsetmiyorum. Tabii ki onlar da hayatın yadsınamaz bir parçası, Rabbi hatırlamanın en keskin yoludur; lâkin insanda fani acılara bir suni teneffüs misali çözüm gizlidir: zamanla alışmak. Akar bir su gibi işleyen zamanın içinde durmak, bir dala tutunup kalmak mümkün değildir. Çünkü akarsuyun görevi akıp gitmek, akıp götürmektir. Burada bahsettiğimiz acı, ahirette hesabını Müslüman olmasak da vereceğimiz o yegâne sorunun, "yaşantını nasıl geçirdin" sorusunun hüznüdür. Bu öyle bir sorudur ki insanı doğumundan ölümüne dek gözyaşına gark eder. Hiçbir şey bilmezken de her şeyi bilirken de ağlarsın. Hüzün dedik ya; o güçlü duygu, daha bebekken bile hislerinden taşar, saçlarına ak düşüp ömrünün sonbaharına eriştiğinde de peşini bırakmaz. Çünkü fıtraten dünyaya Rabbe bir söz vererek, sorumluluk alarak geldik ve bu sorumluluğun yükü hiçbir şey hatırlamasak da hiçbir şey bilmesek de ortaya çıkar. Bakmayın hüzün dediğime; içinde nice güzellikler, nasipler taşır. İnsan hüznünü taşımadığı ekmeği sofrasına getirmez, hüznünü taşımadığı insanın ardından koşmaz, hüznünü taşımadığı yerlere gitmez, velhasıl hüznünü taşımadığı her mahluka âmâdır. Evet, insan dünyada Üstadın da dediği gibi sürgününün hüznünü taşıyacak ve onunla vuslat vaktine dek vedalaşamayacaktır. O duyguyu içine yükleyen o değildir ki bir çırpıda kurtuluversin; failin yaptığını meful ne zaman yok edebilmiş sanki? Ezcümle; yiğidin kamçısı olan borç değildir, hüzündür. Mutluluğun formülünün pazarda limon gibi satıldığı bir düzenin içinde hep hüzün çektiğimizi söylemek bazı kulaklara elbet kalın gelecektir lâkin bu, insanın bedenen ve ruhen gösterdiği emarelerin koyulacak yegâne teşhisidir ve unutmayalım; tanı koyulmamış hastaya bâki bir tedavi uygulanmaz.

Esmasını bulan hüznünün failine, Rabbine, bir adım daha yaklaşmıştır. Esma tecellisi başlı başına çetin bir imtihandır, dağların çekildiği yarışın da kolay geçeceğini kimse söylememişti zaten sınanmamış cahilliğinin kibrini taşıyan mahlukata… Yollar virajlı, dönüşler sakıncalı, zemin kaygandı lâkin bir mesken vardı ki nice Züleyha’ya güzelliği, nice Fatih’e İstanbul’u, nice Selahaddin’e Kudüs’ü, nice Sinan’a Selimiye’yi unutturacak türdendi. Nice büyük gayeler onun karşısında eriyip gitti sanıyoruz lâkin olan sadece vesilelerin hasılına varmasıydı, gaye Rabbin rızasıysa eriyip giden şey yalnız defterdeki siyahlardı. İşte esmayı bulma yolunun her pazarda satılan lâkin rağbet görmeyen formülü, vesileyi hasıl sanmamaktı. Gayeyi bilmek her işin yarısıydı. Beytini bilen bir yolunu da pekâlâ bulurdu, bu gayeyle her zorlu yolun misafiri olurdu. Bu misafirliklerin ardından bir de bakmış ki esmasını ararken 99’unu bulmuş, 99’unu bilmiş, 99’uyla amel etmiş ardından bir tezahür başlamış ve onda gördüğünü yine onun rahmet nazarıyla kendinde bulur olmuş. Kendini bilen Rabbini bilmiştir, diye boşuna dil dökmemiş Rasulullah’ın (s.a.v.) o kutlu mirasçıları.

Esma arayışının bir de tam zıddı vardır: Esmaya karşı çıkmak. Literatürdeki karşılığıyla; Allah’a, kitaplarına, peygamberlerine ve ahiret gününe yüz çevirmek. Böyle ağır meselelerden bahsetmek hiçbir nefse kolay gelmez elbet, yazan da dâhil; lâkin iş ciddi, yol kavidir. Aslında belki de kurtuluş, fark etmeden düştüğümüz bir hatayı idrak etmemizde yahut o siyahlığı fark ettiğimiz an başlayan tövbe zincirinde saklıdır. Rabbimizden böyle umalım, böyle isteyelim...

​Esmaya karşı çıkmak, içinde çatlayacak filize alan tanımamaktır. Tabiri caizse o tohumun şişip şişip "kabz" haline gelmesi ve ruhu esir alarak, bugün adını koyamadığımız türlü manevi hastalıkların, büyük kaygıların ekmek kapısı olmasıdır. Ne zaman ki insan, Kıyamet Suresi'nde yer alan “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?” ayetinin yankısını derinliklerinde duymaya çalışır; işte duyabildiği vakit sorgulamaya ve yönünü yeniden tayin etmeye başlar. Fıtratına kulak verir ve ondan uzak kaldığı her günün diyetini öderken, kaybettiklerini daha güzeliyle bulur. Gönül bahçesinde sonbahardan kalma tek bir kurumuş yaprak kalmayana dek bu tazelenme ve bahara hazırlanma sancısı devam eder. Bahar geldiğindeyse yegâne gayesi uğruna azığını hazırlayıp yola revan olur; böylece onun esma yolculuğu yeniden başlar.

​Rabbimiz duymak isteyenlere nice sözler, okumak isteyenlere nice ayetler, görmek isteyenlere de koca bir kâinat tayin etmiştir. Lâkin yine duyanlar inananlar, okuyanlar müminler, görenler teslim olanlar olmuştur. Bugün kendimize soralım: Duyduk mu, okuduk mu, gördük mü?

Öyleyse hüznümüze sahip çıkalım, sürgünümüze sadık kalalım; hasrete dek, vuslata dek!

Velhamdülillahi Rabbil Âlemin.

 

Editörün Seçtikleri