Deneme

Diriliş Yılları -II-

Üstat farklıydı, daha bir yakın davranıyordu. Yol boyu akşam televizyonda seyrettiği filmi anlattı. Sanki bize uyarladı. İftardan sonra Çemberlitaş’ta Sultanahmet’e çıkan yol üzerindeki kahveye gittik. Birçok kahveye gitmiştik ama bu kahveyi ilk görüşümdü. Kahvede bütün duvarı kaplayacak şekilde yağlıboya yapılmış bir manzara resmi vardı Üstat resmi gösterdi. Resmi iyice görebilmem için benim resmin tam karşısına oturmamı istedi. Kendisi de başını biraz çevirerek görebilecek şekilde oturdu. Tepelerinde bembeyaz bulutlar, ihtişamlı ve dik tepelerinde kıştan kalma karların olduğu bir resim. Aydınlık ve berrak tabiat insana ıssızlık hissi veriyor; sanki bahar mevsimin ilk günleri hüküm sürüyor.

 1992 Yılı 

1992 yılı tam bir felâketler yılı oldu. Körfez Savaşı’nda ateşkes sağlanmış olsa da Amerika bu yıl içinde yer yer Irak’ı bombalamaya devam etti. Şubat 1992’de Azerbaycan Dağlık Karabağ bölgesinde Ermenistan’ın gerçekleştirdiği yaşlı, çocuk, kadın sivillere yönelik yüzlerce kişinin vahşice katledildiği kan dondurucu Hocalı Katliamı bir kış günü İstanbul’unda adeta tabiattaki kışı içimize çevirdi. 29 Şubat-1 Mart 1992’de referandumla Yugoslavya’dan ayrılan Bosna tam bağımsızlığına kavuşmuşken hemen akabinde Nisan 1992’de Sırplar tarafından kuşatılması, bu sevinci sona erdirdi. Kardeş ülkelerdeki bu olaylar olurken ülkemizde de peşpeşe birçok felaket meydana gelmişti: Şubat başında Şırnak’ta çığ felâketi sonucu 150’yi aşkın; Mart başında Zonguldak Kozlu’daki maden faciasında yaklaşık 300; yine Mart ortalarında 650 kişinin hayatını kaybettiği Erzincan depremi ve birinin etkisi bitmeden diğeri meydana gelen terör eylemlerinde hayatını kaybeden ve geride bıraktıkları ile katbekat büyüyen yüzlerce insanın acıları günlerimize hâkim oluyor, gölgelerini peş peşe ruhumuza düşürüyorlardı.  O zamanlar bu ve benzeri olaylar psikolojileri etkiler, adeta insan yüzlerinde ağırlığı okunur, acılığı hissedilirdi. Diriliş’te bu iç ve dış atmosferi yoğun olarak yaşıyor, bizim dışımızda gelişen ve adeta geleceği anbean işleyen zamanın belirsizliğini fikirlerle ve ödevlerle aşmaya çalışıyorduk. Fikirler yapılması gerekenleri söylüyor ve buradan fert fert herkesin ödevi, sorumluluğu ortaya çıkıyordu. Hiçbir problem çözümsüz değildi. Moral verici tek şey belki de bu bakış açısının etrafa yaydığı psikolojiydi. En azından yapamasak da yapılması gerekeni biliyorduk, çaresiz değildik. Onlarca yılın biriktirdiği sorunların bir anda çözülemeyeceği bilincini yaşadıkça öğreniyorduk. Öyle anlıyorduk ki tek yol fikirleri dile getirmek, belki birkaç kişiye dahi olsa çözümsüzlüğe teslim olmaması direncini vermekti. Bildiriler yayımlanıyor, fotokopiyle çoğaltıp dağıtıyorduk. O zamanlar, bizim yapabileceğimiz ve yaptığımız da bu idi: Ulaşılabilen herkese dünyada ve memleketimizde gelişen, şahit oldukları gelişmelerin anlamını ve onlara dair geliştirmeleri gereken bilincin tohumlarını ekmekti. 

Bu yılki zuhur eden olaylara ilişkin Üstad’ın yayımladığı bildirilerden birkaç örnek:

• “Sayın Ali İzzetbegoviç Cumhurbaşkanı-Bosna Hersek” başlıklı 3 Mart 1992 tarihli mesaj:

İnancına sahip çıkmış, kahraman, kardeş bir halka selâm olsun” cümlesiyle başlayan mesajda, Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan etmesi kutlanmakta ve “Milletimin kopmaz parçası kabul ettiğim halkınıza ve onu hakkıyla temsil ettiğine inandığım zatıâlinize, selâmlarım, sevgilerim ve saygılarımla birlikte, sağlık ve esenlik dileklerimi sunarım. Sizinle beraberiz, Allah yardımcınız olsun.” cümlesiyle son bulmaktadır.

• “Sayın Ayaz Muttalibov Cumhurbaşkanı-Azerbaycan” başlıklı 4 Mart 1992 tarihli taziye mesajı:

Azerbaycan’ın bağımsızlığını ilan etmesinin hemen üstünden daha bir yıl bile geçmeden saldırılara uğraması ve evvelki yılda olduğu gibi bugün de birçok şehit vermesi, bizi yürekten üzmüş ve yas içinde bırakmıştır. Şehitlerimize Allah’tan rahmet, Azeri kardeşlerime başsağlığı ve sabır dilerim.” cümlelerinden sonra Azerbaycan’ın yalnız olmadığı, haklı mücadelelerinin gönülden desteklendiği ifade edilmektedir. Mesaj “En kısa zamanda, Kutlu Azerbaycan’ın hakkı olan güvenliğe ve huzura kavuşmasını Allah’tan niyaz eder, zatıâlinize ve şahsınızda Azeri kardeşlerime selâm, sevgi ve saygılarımı sunarım.” cümlesiyle son bulmaktadır.

 

• Maden faciası sebebiyle 6 Mart’ta sendika başkanlarına taziye mesajı gönderilmiş, 7 Mart tarihinde de “Milletimize” başlıklı mesaj, Karabağ’da Azeri kardeşlerimizin öldürülmesi sebebiyle kaleme alınmıştır. Bu vahşet için ne yapmalı sorusunun sorulduğu yazıda yapılması gerekenler: “İlk yapılacak olan, Türkiye’nin, İran, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan’a birlikte ve derhal bir İslâm Barış Gücü oluşturmayı teklif etmesidir. Azerbaycan’ın istemesi halinde, her ülkenin hemen vereceği 5000 kişilik birlikler, tam teçhizatlı ve belli bir kumandanlık buyruğu altında derhal sevk edilmelidir. Daha sonra da İslâm Barış Gücü sürekli olacak şekilde kurumlaştırılmalıdır. Öyle ki, bundan böyle herhangi bir İslâm ülkesine bir saldırı olursa, derhal İslâm Barış Gücü devreye girmelidir. İlk birkaç olayda süratle hareket edilip bir netice alınırsa, bu kuruluşun etkin bir caydırıcılık gücü olduğu anlaşılacaktır. İşte, ancak o zaman, Batı haçlı saldırılarını durdurur. Başka türlü asla.” cümleleriyle ifade edilmiştir.

 

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yüzlerce asker ve sivilin ölümü ile sonuçlanan çığ felaketi, Kozlu Kömür Ocaklarında 300 kişinin ölümü, Erzincan Depremi ve Yukarı Karabağ’da Ermeni katliamı sebebiyle bütün bu olayları toplu olarak zikrettiği 19 Mart 1992 tarihinde “Milletimize” başlıklı mesaj yayımlandı; 24 Nisan’da da yayımlanan basın bildirisiyle Karabağ’dan sonra Bosna-Hersek’te Sırpların yaptıkları katliamlara dikkat çekilmekte ve bütün bu olanlara İslâm âleminin sessizliği ve seyirci kalması üzerinde durulmaktadır. “Peki, hiçbir şey yapılamaz mı? El kol bağlanarak oturulmalı mı?” diye sorulduktan sonra öneriler şu cümlelerle dile getirilmektedir: “Asla. Elbet, yapılacak çok şey vardır. İlk yapılacak olan da, gönüllü yazmaktır. Devletin böyle bir işe girişmesi, dış politika açısından sakıncalı görülürse, gönüllü yazma işini, geniş teşkilâtı ve imkânı olan partiler ve konuyla ilgili dernekler üstlenmelidir.” Amacın savaş değil barış olduğu ifade edildikten sonra mesajın ilerleyen satırlarında “En az yüz bin gönüllü yazılmalı ve bir milyon kişinin katıldığı mitingler düzenlenmeli ki, somut sonuç getirecek bir tesiri olsun.” denilmektedir. Uzun vadeli çözümün ise daha önceki bildiriye atıfta bulunularak “Türkiye, Pakistan, İran, Mısır, Suudi Arabistan’ın bir araya gelip İslâm Güvenlik Konseyi ve İslâm Barış Gücü’nü oluşturmaları ve nerede bir İslâm ülkesine bu tür bir saldırı varsa orada bu gücü devreye sokmalarıdır.” denilmektedir.

 

Yine “Milletimize” başlıklı 10 Haziran tarihli Kurban Bayramı mesajında ise Bosna-Hersek ve Karabağ’daki şehitler için başsağlığı dilenmekte, mesaj şu cümleyle sona ermektedir. “Kopkoyu bir yasa dönüşmüş kurban bayramını hüzün ve ıstırap içinde kutlar, dirilmekten başka yaşam imkan ve hakkımızın kalmadığını ifade etmek isterim.”

***

Üstat, bu yılın ilk ayında Kilis Kent gazetesine verdiği ilk röportajından (1964) 28 yıl sonra ikinci ve üçüncü röportajını verdi: 7 Ocak’ta Ankara’da, Diriliş Partisi Genel Merkezi’nde, Zaman gazetesinden Fehmi Koru’ya; 20 Ocak’ta da, Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezinde, Türkiye gazetesinden Nurettin Çakın’a. Fehmi Koru ile yapılan röportaj 12 Ocak’ta tam sayfa Üstad’ın bir sözü başlığa çekilerek yayımlandı: “Başkentimiz İstanbul olmalı”. Nurettin Çakın’la yapılan röportaj 2 ay sonra 26 Mart-2 Nisan tarihleri arasında parça parça 8 günde Türkiye gazetesinde yayımlandı. “40 Yıldır Susan Şair, Yazar, Düşünür Sezai Karakoç Türkiye’ye Anlattı” mottosuyla yayımlanan röportajdan bazı başlıklar: “Türk Dünyası Birleşecektir”, “Cesur Kararlar Alma Vaktidir”, “Orta Asya’da İslâm Birliği Kurulmalı”, “Avrupa Kaynayan Kazan”, “21. Yüzyıl Yaraları Saracak”. İlki iç meselelerimize, ikincisi de İslâm âlemine dair konuların yer aldığı bu röportajlar 1996 sonunda Tarihin Yol Ağzında –İki Röportaj- başlığıyla Diriliş külliyatına katıldılar.

 

Bu yılın ilk yarısında Diriliş Partisi’nin iki konferansı gerçekleşti. İlki 12 Şubat’ta Bursa’da “Ülkemizin Geleceği” adıyla; ikincisi de yine “Ülkemizin Geleceği” adıyla 2 Mayıs’ta Ankara Kocatepe’de Ekonomik Sosyal Araştırmalar Vakfı (ESAV)’ın düzenlemesiyle. O zamanlardan bugüne o konferanslardan kalan şu cümle hâlâ hatırımda “Dicle ve Fırat bizi ayırmayın diye bağırıyor adeta. Çünkü bu ayrılık Suriye ve Irak’ı hayati bazı imkânlardan mahrum ederken, bizi de ülke emniyetinden mahrum bırakıyor. Ülke toprakları en azından Dicle ve Fırat’ın denize döküldüğü yere kadar uzanmalıydı. Mevcut şartlarda coğrafyanın bize çizdiği bu sınırlarla bir yere varamayız.” Bu iki konferans da 2002 yılında kitaplaşan Çıkış Yolu I-Ülkemizin Geleceği adıyla Diriliş külliyatına katıldılar.  

***

1990’da başlayan ve gitgide ağırlığını hissettiren, 1994 yılında derinleşerek devleti kısmi de olsa tedbirler almaya iten, daha çok ekonomik görünüme sahip kriz bir yandan insana gelecek endişesi aşılıyor, bir yandan da bütün bunların zuhurundan hayatımızı bizzat etkileyen neticeler ortaya çıkıyordu. 1992’de Türkiye Körfez Savaşı sebebiyle büyük bir ekonomik krize girmiş, enflasyon % 50’lerin üzerine çıkmıştı. O zamanlar gazetelerin ekonomi sayfaları savaş sebebiyle üretimin durduğundan, ihracatın azalıp ithalatın hızla büyüdüğünden bahsederlerdi. Çünkü Türkiye’nin Körfez ülkelerine yaptığı ihracat durmuş, gelir kapıları kapanmıştı. Böyle bir memleket-dünya ortamından Diriliş de azami derecede payını aldı. Ortaya çıkan darboğazın sebepleri arasında başta memleketin siyasi ve dünyanın emperyal iştihası olsa da sırf Diriliş cephesini ilgilendiren bir başka tarafı da vardı. O da Diriliş Partisi’nin kuruluşu ile başlayan boykottu. Zaten daima kendi yağıyla kavrulmaya çalışan yayınevi ve dergi, zaman zaman da himmet sahiplerinin kitap ve dergi alımlarıyla rahat bir nefes alıyor, kendi geleceğine doğru küçük adımlarla ilerlemeye çalışıyordu. Parti adeta birçoklarının şişelerinde hapsettikleri cini ortaya çıkarmıştı. Bu da kitap ve dergi satışlarında düşüşe sebep olmuştu. İthamlar bize kadar ulaşıyor, suret-i hak kılığındaki fanatiklerin tutum ve davranışları tahminlerin de ötesinde dolaşıma giriyordu. Memlekette o kadar parti varken ve onların varlıkları meşru görülürken Diriliş’in varlığı, hatta adı bile tahammülsüzlükle karşılanıyordu. Kardeşlik, birlik mesajını kimseye bırakmayanların maskeleri düşmüş, hakiki çehreleri ortaya çıkmıştı; tutum ve davranışlarına daima hâkim olan akıl tutulması bu sefer Diriliş dolayısıyla görünür hale gelmişti. Sonuçta biz bunları yolda izde karşılaştığımız insanların sözlerinden, bakışlarından, gazete beyanlarından çeşit çeşit hallerde yaşadık. Meğerse Diriliş metinleri onlar için adeta Rilke’nin “çakı istiaresi”[1] gibi olur olmadık yerde kullanılan, en azından bazı insanlara nüfuz etmek için kendi propagandaları için imdada yetişen parlak sözlerden ibaretmiş. 

 

İşte böyle bir ortamda yayınlar da durdu, dergi de devam etme hevesini ve motivasyonunu kaybetti. Baskısı biten kitapların yeni baskıları bile yapılamıyordu. Büroda dört kişi çalışıyorduk. Maaşlarımız daha çok Antalya’dan biraderi Ali Kemal Bey’in gönderdiği parayla ödeniyordu. “Ali gönderip duruyor ama nereye kadar?” diyordu üstat. Bizim de bu duruma karşı bir şey yapmamız gerekiyordu. Üstad’a söyledik. Önce “siz düşünmeyin böyle şeyleri” dedi ama kısa bir süre sonra iş arayışımız başladı. Kimlerle görüşmedik ki. Diriliş’te çalışıyor olmamız en başta kabul etmeme yönündeki isteksizlikleri çoğaltıyordu. 1991 sonunda TRT uzun yıllardan sonra -o zamanlar öyle duyurulmuştu- ilk defa çeşitli alanlarda 100’den fazla personel alacağını duyurdu. Halil, Ömer ve ben müracaat ettik. Sınava katılım o zamanlar 11.000 kişiye ulaştı dediler. İstanbul Üniversitesi merkez kampüsünde yazılı sınavına girdik. Bin kişi kazanmış onlar arasında biz de vardık. Her birimiz farklı bir alan seçmiştik. Mülakat Ankara’da yapılacaktı. 1992 başlarında mülâkata gittik. Bana sıra geldiği vakit içeri girdim, 4 kişi bir masaya dizilmişlerdi. İçlerinde biri okuduğum kitapları sordu ve onlar arasından Dostoyevski’ye dair bir romanından hareketle sorular sordu. Baştaki sıkılganlığım, sevimli siması ve teşvik edici tavırlarıyla beni motive eden bu zat karşısında kaybolmuştu. İkincisi en çok hangi sinema yönetmeninin filmlerini izlediğimi sordu. “Fellini” diye cevap verdim. O yıllarda seçilmiş ödüllü filmlerden oluşan sinema festivalleri olur, bir ay sürerdi. Ben nerdeyse bütün filmlere giderdim. Fellini’nin belli başlı bazı filmlerini izlemiştim. En çok hangi filmini beğendiğimi sordu: “Amarcord” demem üzerine filme dair düşüncelerimi sordu. Gayet iyi gidiyordum. Üçüncünün sözleri ise iltifatkârdı. Masanın etrafındaki kişilere bakarak “Bir felsefeci olduğu nasıl da belli, benim için tamam, başka bir sorum yok” dedi. Baştan beri masanın ucunda oturan sadece süzen Mefistofeles meşrep dördüncü kişi adeta büyük bir ayıp yakalamış edasıyla “Siz” dedi “1986 yılında mezun olmuşsunuz, şimdiye kadar nerede çalıştınız?” Diriliş’i söyleyince “Neyi diriltiyordunuz ki?” dedi. Cevabımı yarıda keserek “Tamam değil mi arkadaşlar?” dediğinde çıkmam gerektiğini anladım. Memleketimizde bu tür ve benzeri işlerin işleyişi konusunda o zamanlar ideolojik bakış had safhada idi. İnsanların geçmişleri sanki kendi iradelerinin bir ürünü gibi adeta bir suç, bir ihanet gibi önlerine konurdu. Öğrencilik yıllarımda bir vakfa burs için müracaat etmiştim. Vakıf başkanı “Niye İmam Hatip’te okumadığımı” sordu. Cevap verdim. Ardından “İlahiyatı da tercih etmemişsin ama Felsefede okuyorsun” demiş ve mülâkatı geçememiştim. 

***

Halil ve benim için TRT kapısı kapanmış, Ömer mülâkatı geçmişti. O zamanlar öğretmen alımı da olmuyordu. Sonunda Albaraka akla geldi. Üstat o zamanki Albaraka’nın genel müdürünün kardeşinin Turgut Akman Bey’in okuldan arkadaşı olduğunu hatırlayarak “Bizim Turgut’a söyleyelim” dedi. Süreç biraz nazlı ilerledi 9 Mart 1992’de Albaraka’da İdari İşler’de işe başladım. Müdür yardımcımız Diriliş’ten tanıdığım Osman Bayraktar Bey, şefimiz ise İbrahim Usul’du. 

 

9 Mart 1992, Pazartesi

Bugün Albaraka’da çalışmaya başladım. Mali ve İdari İşler biriminde. Şimdilik diyerek görevlerim şu şekilde sıralandı: Personel sicil dosyalarına bakmak, yazışmaları hazırlamak, faaliyet raporlarını hazırlamak, bilgisayar kullanmayı öğrenmek ve ehliyet almak. Oldukça âşikâr ki beni buraya zaruretler itti. Herkes biliyor, bir gün gelip de anlatın desen ses çıkarmayacak bir sürü insan. Tutukluğumla mücadele etmek gerektiğini burada daha iyi anladım. Yine Abdullah Efendi[2] aklıma geldi. Her sefer neredeyse bir kez daha kendimden izler bulduğum o cümlesi. 

 

10 Mart 1992, Salı

Albaraka iftar yemeği verdi personeline. Süleymaniye Darülziyafe’de. Mecburen katıldım. Gün içinde Üstat’la telefonlaştık. Bana, akşam Kadıköy’e gel, dedi. Yemek olduğunu söyleyince “çıkışta gelirsin” dedi. Yemekten hemen sonra Kadıköy’e gittim. Kahvede oturduk. Yeni işime dair bahisler açtı. Karabağ meselesi ile ilgili “Milletimize” başlıklı mesajın fotokopisini aldım. 

Karabağ, annenin memesi kesilip çocuğuna kan emzirilen yer! Kimin olduğunu bilmediğim bir söz aklıma geldi “En feci şey insanı öldürmek değildir, asıl feci olan şey onu yaşamaya mahkûm etmektir.” 

 

12 Mart 1992, Perşembe

Nazif Gürdoğan İdari İşler’e geldi. Benim masamın önünde ziyaretçiler için tahsis edilmiş koltuk olmadığından diğer masanın önündeki koltuğu benim masanın önüne çekti. Kimse bir şey söylemediği, sonuçta sıradan bir memur olarak başladığım için kendisini bilmeme ve bir kez de Diriliş’te görmeme rağmen önce ziyaret etmeyişimden mahcup oldum. Sezai Bey’i sordu. İz Yayıncılık’ın yaptığı teklifi konuştu. En kısa sürede ziyaret etmem gerekir. 

 

14 Mart 1992, Cumartesi

Bugün öğle sıraları Diriliş’e gittim. Üstat bürodaydı. Erzincan depremi haberlerini izliyordu, beni görünce gülümsedi. İşimle ilgili sorular sordu. Masama oturamadım. Üstat yine gülümseyerek Abdullah Işıklar’ı aramamı istedi. Daha sonra masaya geçip KDV, stopaj beyannamelerini hazırladım. Ankara’ya parti için faks çektim. İftar için Karadeniz Lokantası’na gittik. Üstat farklıydı, daha bir yakın davranıyordu. Yol boyu akşam televizyonda seyrettiği filmi anlattı. Sanki bize uyarladı. İftardan sonra Çemberlitaş’ta Sultanahmet’e çıkan yol üzerindeki kahveye gittik. Birçok kahveye gitmiştik ama bu kahveyi ilk görüşümdü. Kahvede bütün duvarı kaplayacak şekilde yağlıboya yapılmış bir manzara resmi vardı Üstat resmi gösterdi. Resmi iyice görebilmem için benim resmin tam karşısına oturmamı istedi. Kendisi de başını biraz çevirerek görebilecek şekilde oturdu. Tepelerinde bembeyaz bulutlar, ihtişamlı ve dik tepelerinde kıştan kalma karların olduğu bir resim. Aydınlık ve berrak tabiat insana ıssızlık hissi veriyor; sanki bahar mevsimin ilk günleri hüküm sürüyor. Daha aşağılarda ağaç siluetleri var. Yunus’tan bir dörtlük okudu: 

 

Karlı dağların başında 

Salkım salkım olan bulut

Saçın çözüp benim için 

Yaşın yaşın ağlar mısın

 

ve açıkladı. Yeni işime isteyerek başlamadığımı biliyordu. İma ederek yalnızlık zamanlarının başladığını, bizim de [ben kelimesini kullanmazdı] öyle, diyerek okuduğu şiirde Yunus’un aslında insanın yalnızlığını bir tabiat tablosuyla tasvir ettiğini o: “Gökyüzünden aşağıya doğru salkım salkım, küme küme bulutlara sesleniyor. Bulutların saçlarını çözmesi yağmur yağması anlamında. Ama o yağmur değil de kendisine, için için ağlamalarını istiyor. Halini anlayan, kendisi için dertlenecek kimse kalmamış adeta. Kimsesizlik, saf yalnızlık, yabancılık… had safhada, tabiatla ünsiyet kurmaya çalışıyor. Bu halde başını gökyüzüne çevirdiğinde sanki birdenbire bulutları görüyor. Onlardan bunu istiyor.”  Aklımda kalanlar bunlar. Akşam namazı için Çemberlitaş’taki camiye giderken yolda, Adnan Başdemir, İlhan Akıncı’yı gördük. Yanlarındaki kişi kendisini, Aziz Torun olarak tanıttı. Daha sonra Kadir Mısıroğlu’nu gördük. Yürüyerek Şehzadebaşı’na partiye gittik. Eve dönüşte yol boyu, Yunus’un şiiri hakkındaki yorumlarını düşündüm. Eve gelince Yunus Emrekitabındaki[3] bu şiirin geçtiği bölümü tekrar okudum. 

***

Yukarıda bahsettiğim kahvehanede anlattıkları zihnen beni bırakmadı, zaman zaman da yokladı. Söylediklerini harfi harfine, tamamen hatırlayamasam da oradan kalan hisler belli belirsiz Üstad’a ve kendime bakışıma eşlik etti. O zamanlar gençliğim bunu bütünüyle kavramaktan uzaktı. “Saf yalnızlık”, “kimsesizlik” benim yaşımdaki biri için henüz bütün açıklığıyla içten duyumsanacak bir his değildi. O çağ insana arkadaşlarının, etrafındakilerin ve tüm insan ilişkilerinin âdeta ebedi olduğunu telkin eden bir çağ. Tecrübeler, tecrübeleri hazmediş süreci derken bunu ben ancak çok çok sonraları anlayabildim. Yunus’un şiirinin dile geldiği zamandan yaklaşık 1,5 yıl sonra, tekrar Diriliş’te işe başladığım sıralarda bu şiirin anlamıyla örtüşen başka bir şiiri de ilk defa Abdullah Öztemiz Hacıtahiroğlu’ndan duydum. Abdullah Bey ziyaretinde, Zâtî’den aşağıdaki beytini âdeta temsili olarak, ellerini yukarı kaldırıp avuç içlerini buluttan yağmur gelmesi gibi yere doğru ritmik hareketlerle havada gezdirerek, sonunda dökülen yağmurları mevtanın üzerinde boylu boyunca gezdirir gibi yaparak okudu.

Şu denli bî-kes olmuştur ki Zâtî ölicek anı

Bulutlar su koyup bârân yuyup yeller götürmüş

 

Yunus’a nazaran Zâtî, yalnızlığını ya da kimsesizliğini ölümünden sonraya da taşımaktadır. Yunus tabiatta ararken, haline tabiattan bir mukabele isterken ve böyle bir ümit içindeyken Zâtî bunu ölümden sonrası için de hayal etmektedir. Hatta çizdiği tablo öyledir ki yaşarkenki yalnızlığının dehşetini de bize hissettirir. O kadar kimsesizdir ki ölümüyle de bunun devam edeceğini hayal eder. Kahvehanedeki resim gibi o, ikinci mısraında bütün bir tabloyu o yedi kelimeyle anlatır. Öldükten sonra ne yıkayıcısı vardır ne de onu kabre taşıyacak omuzlar. Şair kudreti onu öyle hayal eder ki bizi metafizik bir dekorun içine sokar: O bulutların gönderdiği yağmur suları ile yıkanır ve kabrine de onu rüzgârlar götürür. Hayattaki kimsesizliğini (insansızlığı) ölümüyle de yaşar. Ancak öldükten sonradır ki ilâhi lütfa mazhar olacağı ümidini muhteşem bir anlatım ve hayal gücüyle resmeder. Şairin kendi eliyle resmettiği bu tablonun görkemi onun yaşarkenki kimsesizliğine âdeta manevi bir ödül gibi tecelli eder, sanki ilâhi bir şölene dönüşür. Asıl önemlisi de bu değil midir?

 

Yunus’tan yaklaşık 200 yılı aşkın bir zaman sonra Abdullah Bey’in dilinden divan şairi Zâtî’nin söyledikleri bana o ramazan akşamını ve kahvehanedeki resmi, Üstad’ın dilinden Yunus’un dörtlüğünü okuyuşunu hatırlattı. Sanatın benim nezdimde en güzel taraflarından biri daima kesintisiz devam etmesi, bir metni ondan çok başka bir şekilde söylenmiş başka bir metinle vuzuha kavuşturmak olmuştur. Bir metnin ışığını zamanları aşarak bir başka metne tutması da diyebiliriz. Hem onu hem de kendisini aydınlatması ya da en doğru ifadeyle birbirini karşılıklı aydınlatmaları.

 

Daha sonraları bu kahvehaneye birkaç sefer gittim. Bu yazıyı hazırlarken, o kahvehaneyi yerinde kalmayacağını bile bile görmek istedim. Çemberlitaş’taki büyük pasajın sağından, Köprülü Mehmed Paşa Medresesi Sokağı’na girdim. Sokağa girdiğimde uzun süredir bu sokaktan geçmediğimi fark ettim. Bildik yerlerin hepsi değişmiş, binalar yerinde kalmakla birlikte yeni yeni görünümlerde işyerleri açılmıştı. Kahvehanenin yerini 30 yıl sonra zar zor tespit edebildim. Ama emin olmak için etrafta biraz yaşlıca birini aradım: En azından dükkân sahibi birini. Etrafıma bakınırken dikkat çekmiş olmalıyım ki biri “Abi bir yer mi arıyorsun?” diye seslendi. Ben de “yıllar önce geldiğim, duvarında yekpare resim olan bir kahvehane vardı, elbette yerine bir şey açılmıştır fakat yeri neresiydi emin olmak için bakınıyor, soracak birini arıyorum.” dedim. İşte şurasıydı diyerek şarküteri benzeri yeri işaret etti. Ben de orası olabileceğini düşünmüş ama emin olamamıştım. Ama birdenbire yüksek bir emniyetle söylemesi de beni şaşırttı. Benden gençti. Demek ki yakın zamana kadar kalmış diye düşündüm. Anlamış olmalı ki “Abi” dedi “ben çocukluğumdan 1989’dan beri buradayım. Dağlar, daha aşağılarda bir dere akan resim değil mi sorduğun?” dedi. “Evet” dedim. Birinden “… Amca” diye bahsederek “orada devamlı otururdu, bazen buraya uğrar” dedi. Artık emin olmuştum. 

 

Yıllar sonra hem Yunus’un şiirini hem de o Ramazan gecesini tekrar düşündüm. Üstat, o resme bakarak Yunus’un şiirini hatırlamış, yalnızlığı karlı dağların tepelerindeki bulutlara bakarak alelade sayılabilecek bir resimde görmüş ve göstermişti. O zaman 59 yaşında idi. Hayatının hasılasının hissedildiği bir yaş. Yapmayı istedikleri olsa da yapılacakların büyük bölümü yapılmış. Artık geriye dönüp bakılan zamanlar kendisini yer yer duyurmaya başlamıştır. O sıralar bu hisleri besleyen, onu bu psikolojiye sevk eden şeyler de vardı. Mesela parti sebebiyle gösterilen boykot, memleket meselelerinde, ekonomik durumda az da olsa ümit edilen bir iyileşmenin görülmeyişi gibi.  Bunu o gece o sıralar 29 yaşındaki bir gencin anlaması oldukça zor. Anlasa bile hissetmesi zor. Şimdi onu anlamakla kalmıyor yaşıyorum da. Çünkü her insanın evre evre vaktinde bildiklerini ve anlamaya çalıştıklarını varoluşunda bütünüyle hissedeceği zamanları var. Bir anda zuhur eden ışıkla her şeyin bütünüyle aydınlandığı anlar. Zaten öyle değil mi edebiyat ve sanatın yüzyıllar öncesinden dile getirdiği hakikatleri daima geriden gelerek hakkıyla anlayabiliyoruz. 

 

“Yalnızlık” bahsine biraz daha değinmek istiyorum. Burada “yalnızlık”la ifade edilecek hâli iki şekilde almak daha doğru geliyor bana. İlki bir sanatçının, fikir adamının dünyayı idrak edişinin eşsizliği, tekliği anlamında. Yani sanatçı-düşünürün yaşadığı çağın umumi temayüllerinin dışında kendi dünyasının biricikliği içinde hayatını sürdürmesi. Fildişi kule diye de tanımlayanlar var. Yani onun kendi dünyasının sınırlarına çekilmesi, kendi dışındaki dünya ile irtibatını koparması ya da en azında bu irtibatı asgari düzeye çekmesi hali. Bu tutumun Batılı yazarlarda örnekleri oldukça fazla. Salinger, Faulkner, Roger Martin du Gard, Leopardi, Lamartine… ilk aklıma gelen isimler. Toplumdan kaçış, bilinmeyen, gözden ırak diyarlara gidiş, âdeta kendini bilinmezliğe kalbetme şeklinde tezahür eden bu yalnızlıkların bir kısmının sebebi psikolojik bir kısmı da büyük buhran/savaş dönemlerinde sanatçı ve düşünürlerin tutumu olarak ortaya çıkıyor. Üstad’ın böyle bir hali yoktu. Yaşayış olarak bir fildişi kulesi yoktu. O tamamen halkın içinde, tramvayda, belediye otobüsünde, çarşıda, pazarda tam anlamıyla toplumla iç içe, fakat sınırlara azami ihtimam göstererek yaşıyordu. Onun yalnızlığının temel sebebi, ideal sahibi olmasıydı. İdeali doğrultusunda fikirlerini Diriliş dergisiyle, eserleriyle, parti konuşmaları yoluyla paylaşıyor, dert edinerek, azimle faaliyetler düşünüyor ve tatbik ediyordu. Tek muhatabı ruhlara sinmemiş fakat varmış gibi gözüken yüzeysel ilgilerdi. Çoğu onu bir kartvizit ya da rozet olarak görüyordu. Onlar için Diriliş daima yakalarında takacakları bir rozet de değildi. Gerekli yerlerde gösterecekleri bir meta idi. İlgimiz var, ilişkimiz var cinsinden bir tutum. Bir parti konferansında geniş açıyla çekilmiş, dinleyicilerin çoğunluğunu gösteren bir fotoğrafı hiç unutmuyorum. Dinleyiciler fotoğraf çekildiğini anlamış olmalılar ki dikkat çekici bir tarzda bir elleriyle yüzünü kapatmışlardı. 

Bir de parti, teşkilatlanma meselesi var. Gelenlerin, gelmeye devam edenlerin her birinin memleketi vardı. Yaz tatillerinde gidiyorlar bazen de memleketten bir arkadaşıyla çıkıp geliyorlardı. Onların her birine memleketlerinde parti şubesini açmalarını mütemadiyen söyleyip durdu. Birçoğunun sûretâ gayretleri bile olmadı. Bazıları da birkaç kez teklif edilen bu görevi ya inanmadıklarından ya da yerine getiremeyeceklerinden ar edip gelmeyi kestiler. Şimdi bana birçoğu “Kurulsaydı ne olacaktı?” diye sorabilir. Ben de onlara şu soruyla cevap vermek isterim: “Bunu nereden bilebilirsiniz ki?” Sorularımı şu sorularla çoğaltmak da mümkün: “Yapılan/yaptığınız her işte başarılı mı oluyorsunuz? Ya da “Diyelim tecrübe edildi ve olmadı, tecrübelerin hayatta hiç kıymeti yok mu?” Belki bu tecrübeden yeni bir doğuş gerçekleşir, nereden bilebiliriz. Velhasıl ne Üstad’dan müstağni olabildiler ne de… Bu satırlardan anlaşılması gereken yegâne şey de şudur: Özeleştiri yapmak. Yoksa nasıl günlerimizi geliştirebilir, zamanlarımızı verime dönüştürebiliriz? Ya da başka başka şekillerde ortaya çıkan olanı biteni eleştirme ve şikâyet etme hakkını kendimizde nasıl bulabiliriz? 

Üstat bu anlamda yalnızdı. Bu yalnızlığı faaliyetleriyle gidermeye çalıştığını zaman zaman düşünürüm. O sıralar Kadıköy Mühürdar'da oturuyor, akşamları kahveye çıkıyordu. Asya ve Evrensel kıraathanesinden birini duruma göre seçiyordu. Orada toplanıyorduk. Her akşam gidemezdik. Ama daimi müntesibi Turgut Bey’di. O da bekârdı. Rahatça konuşabildiği belki de tek kişiydi. Turgut Bey’in mizacı gereği esprileri Üstad’da karşılık bulur, cevabi espri bir başkasını ortaya çıkarırdı. O’nun defnedildiği (Haziran 1994) gün yine kahvedeydik. “Yalnızlığımız gitgide katmerleşiyor” demişti. Sonraki yıllar galiba 2000’lerin hemen başında “Bizim kuşak beni yalnız bıraktı.” cümlesini, gelen misafirlere bir değerlendirme esnasında söylemişti. Bana hep şöyle gelir: O hayal ettiği, idealine ses verecek çevreyi daima arayarak ömrünü tamamladı. 

(Devam edecek)

 


[1] Cümlenin tamamı şöyle: “İnsanlardaki Tanrı anlayışı ceplerinde taşıdıkları çakıya benzer. İnsanın bir çakısı olsun da kullanmak istemesin olacak şey mi?” Sevgili okurlar burada “Tanrı” kelimesi yerine “kardeşlik” ya da bir şeyin söylemini yapıp fakat ruhuna sahip ve vakıf olmayan kişileri de koyabilirsiniz.
[2] Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Abdullah Efendi’nin Rüyaları hikâyesi. Özetle dünyayı kendi evi hissetmeyen uzun mülahazaların sahibi Abdullah Efendi.
[3] Yunus Emre kitabında alıntılanan bu dörtlüğün akabinde şunlar yazıyor: “Beytinde olduğu gibi, bir yandan tabiatın ihtişamı ve parlak çizgisi, öte yandan bulutlardan bile kendisine ağlamasını isteyen bir iç yalnızlık. Ama tabiat ağlamaz. Nefse cevap verse de, daha doğrusu nefsi kamçılasa da, ruha cevap vermez. Arada bir perde vardır, delinemeyen bir zar vardır. İnsan, tabiat içinde ona yabancı, dolaşır durur.” (Yunus Emre, Diriliş Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 1974, s. 43)

Editörün Seçtikleri