90’lı yıllar dönemini Türkiye için, S. Zweig’den ödünç aldığım bir ifadeyle, Anadolu yıldızının parladığı bir dönem olarak gördüğümü, ve bu yıldızın sonraki on-yıllar boyunca da parlaklığını önemli ölçüde muhafaza etmiş olduğunu vurgulamak istiyorum. Düşünce ve gözlemlerimi yeterince güzel bir biçimde cümlelere dökebilecek miyim emin değilim, ama kısaca vurgulayayım. Kanaatimizce, her kula, topluluğa ve toprağa yıldızının parlaması lütfûnun bahşedildiği bir an (ya da bir dönem) bulunur; kıymeti bilinir ve gereğince bir tutum sergilenirse yıldız daha da parlar, yol gösterici olmaya başlar. Anadolu, yüzyılı aşkın bir dönem boyunca iltica talep edenlere kapısını aralık tutmuştur; bu ilticagâh olma niteliğinin Anadolu toprağına (Türkiye’ye) bereket celbettiğini ve yıldızına parlaklık kattığını düşünmüşüzdür hep; Bosna (1992-95) ve Gazze (2023 – hâlen devam ediyor) ilgisinin ise bu parlaklık potansiyelini daha da kesifleştirdiğini.
‘90’lı yıllar’ tabirinin bize hemen hatırlattığı büyük gelişmelerin başında, aramızdaki inanç bağı olan Bosnalıların, maruz kaldıkları büyük Sırp baskı ve zulmü karşısındaki muhteşem direnişi gelir; bu savaşı unutulmaz kılan şeylerin birisi ise, birçok başka Müslüman ülke toplumu gibi Türk toplumunun da olay karşısında duyarlılığını zirveye taşımış olduğudur. Bir başka gelişme ise, bölgeyi de etkileyecek sonuçlarının yansımaları sonraki on-yıllara yayılacak olan, Kuveyt’i işgal etmesini ardından Irak silahlı güçlerinin ve askerî kritik tesis ve altyapısının ABD liderliğindeki güçler tarafından büyük ölçüde imha edilmesidir (1991); (Irak daha sonra 2003 yılında ABD liderliğindeki Batılı güçler koalisyonu tarafından işgal edilecektir). 90’lı yıllar döneminin daha büyük diğer büyük uluslararası olay ise Sovyet Sosyalist (Demir Perde) blokunun dağılması ve sonrası dönemde blok içindeki Türkî cumhuriyetlerin kendi bağımsızlık süreçlerini başlatmış oluşlarıdır. 90’ların bu çalkantılı ortamına damgasını vuran motto ise, bir tutum farklılaşması sürecine işaret olarak Türk cininin şişeden çıkmakta olduğunun sinyalini veren, ‘Adriyatik’ten Çin Denizi’ne ifadesidir. Türk siyasetçilerin ağızlarını büzüşlerinden, ‘Ömer’ diyecekleri anlaşılmıştı.
Üzerinde özel olarak durmak istediğimiz bir konu ise, dindar çevrelerin 90’lı yıllarda Müslüman bilinç ve ruhunun engellenemez bir işlevi olan ‘iyilik’ duygusunun tecelligâhı olarak keşfetmiş olduğu ‘sivil toplum’ girişimlerinin, o iyilik dünyasının yıldızları olarak parlamış olması olayıdır. Zaten 90’lar, dindar kesimlerin temsilcilerinin talepkâr seslerinin siyasal platformlarda olduğu gibi sosyal ortamlarda da yankı bulduğu yıllardır. Yetmiş yaşına ermiş olan yeni siyasal rejimiyle Türkiye’de, arada bir gerilmeler olsa da normalleşme sürecinde epeyce yol katedilmiş gibidir; belki de kalmış görünen son bir 28 Şubat dönemecidir. (2016’nın ’15 Temmuz’u ise, darbe olmanın ötesinde, bir ‘ihanet’ örgüsüne dayanan bir başka kategoridir.)
Türkiye’nin, örneğin 2023 yılı şubatında Kahramanmaraş merkezli yaşanmış olan ve çok sayıda il sınırlarını kapsayan ve ağır can kayıpları ve yıkıma yol açan depremin yaralarını 3 yıl gibi çok kısa sayılabilecek bir süre içerisinde büyük ölçüde sarabilmesi ve yıkılan şehirleri yeniden inşa ve imar güç ve iradesini gösterilebilmiş olması sıradan bir olay ve durum değildir. Hem deprem sırasında ve hem de depremle birlikte başlayan aktivitelerde kamunun yanı sıra yer almış olan sivil yardım insiyatiflerinin deprem bölgesindeki bulunuşlarını bölgedeki normalleşme süreci boyunca sürdürmüş olmaları, bin yıldır Anadolu toprağına ruh üfleyen inançtan beslenen iyilik potansiyelinin çıtasının ne kadar yüksekte tutulmakta olduğunu göstermiştir.
Türkiye 80’li yılların ikinci yarısında başlamış olan ve giderek 90’lı yıllarda sistematik saldırılarla ciddiyeti ve büyüklüğü görülmüş ve 40 yıla yakın bir süre devam edecek olan ‘PKK terörü’ ile tanışır. Türkiye’nin 80 öncesinde yaşamış olduğu şey, mahiyeti farklı olan ‘anarşi’ idi. Şimdi (90’lı yıllarda) ise, çok katmanlı bir yaklaşım çerçevesinde değerlendirip mücadele etmesi gereken bir problemle karşı karşıya olduğu anlaşılmıştı. Problemle baş edilmeyi zorlaştıran önde gelen sebeplerden biri ise, yabancı istihbarat birimlerinin de bir aktör olarak işin içinde olmalarıydı; yani konunun derin bir dış bağlantı ayağı vardı. Bu arada, PKK terörüyle on yıllar boyunca “dağda bayırda, çatkta ve batakta, her zaman ve her yerde” ve ‘her şekilde’ mücadele verirken Türk ordusunun büyük bir tecrübe, dinamizm ve kabiliyet edinmiş olduğunun; ve bu tecrübe, dinamizm ve kabiliyetin onu çok kıskanılan değerli bir düzeye yükseltmiş olduğunun da altı çizilmelidir.
Ve tabii, neresinden tutsak elimizde kalacak olan 28 Şubat (1997) tiyatrosu. Kimin hangi akılla ve ne adına nasıl sahiplendiği anlaşılamaz sürreal bir tiyatro. Gelecek için bir siyaset dersi olarak kısaca da olsa üzerinde durmak iyi olabilir.
Görüldüğü gibi 90’lı yıllar değerlendirmesi için detaylandırabileceğimiz alt konu başlık sayısı, tümü de İnsicam’ın bu sayısında yer verilemeyecek kadar fazla; dolayısıyla bu bölümde yalnızca dört alt başlığa yer verip diğerlerini sonraki sayıda yer alacak bölüm için bırakmak doğru olacaktır.
90’lı Yıllarda Bosnalıydık
İslâm’ı hayatlarının tümünü kuşatan ve anlamlandıran güneşi olarak gören çevreler için 90’ların uluslararası olayı tabii ki Bosnalı Müslümanların Sırp zulmü karşısında sergilemiş oldukları muhteşem direnişti (1992-1995). Kendisini soykırım uygulamaları biçimimde ortaya koyan zulüm karşısındaki bilinçli direnişin Türkiye’deki İslâmî duyarlığa sahip yapının kendisine olan güvenini artırıcı bir katkı yapmış olduğuna da kuşku yoktur. Çünkü, bu yapı içinde yer alanların her birisi, Müslüman Türk’ün Bosnalı Müslümanların durumuna duyarsız olmadığını ve bu duyarlığını kendi içinde alevlendirerek en sıkı bir biçimde sergilemekten geri durmadığını görmüştür. Kanaatimce bunun, Avrupa ülkelerinin ve ABD intelijansiyasının Türkiye üzerine olan kanaatlerini değiştirici bir etkisi de olmuştur; bölgenin devi olmaya aday bir ülkenin aslî unsurları tarihlerinin ve fıtratlarının beslediği harlı bir ateşle uyanmış ve atmosferi elektriklendirmiştir. Zaten, Demirperde sisteminin çöküşü sonrasında Türk siyasî liderlerin dillendirdiği o söylem Türk toplumunda açığa çıkmış o Bosna hassasiyetinin de bir yansıması değil miydi: “Adriyatik’ten Çin Denizi’ne”!

Bosna Savaşı’nın Türkiye’deki Müslüman toplum üzerindeki dolaylı etkisi ise, Bosnalı Müslümanlar için olan önlenemez yardım duyarlığının Türkiye’deki sivil toplum yapılanmasını motive ediş şeklindeki katkısıdır. Türkiye’deki Müslüman topluluklar Seksenli yıllarda fazlasıyla benimsedikleri ‘dışa açılma’ konseptinin de bir yansıması olan desteklerini hissettirmek üzere bir şekilde ve aslındaysa her şekilde, bugün Gazze’de hâlâ sürmekte olan Siyonist katliamını aratmayacak soykırımcı Sırp askerleri ve çetelerinin kuşatması altındaki Bosna’ya uzanmanın çarelerini ve sınırlarını zorlamış ve Bosna direnişinin aynı zamanda kendi direnişleri olduğu hissini yaşamış ve yaşatmışlardır.
Bosna savaşı[1] Türk halkına Bosnalılarla acıyı paylaşma deneyimi fırsatı vermiştir; ve Anadolu ruhu bu fırsatı yardım ve destek için her yola başvuran bir sancıya dönüştürürken hesapsız olduğunu göstermiştir. Bereketli Anadolu duyarlığı acı paylaşımı ve yardım çabasında iki coğrafya parçasındaki insanlar söz konusu olduğunda hesapsız olacağını ve sınır tanımayacağını göstermiştir: Bosna ve Gazze.
Bir not daha düşmek gerekir: kendi köklerinin sâfiyetiyle beslenen Anadolu irfanı, Bosna için duyarlık meşalesini yakarken ‘Türkiye’nin savunması ya da güvenliği Balkanlar’da başlar’ filan gibi, ‘hesap’ kokan, ucuz, okumuş adam jeopolitik klişeleriyle meşgul de değildir; zaten saf yardım ve destek niyet ve çabasının bereket celbedişi de bu sayededir. Anadolu’nun bereket kaynağı olmasının temelindeki sır ise, en az bir yüz elli yıldır bu yurdun Balkanlardan, Kafkaslardan ve Ortadoğu coğrafyasından olduğu kadar uzaktaki Afganistan ve Afrika topraklarından az ya da çok muhacire kapısını hep açık tutmuş olmasıdır.
Yardım Duygusu ve Sivil Toplumun Meydan Alışı
Bana 90’lı yılları en çok hangi ana gelişme ya da durum ile özdeşleştirirsin diye sorulsa, önde gelen cevap alternatiflerinden birisi olarak, ‘dindar çevrelerin kendilerini en doğru ve etkili ifade aracı olarak yardımı ve yardım amaçlı sivil toplum örgütlenmesini keşfedip ona odaklanmış oluşları’ cevabını seçerdim. Serbestliğin görece olarak artmakta olduğu hissedilen 90’lı yıllar Türkiye ortamında iyiliğin dönüştürücü gücü olarak ‘yardım’ motifi, bu toplumun inanç genlerinde bulunan bir öz olarak, engellenemez bir biçimde harekete geçmiş gibidir.
İlk 90’lı yıllarla yeni sınırları test etmekten geri durmayan yardım odaklı sivil inisiyatif oluşumu 1992-1995 Bosna Savaşı sırasında yardım götürme çabasını ileri boyutlara taşır; Türk kamuoyunun bu savaş sırasında sergilediği duyarlık bunun gerçekleştirilmesinde önemli bir rol oynamıştır. Yetmiş yaşına ulaşmış ve kendi içinde bulanık akan suları da durulmuş durumdaki yeni siyasal rejim için ülkedeki dindar yapının ‘tehdit’ olarak algılanmasının artık gülünç bir yaklaşım olduğu kanaatının yaygınlaştığı bir vasatta, büyük ve ‘millî’ bir sosyal sarsıntı olarak hissedilen 1999 İzmit (Gölcük) Depremi’yle birlikte, dönüştürücü güç olarak bu büyük sivil potansiyel, dost düşman her çevreye zࣙâhir olur[2].
Burada, konuyla ilgili bir kavram olarak ‘vicdan’ kelimesini modern sözlüklerin tam açıklayıp ifade edebildiklerini düşünmüyorum; çünkü, bugünkü modern, batıcı ve laik Türk bakışı ve anlayışı içinde yer almış olan şekliyle bu kavram, kullanıldığı kapsam itibariyle, kavramın dinî kökenini bir tarafa koymuş olan aydınlanmacı modern Batı düşüncesi atmosferinde geliştirilmiş versiyonu olarak tevarüs edilmiş olmalıdır. Açıkça görmüş olduğumuz şey, Avrupalı efendilerin Afrika ve Asya’daki, zulmün her türünü en keskin boyutlarıyla içeren sömürgecilik uygulama ve operasyonlarına tanık olduğunda, modern Batı düşüncesi öncülerinin ve Avrupalı entelektüel temsilcilerin iç kanamalar geçirmek yerine, o tanık oldukları tahammülü ve anlatılması zor zulümleri ‘beyaz adamın yükü’[3] diye tanımlayarak ‘vicdan’larını rahatlatabilmiş olduğuydu; onların zihin dünyasında yer alan, işte öylesi sahte, içi boşaltılmış bir ‘vicdan’ kavramıydı.
İzmit Depremi’nde 28 Şubat darbecisi (1997) baskıcı resmî otoritelerin, tanık oldukları bu yumuşak güç (sivil yardım inisiyatifi) için şükretmek yerine dehşete kapılmış gibi gard yükselten pozisyon alışları anlaşılmaz tuhaf bir fotoğraf vermişti. Sebep tahmin edilebiliyordu: onlar, kendi tekellerinde olduğunu sandıkları devlet güç ve otoritesi hükmü altında olan yardım tekelini sivil girişimlere kaptırmak, dolayısıyla onlara zemin kaptırmak istemiyorlardı; referansları dinî ve İslâmî olan çevrelerin kontrolündeki kuruluşların toplum üzerinde etkinlik kazanmasından ise özellikle endişe duyuyorlardı. Ama nafileydi; kader hükmünü gerçekleştirmiş Türk sivil toplumu İzmit Depremi ile rüştünü ispat etmişti; “Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar var”dı[4]. (Nitekim Türkiye, 1999 İzmit (Gölcük) Depremi’nde görmüş olduğu vicdanî iyiliğin kapsayıcılığını, derinliğini ve gücünü 2023 Kahraman Maraş Depremleri’nde daha da gelişmiş olarak görecekti; üstelik bu sefer, kamu insiyatifi de sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte, hem koordinasyon rolüyle ve hem de emrindeki devasa yardım kuruluşu vasıtasıyla bu büyük afetin sonuçlarıyla yüzleşmede ve yaraların sarılmasında ciddi biçimde yer alacaktı.) Apaçık ortadaydı, Türkiye yepyeni bir profille ayaktaydı. Belki, harekete geçmiş olan bu kapsayıcı yumuşak gücün sınırlayıcı bir tarzda merkezî bir kontrol altına alınması fikir ve girişimini gözden geçirmek faydalı olabilirdi. Çünkü bu tür faaliyetlerin gerçekten de sivil kalması gerektiğini, devlet otoritesi kontrol ve yönlendirmesinde çok da yeşeremediğini, yeşerse bile veriminin az olduğunu hep görmüştük. Bugün Uganda’dan Myanmar’a, Kosova’dan Mezar-ı Şerif’e uzanan ilgi hâlesini oluşturabilmiş ve bu büyük ilgiyi taşıyabilecek bir birikim edinmiş mevcut Türk sivil toplumu ve inisiyatifinin, Türkiye’nin ‘Afrika Açılımı’ girişiminin ete kemiğe kavuşturulmasında da katkısının büyük olacağı açıktır.
İyiliğin ‘vicdan’la ciddi bir şekilde ilişkili olduğunu belirtmekte yanlış bir şey yok; ve vicdanı, yüce yaratıcının bir bağış olarak, insan yaratılışı (fıtratı) içerisinde iyiyi kötüden ayırtettiren sezgiyi mümkün kılan bir meleke olarak bahşettiğini düşünmenin de. Dolayısıyla, vicdanın ilâhî bir boyutu ve derinliği bulunmaktadır ve kalple irtibatlı bir olgudur; zihinsel boyut onun gerçekleştiriliş şekli ve tarzıyla ilgilidir. Ve tabii, ‘iyilik’ odaklı zuhur etmiş sivil toplum organizasyonlarının yönetici ve temsilcileri, iyilik duygusunu vicdanın harekete geçirdiği gerçeğinin farkında ve bilincindedir. Dolayısıyla ve doğal olarak, muhatap oldukları kişi ve toplumla empati oluşturabilme kabiliyetleri dolayısıyla sivil girişimlerin kamu örgütlenmeleri aracılığıyla olana göre çok daha etkin olabildikleri durumu defalarca tanık olunmuş bir gerçekliktir. Altını çizmek istediğimiz sonuç ifadesi ise, yardım amaçlı faaliyetlerde asıl olanın sivil toplum organizasyonları olduğudur; kamu iradesinin daha çok koordinasyon, yönlendirme konumunda kalarak verimliliğin artırılmasını mümkün kılması tabii ki önemli bir husustur. Kamu otoritesinin büyü katkısı ise hem iç ve hem de dış yardım faaliyetlerinde (yardımın tedariğinden çok ulaştırılmasında ve bunun yeterince hızlı yapılabilmesinde) izin, vize ve benzeri konulardaki desteğiyle olabilir.
Ve ‘iyilik’, her gün daha da derinleşen ve kollara açılan büyük bir mecradır. Belki dikkatli olunması gereken bir husus; her niceliksel büyümenin kendi bozulma potansiyelini de büyütecek olduğudur; her niceliksel büyüme ve örgütlenme güce dönüşme ve kullanışlı olma özelliği taşır, iyilik motivasyonlu ve eksenli de olsa sivil toplum örgütlenmesi de bu özelliklerin amacı bulandıran etkilerinden muaf olamaz. Çok değerli olan sâfiyet de öyle değil midir; dolayısıyla üzerine titizlenme gerekir.
Sovyet Bloku Çökünce (1991)
Türkiye için kartları ve oyun plânını gözden geçirme imkânı doğar; ‘dışa açılma’ya karar vermiştik bir kere, bu bağlamda yeni ve özlenen adımları atmanın tam da zamanıdır.
Daha önce, 1973 Petrol ambargosu ve Türkiye’nin 1974 Kıbrıs müdahalesi sonucu karşılaşmış olduğu ABD silah ambargosu karşısında konjonktürün zorlaması sonucu, Ortadoğu’daki İslâm ülkelerine yönelmek zorunda kalındığında Türkiye siyasetine yön verenler, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklal Savaşı sonrası yıllarıyla irtibatlı olarak Ortadoğu’daki Arap ülkelerine karşı zihinlerde önyargılar olarak oluşmuş olan bariyerleri önemli ölçüde yıkmış durumdaydılar ve dolayısıyla ilişkilerde umut verici bazı mecralar zuhur etmiş durumdaydı. Sonuç olarak da Türkiye’nin özelde Ortadoğu’daki Arap ülkelerine ve genelde İslâm dünyasını oluşturan ülkelere karşı olan dış politikası önemli ölçüde revize edilmiş, belli yakınlaşmalar sağlanmış ve Batı’ya dönük ve sâdık tek yönlü dış politika tutumu belli ölçüde daha doğru ve tutarlı çok katmanlı bir tutuma çekilir olmuştu. Aslında bu gözden geçirme ve tutum revize süreci yaklaşık bir yirmi yıldır, hemen tüm alanlarda sınırlı ölçüde de olsa devam ediyordu. Bu çerçevede söylenebilecek olan şey, daha önce de vurgulamış olduğumuz gibi, Türk iç politikası ve sosyal yapı açısından, Kemalizm ve Laiklik anlayışları da kendi kabuğunu çatlatmak, bir diğer deyişle deri değiştirmek isteyen bir yaklaşım sergilemekteydi. İşte böyle bir vasatta, Sovyet Sosyalist sisteminin çöküşü[5] Türk dış politikası için, özellikle Türk dünyasıyla ilişkiler açısından eşsiz bir imkân ve zemin doğurur ve Türkiye bu imkânı değerlendirici girişimlerde bulunmakta gecikmez. Ama tabii ki bu, her boyutuyla iniş ve çıkışları olabilecek, titizlikle yürütülmesi gerekli olan ve on yıllar içinde sonuçları devşirilebilecek bir süreçti.

İlk adımlarda Türkiye’nin bir ‘ağabey’ ülke rolü oynamak istiyor gibi görünmesinin sıcak karşılanmış olduğunu söylemek zordur; muhatap kim olursa olsun, olay bir ‘dış ilişkiler’ işiydi ve orada ‘ağabeylik’ statüsüne yer olamazdı. Dahası, karşıda hâlen, münfesih de olsa KGB kökenli yöneticilerin olduğu ve bağımsızlık adımları konusunda tereddütleri olan bir ülkeler grubu vardı. Ayrıca, Sovyet Bloku’nun (nam-ı diğer ‘demir perde’) çözülüşü sonrasındaki on yıl boyunca bir zâfiyet yaşamış olsa da Rusya yavaş yavaş yeniden imparatorluk reflekslerine geri dönecek ve Türkistan’a yeniden ‘arka bahçe’ olarak bakma iştahını tazeleyecekti.
Yalnızca coğrafî anlamda değil siyasî duruş itibariyle de en yakın görünen Azerbaycan’da bile bağımsızlık kazanma sürecinde ilerlemenin ihtiyatlı olması gerekiyordu; çünkü bağımsızlık arefesindeki bu ülkelerde hâlâ Rusça konuşuluyordu ve ciddî bir Rus nüfus vardı (özellikle Kazakistan’da). Zaman birçok sorunu çözecekti, çünkü kendisine dayanılan sağlam bir ortak kök vardı. Bugün bölgeye baktığımızda, ilişkilerde hâlâ gerçekleşmesi umut edilecek gelişmeler vardır, ama aslında bu gelişmeler o toplumların (belki bizim toplumumuzun da) kendi kök ve gelenekleriyle irtibatlarını zihinsel olarak sağlam bir biçimde algılayıp dünya tasavvurlarının ana belirleyicisi hâline getirmesi ile de çok yakından ilişkilidir.
Zoraki Darbenin İsmi: ‘28 Şubat’ (1997)
’28 Şubat’, burnu irtica kokusu almaya ayarlı hassasiyetin son sahne alışında sergilemiş olduğu vodvilin ismidir. 12 Eylül (1980) darbesi için gösterilen ana gerekçelerden birisi ‘irtica’nın Türkiye’nin genç cumhuriyeti (o sırada 60’ına merdiven dayamıştı) için büyük tehdit hâline gelmiş olduğu vurgusuydu; sonuçsa darbe kışkırtıcılığı yapan laikçi entelijansiya için hayal kırıklığıydı: hedef alınmış bir kesim olarak söz konusu takunyalı ‘mürteci’ kesim aleyhine bulunabilmiş olan şeylerin yalnızca bir tutam vehim olduğu anlaşılmıştı ve dolayısıyla 80 darbesinin asıl hedeflerinden birisi olan dindar kesime tehditkâr söylem eşliğinde bolca parmak sallanılmış ama kayda değer bir ceza faturası kesilememişti. Dolayısıyla, hayal kırıklığı içindeki laikçi entelijansiya tatmin olmamıştı; oynanacak son bir vodvil olmalıydı. Bu kez hedef, doğrudan ve yalnızca, siyasî özgüveni yükselmiş görünen dindar kesimdir.
Siyasî iddialarını daha yüksek perdeden seslendirir hâle getirmiş dindar topluluğun önde gelen siyasî temsilcisi olan ve o günlerdeki hükümetin koalisyon ortağı lideri olarak Başbakanlık görevinde bulunan Erbakan’ın ‘kanaat önderi’ ve ‘tarikat şeyhi’ olarak bilinen bazı kişilere Başbakanlık konutunda iftar yemeği vermesi[6] sivil ve asker kanatlarıyla darbeci kesime aranan bahaneyi sağlamıştır; bazı gazete ve kanallarda bu olay ‘Başbakanlıkta tarikat zirvesi’ etiketiyle yer alır. Ana akım medyanın plazalarda konu üzerinde değerlendirmeler yaparak ‘zinde kuvvetler’e çağrıda bulunuşu, Türk medyasının algı oluşturmada can-siparâne görev yapan büyük bölümünün zavallılığını sergileyen bir fotoğraf olarak akıllarda kalacaktır. Böylece, 12 Eylül 80 Darbesi’nin tamamlayıcı bir halkası gibi tasarlanmış olan ’28 Şubat’ (1997) post-modern darbe tiyatrosunun sahnelenmesi mâkûl bir gerekçeye (her ne kadar darbeci kültürün aktörleri geleneksel olarak böyle bir gerekçeye ihtiyaç duymuyorsa da) dayandırılarak sahnelenmişti. ‘Bir kısım medya’nın yanı sıra bürokrasinin de bu tiyatroda rol alması sağlanmış ve çevik bir generalin de orkestra şefliğinde o tek perdelik muhteşem ‘sezon finali’ icra edilmişti.
Başlangıçtaki güçlü söylemi, etkilerinin ‘bin yıl’ değilse de uzun sürecekmiş olduğu izlenimi vermiş olsa da dindar kesimin öncü aktörleri oynanan siyaset oyununda ustalaşmış görünmektedir; gelen sert topu mahirane bir biçimde göğüslerinde yumuşatmışlar, ve sonrasında da direnişlerini mâğdurlar olarak avantajı önlenemez bir sürece dönüştürmüşlerdir; zaten küresel aktörler de darbeye alkış tutmuş değildiler. Darbeci üniformalı ekip ve sivil medya baronları Batı’nın resmi ve açık bir destek sergilememiş oluşu karşısında şaşkındılar. Oysaki aynı Batı 1960 ve 1980 askerî darbelerine resmen ve açık destek vermişti.
Ortaya çıkmış sonuç görüntü, ‘irtica tehdidi’ olarak tanımlanmış olan ‘laiklik karşıtı faaliyetler’inden dolayı hedef alınmış dindar kesimin genel olarak masumiyetlerinin yeniden tescilinden başka bir şey değildi. Dolayısıyla bu, dindar kesim temsilcilerinin daha atak davranabilmelerine yol açan bir durum olmuştur. Dolayısıyla, etkilerinin bin yıl sürmesinin hayal edildiği bu tek perdelik vodvilin icracıları tabii ki iddialarının altında kalmış ve bir kez daha dindar kesim, darbecilerin neredeyse komik olan iddiaları karşısında aklanmış ve yeni siyasî maçlar için meydanda yerini almıştı. Mamafih, dinî hassasiyetleriyle bilinen kesim mensup ve temsilcilerinin direnci darbeler karşısında güç kazanarak çıkmış olsa da, o eğilimin siyasî zeminlerdeki alanı genişledikçe ve o zeminlere daha fazla adapte (ve angaje) oldukça baskısı altında kaldığı dünyevîleşme karşısında direncini ve kimliğini ne ölçüde muhafaza edebileceği merak konusu olacaktır ve zaten bu kesim içinde yer alanlarda bu konuda ayak direyip direnmemesi gerektiği konusunda mütereddit kalınacaktır; çünkü ‘zamanın ruhu’ oldukça ayartıcı ve davetkâr görünmektedir. Bir Afrika atasözünden ilham alarak söyleyecek olursak, siyasetle sarmaş dolaş olduğumuzda giderek müzik değişecekti, müzik değişince hâliyle dans da değişecektir.
....
[1] Bosna Savaşı’nda, Boşnak Müslümanlar 60 bini aşkın şehit (yaklaşık olarak yarısı sivil) vermiştir.
[2] Bu dönüştürücü güce (isterseniz buna Türkiye’nin sahip olduğu büyük ve önemli bir ‘yumuşak güç’ olarak bakabilirsiniz) sahip olmanın mutluluğunu, daha büyük ve yine gerçekten millî bir afet olarak bakılabilecek olan 2023 Kahraman Maraş Depremleri ile yaşayacaktık.
[3] ‘Beyaz adamın yükü’: Emperyalist girişimlere destek veren bir şair olan Rudyard Kipling’in meşhur şiirinin başlığıdır (1899). Şiir, Filipin-Amerikan savaşını konu edinir ve ABD’yi Filipin halkı ve toprakları üzerindeki sömürge kontrolünü ele geçirmeye teşvik eder. Bu arada Filipinler 300 yılı aşkın bir zamandır İspanyol sömürgesi durumundadır. (Magellan’ın 1521’deki seyahati sırasında buraya gelmesi İspanyol sömürgeciliğinin burada başlamasının ilk adımını oluşturmuştur). ‘Beyaz adamın yükü’ deyimi, sömürge ülkelerinde Avrupalı sömürgeci güçlerin varlığını ve egemenliğini meşrulaştırıcı bir deyiştir ve özetle Avrupalı’nın sözde ‘medenîleştirici’ misyonuna atıfta bulunur.
[4] Sezai Karakoç’un ‘Ey Sevgili’ başlıklı şiirinin son satırlarından birisi.
[5] Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği, 25 Aralık 1991’de Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifası ve parlamentonun 26 Aralık 1991’de Sovyet Birliği’nin feshini onaylaması işle birlikte resmen çökmüştür.
[6] 11 Ocak 1997 tarihinde gerçekleşen bu iftar dolayısıyla medyada, böyle bir şeyin Cumhuriyet tarihinde ilk kez vuku bulduğu yorumları yer alır.