Deneme

Eşref-i Mahlûkat vs. Homo Sapiens

Klasik dönemden bize kalan izler, hatıralar, mimari yapılar halifelik makamının ne derecede sahiplenildiğini ve buna uygun hareket edildiğini gösterir. Hayvanlara hizmet için kurulan vakıflar, çeşitli camilerin duvarlarına inşa edilen kuş evleri, hayvanlar nasiplensin diye oluşturulmuş su havuzları ve yalaklar medeniyetimizin hasbîliğinin ve hassaten halifeliğin ne kadar içselleştirildiğinin yansımalarıdır.

 “dilce susup

bedence konuşulan bir çağda

biliyorum kolay anlaşılmayacak”

Ülkemizde son zamanlarda gündemden bir türlü düşmeyen/düşürülmeyen “sokak hayvanları” meselesi; ilk bakışta bir halk sağlığı, hayvan refahı yahut şehir planlaması problemi gibi görünüyor. Fakat esasında, meselenin derininde çok daha kritik bir tartışma var: “İnsanın dünyadaki yeri nedir? Varlık hiyerarşisi bakımından değerlendirildiğinde bir insanın canıyla sokakta yaşayan bir köpeğin canının farkı var mıdır?” Bu sorulara verilen cevaplar, bir fikriyatın mekanla, diğer canlılarla ve dolayısıyla tüm tabiatla olan ilişkisinin mahiyetini gözler önüne serecektir. Bu bağlamda İslam düşüncesinin bahsi geçen sorulara verdiği cevaplarla modern Batı düşüncesinin cevaplarını kıyas etmenin, güncel tartışmaların bir bakış açısı zafiyetinden kaynaklandığını delillendirebileceği fikrindeyim.

İslam bize oldukça nizamî ve hikmet dolu bir evren modeli sunuyor. Varlığa bakışımız bu iki direk üzerine kurulu. Hak Teala, evreni yaratırken hiyerarşik bir düzen (nizam) gözetmiş ve yarattığı her şeyi bir amaca (hikmet) bağlamış. Evrenin merkezinde insan var. Fakat bahsi geçen merkezîlik modern insanın doğaya tahakküm eden diktatoryasından elbette farklı. İnsan dağların dahi yüklenmekten kaçındığı “emaneti” kabul edendir ki emanet dediğimiz akıl, irade ve mükellefiyet olsa gerektir. Hayvanlar ise Sünnetullah üzere yaşarlar, meşreplerince hareket ederler. Dolayısıyla iradî bir iyilik yahut kötülük yapma olanakları bulunmaz. İnsan, akıl ve iradesini kullanarak ve dahi mükellefiyet bilincini kuşanarak iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, adaleti zulümden ayırabilir. Onu “eşref-i mahlukat” kılan da bu mükellefiyettir, emanet olarak kullandığı bedeni değil.

Ayrıca insan Allah’ın yeryüzündeki halifesidir. Bu halifelik, insanı yeryüzünün sahibi kılmaz; ona emanet edilen mülkü asıl sahibinin iradesine uygun şekilde idare etmeyi kapsar. Dolayısıyla aşkın olandan dünyaya doğru varlıklar arasında dikey bir hiyerarşi bulunur. Allah her şeyin yegâne sahibidir, tüm kudret O’ndadır ve her şey muhakkak O’na geri dönecektir. İnsan ise yalnızca emanetçidir, bekçidir; muhatap alınacak olandır. Hayvanlara gelince bu canlılar ve aslında doğanın tamamı Allah’ın insanlara verdiği emanetlerdir, ötesi değil.

İnsanın ve hayvanın yerlerini varlık sahasında iyice idrak ettikten sonra “İslam düşüncesine göre hayvanlara nasıl muamele edilmeli?” bahsini açabiliriz. Müslümanların hayvanlara gösterdiği şefkat ve merhamet, rastgele bir acıma duygusu olmaktan uzaktır. Müslümanlar, merhameti adalet çatısı altında değerlendirir ve nizamın korunması için bir araç olarak kullanır. Hayvanlar da yeryüzünde yaşayan ümmetlerdendir ve dolayısıyla onlara haksız müdahalede bulunmak, yok yere saldırmak yahut sebepsizce canlarına kıymak halifelik makamına yaraşmaz. Klasik dönemden bize kalan izler, hatıralar, mimari yapılar halifelik makamının ne derecede sahiplenildiğini ve buna uygun hareket edildiğini gösterir. Hayvanlara hizmet için kurulan vakıflar, çeşitli camilerin duvarlarına inşa edilen kuş evleri, hayvanlar nasiplensin diye oluşturulmuş su havuzları ve yalaklar medeniyetimizin hasbîliğinin ve hassaten halifeliğin ne kadar içselleştirildiğinin yansımalarıdır. Fakat bu düzenin en önemli parçası adalettir; bir hayvanın varlığı, yaşadığı konum, meşrebi eşref-i mahlukat olan insana zarar vermeye; onun güvenliğini, sağlığını ve canını tehdit etmeye başladığı anda insan mutlak olarak öncelikli kabul edilir. İnsan canını riske atan bir merhamet fazilet değil, ifsad olarak görülür.

Batının aydınlanma olarak adlandırdığı günlerden beri dünyaya yayılan düşünce akımına genel olarak modernizm demekte bir beis olmasa gerek. Modernizm/modernite yanında bir çeşit sekülerlik getirmiş görünüyor, bu sekülerlik de insanların dünyasından aşkın olanı çıkarır. Dolayısıyla insanın ve diğer canlıların varlık hiyerarşisindeki yerinde can alıcı değişiklikler ortaya çıkar. Önce doğa ve hayvanlar ruhsuz birer makine olarak algılanmaya başlar, ardından bilhassa evrimsel bakışın etkisiyle insanın kendisi sâfi biyolojik bir robota, yüksek bilişsel kapasiteli gelişmiş bir primata indirgenir. Böylelikle ruhunu yitiren “Homo Sapiens”, felsefî manada doğanın bir nesnesi haline gelir. İslam’ın teklif ettiği dikey hiyerarşinin yerine yatay bir hiyerarşi teklif edilir. 

Eğer insan sadece atomlardan meydana gelen bir robotsa, ruhu yoksa, mükellefiyeti bulunmuyorsa ve ahlakî bir yaratıcı da aslında hiç var olmamışsa insanın herhangi bir hayvandan var olmak bakımından bir farkı yahut üstünlüğü yoktur. Moderniteye göre üstünlük iddiası yalnızca bir türcülük (speciesism) kibrinden ibarettir. Böylelikle insan ve hayvan etik ve hukuki açıdan aynı yatay varoluşsal çizgiye konulur.

“Sokak hayvanları” meselesi, işte bu iki fikrin çatıştığı yerde neşvünemâ buluyor. Modern insan, aşkınla olan bağını yitirdiği için bir çeşit anlam krizine sürükleniyor. Hudutsuz şehirleşmenin ve kapitalizmin hayatlarımıza entegre ettiği yabancılaşma, insanı kendi türünden uzaklaştırıyor, beton yığınları arasında bir başına bırakıyor. İnsan olmanın mükellefiyetinden beri duran modern zihin; fıtratında yer alan ahlakî tatmin ihtiyacını ve merhamet duygusunu, hiçbir sorumluluk talep etmeyen, iradesiz varlıklar olan sokak hayvanları üzerinden doyurmaya çalışıyor.

Türkiye'de bilhassa başıboş köpekler üzerinden tartışılan sokak hayvanları meselesi, uzunca süredir yerel bir yönetim sorunu olmaktan çıktı. Artık sosyolojik, sınıfsal ve ideolojik bir çatışma alanındayız. Sosyal medyada başıboş köpeklerin avukatlığına soyunan birtakım kimseler dahi mevcut. Hal böyle olunca var olmak bakımından insanın yerini, insanın kendisine hatırlatmak mecburiyetinde kalıyoruz.

Üst düzeyde güvenlik ağları bulunan sitelerde yaşayan, sokağın kendisiyle hiçbir zaman yüzleşmemiş bir “elit” -züppe- zümre; kendi sahte vicdanlarını tatmin etmek uğruna, taşranın ve kenar mahallenin çocuklarını sokağın vahşetine kurban vermekten geri durmuyor. Bu ölümler, onlar için “Golden”ların, “Terrier”lerin yaşam kalitesi uğruna ufak birer feda. Güneş doğmadan okul yoluna düşen çocukların veya hareketleri artık çokça sınırlanmış büyüklerimizin başıboş köpek sürüleri tarafından parçalanması karşısında akıl almaz bir kayıtsızlık sergiliyorlar. Bu kayıtsızlık, memleketimizdeki varoluşsal çöküşün bir tezahürüdür.

Haricen "mama lobisi" olarak adlandırılan, devasa bir rant çarkının etrafında şekillenen yapı, "merhamet" ve "yaşam hakkı" kavramlarını açıkça istismar ve manipüle ediyor. Sayısı zaten oldukça az olan ve ufak bir gayretle atılmaya çalışılan hukuki adımlar; ucuz bir Batı taklidi için radikal aktivizmle sabote edilmeye çalışılıyor. Bir çocuğun yaşamıyla bir köpeğin içgüdüsü aynı teraziye konuyor, insanın değersizleştirilmesi meşrulaştırılıyor. Bu durum, Türkiye'de bahsi geçen zümrenin kendi -belki de zaten bizden saymamalıyızdır- medeniyet köklerine, kendi insanına ve fıtratına duyduğu yabancılaşmanın izharıdır.

İnsan ve hayvan elbette eşit değildir. Şehir, insanın güvenliği ve yaşamı etrafında şekillenen medeni bir alandır. Hayvanların yaşamına saygı duyup verilen emanete sahip çıkılmalı ve ona merhamet edilmeli, ancak bu merhamet, insanın can güvenliğini ve emniyetini tehdit edecek boyutlara geldiğinde nizam altına alınmalıdır.

Çözüm, insanın "eşref-i mahlukat" olmaklığını, yani adaletle hükmetme iradesini ve mükellefiyetini yeniden idrak edip yaşadığı memleketin nizamını bu hiyerarşiye uygun şekilde tesis etmesindedir.

Editörün Seçtikleri