Sabah erkenden kalkıp namazı kılıp yola koyuldum. Tren istasyonuna vardığımda henüz veznedar açılmamıştı. Günde sadece iki tren olduğu için (06.33- 17.09) sabahki treni kaçırmamak adına erkenden gelmiştim. Bir süre sonra vezne açıldı ve bileti aldım. İstasyon oldukça eski, Tito döneminde yapılmış ve öyle kalmış. Elinde bavulu olan bir amcaya yardım teklif ettim. Sonrasında biraz konuştuk. Kendisi aslen İngiliz ancak savaş esnasında buradaymış. İstasyonun tam karşısındaki tepeyi göstererek “orada keskin nişancılar vardı” dedi. Savaşın seyrinden, Tito’nun yönetiminden ve Gazze’den konuştuk biraz. Nihayet tren gelmiş ve yolculuk başlamıştı. Trenlerin kalitesi pek iyi olmasa da manzara fevkalade güzeldi. Tabi yolculuğun başından bu yanaki bütün yorgunluğum göz kapaklarıma galip gelmişti. Üç saat boyunca yarı uykulu şekilde geçirdiğim yolculuğun ardından Saraybosna’ya gelmiştim.
Trenden indikten sonra kalacağım otele yürüyerek gitmeyi tercih ettim. Yürürken şehirdeki hatıralarım zihnimde yeniden canlanıyordu. Başçarşı’ya geldiğimde kendimi huzurlu hissetmiştim. Gazi Hüsrev, Başçarşı, sebil ve sac börek… Otele eşyaları bırakıp kahvaltı için Sac Börek’e gittim. Sac Börek Saraybosna’nın en meşhur dükkanlarından olur. Kıymalı, patatesli ve ıspanaklı Boşnak börekleriyle bir hayli üne sahip. Börekçide Mostar otobüsünde tanıştığımız Mehmet Abilerle karşılaşmıştım. Kendisiyle sohbet ederken önümüzdeki kıymalı böreği afiyetle yedik. O kadar iyiydi ki ikinci tabağı yememek içten bile değildi.
Otele yerleştikten sonra bütün seyahatin yorgunluğunu atmak için iki üç saat dinlendim. Dinlendikten sonra şehri tekrar adımlamaya başladım. Bosna Hersek’in başkenti olan Saraybosna semavi dinlerin fertlerinin bir arada olmaklığından ötürü “Avrupa’nın Kudüs’ü” olarak anılır. Boşnakça’da Sarajevo, Osmanlı Türkçe’sinde ise “saray ovası, saray kasabası ve Saraybosna” şeklinde isimlendirilmiştir. Bjelašnica, Igman ve Trebevič dağlarının çevrelediği Bosna Nehri’nin bir kolu olan Miljacka/ Milyaçka Irmağı’nın eşlik ettiği yüksek rakımlı bir şehir… Şehrin yakınlarındaki ufak bir yerleşkeye Roma Dönemi’nde bir yerleşim olduysa da bugünkü şehir Osmanlı dönemi kurulmuştur. Osmanlı’nın 15. yüzyılda Bosna’yı aşamalı olarak fethi nihayetinde 1448 yılıyla Saraybosna fethi tamamlanmıştır. On dokuzuncu yüzyıla kadar Osmanlı vilayeti olan Saraybosna, akabinde Avusturya-Macaristan ve Yugoslavya tecrübesine sahiptir. Bosna Savaşı’nda tam 1425 gün muhasara altında kalan, keskin nişancıların “insan safarileri” düzenleyecek kadar canavarlaştığı ve çetniklerin çoluk çocuk gözetmeksizin katliam yaptığı bir belde olmasına karşın Aliya’nın önderliğinde mücadelesini vermiş ve istiklale kavuşmuştur.
İlk durağımız Saraybosna (Vijecnica) Kütüphanesiydi. 1892-96’da Avusturya-Macaristan döneminde Aleksandar Vitek tarafından belediye binası olarak düşünülen eser Endülüs mimarisine öykünülerek inşa edilmiştir. 1945’te kütüphaneye dönüştürülen eser bünyesinde nicelik ve nitelik bakımından oldukça önemli tarihi eserler barındırıyordu. 25 Ağustos 1992’de Sırplar tarafından hedef olan eser ciddi yıkıma uğramış ve iki milyon belge yok olmuştur. Günümüzde müze statüsündedir.
Şehri temaşa ederken kütüphanenin sol çaprazındaki İnat Kuça’ya yöneldim. Rivayete göre yapılacak belediye binasının orada mülkü bulunan bir adamdan arazi satın alınmak istenir. Adam bir türlü kabul etmez. Yoğun ısrar sonrasında tek bir şart koşar: Karşıya tam olarak aynı şekilde evi inşa edilecek. Bu yüzden “inat evi” olarak anılan bina bugünse hizmet veren bir lokanta. Biraz aşağı yürüdükten sonra I. Dünya Savaşı’nın kıvılcımını ateşlemesiyle nam kazanan Latin Köprüsü’ne gelmiştim. Köprünün inşası Saraybosna Sancağı tahrir defterinde 1541 yılı olarak geçer. İlk yapıldığında ahşap olduğu tahmin edilen köprüyü Hüseyin adında bir deri işçisi yaptırmıştır. 1565’te Ali Ayni Bey tarafından taş köprü olarak inşa edilmiş, 18. yüzyılda sel felaketinde büyük hasar görse de Abdullah Ağa tarafından tekrar inşa ettirilmiştir. Köprünün ismi kuzeydeki Latin mahallesinden gelmektedir. Dört kemer ve üç göz sütun şeklinde inşa edilmiştir. 28 Haziran 1914’te Avusturya Macaristan Veliahtı Franz Ferdinand’ın Sırp milliyetçisi Gavrilo Princip tarafından suikaste uğraması dünya savaşı fitilini ateşlemiştir. Bosna Savaşı’nda da tahribata uğrayan köprü daha sonra tekrar restore edilmiştir. Köprünün ardından Aliya’nın kabrine doğru yola koyuldum. Bosna’nın hem fikri hem fiili öncüsü “Bilge Lider”in kabrini yeniden ziyaret edecektim.
Kovaçi Şehitliği’ne geldiğimde önce mücahitlerin arasında geçerken Fatiha okumdum ve sonrasında merhum Aliya’nın kabrine vardım. Bosna Müslümanlarının fikri öncüsü, Mladi Müslümani (Genç Müslümanlar) üyesi ve hapishanede dahi okuma ve yazmadan vazgeçmemiş bir lider, Aliya İzzetbegoviç… Kabrinin dava arkadaşlarının arasında, onlarla bir arada ve mezar taşında sadece “Abdullah” yazacak şekilde olmasını o istemişti. Merhuma dua edip ruhu için Kur’an-i Kerim okurken “ziyaret”ine gelenlerin lakaytlığı hiç hoşuma gitmemişti. Kimisinin elinde “sigara”, kimisi Fatiha okumaksızın poz vermek niyetinde kimisiyse nereye geldiğinden bihaber. Kovaçi Şehitliği’nin turistik bir lokasyona dönme tehlikesinden bir hayli rahatsız olmuştum. Bir süre kaldıktan sonra tekrar Başçarşı’ya indim. Başçarşı Camii’nin karşısındaki dükkânda kaymakla birlikte cevabi (köfte) sipariş ettim. O sırada Türk olduğu konuşmalarından belli olan iki hanımefendinin malum kola markasını sipariş vermeleri, menüde gördüğüm “alkolsüz” bira (nasıl oluyorsa?) beni hayli düşündürdü. Bir yandan soykırıma rağmen yeme-içmede “taviz” vermeyen Türkler, öte yanda soykırımı iliklerinde hissetmiş Boşnakların buna müsaade etmesi ve hatta gayrimüslim turistler için “alkolsüz” bira satması… Bosna’ya dair hamasi söylemleri bırakıp güncel duruma dair tefekkürü ve çabayı artırmanın gerekliliğini bir kez daha idrak ettim.
Yemekten sonra Avusturya Macaristan’ın işgalinde inşa edilen “west” bölgesini gezdim. Buradaki bölge mimarisi Batılı tarzdan oluşuyor. Yüksekçe ve birbirine yakın binalar bir anda Orta Avrupa’ya götürüyor sizi. Türkçe türkü söyleyenler, rap yapanlar ve turistlerle bir hayli canlı bir bölge burası. Derken yeterince yorulduğuma kanaat getirdim ki günü Mladi Müslimani’nin temellerinin atıldığı Moriça Han’da noktaladım. Gazi Hüsrev Bey Camii’nin karşısında olan Moriça Han 16. yüzyılda inşa edilmiş, bir vaktiyle kapasitesi oldukça geniş olan bir han. İsmini Mustafa Moriç Ağa’dan alan eser şimdilerde bir kafe işletmesi. Hanın otantikliği kaybolmuş, adeta bir “kıraathane”ye dönmüş. Nitekim burada da çok duramamış otele yolunu tutmuştum.
Ertesi gün öğlene doğru kaldığımız yerden şehri gezmeye, görmeye ve anlamaya devam ettik. İlk olarak Başçarşı’daki sebile gelmeden tam karşısındaki Muslihuddin Çekrekçi Camii’ne girdim. Dün Başçarşı’ya geldiğimde fark ettiğim bu mezkûr tarihi eser, en eski ikinci kubbeli cami olma özelliğine sahip. 1526 yılında Muslihuddin Hacı Mustafa tarafından inşa ettirilen caminin yaygın ismi Çekrekçi’dir. Hacı Mustafa’nın değirmenler için imal ettiği “çekrek/çıkrık” camiye bu atfı vermiştir. Otuz metreyi aşkın minaresi ve zarif kubbesi ile hoş bir camidir. Caminin şadırvanı içerisinde bulunuyor. Sade tezyini ve işlemeleriyle oldukça dikkat çekici. Tefekküre kısa bir mola verip camiden ayrılınca soluğu yeniden Başçarşı’da aldım. Osmanlı döneminde zamanla şehrin ticari, ilmi ve kültürel merkezi haline gelen bu çarşı, uhdesinde birçok önemli eseri bulunduruyor. Girişinde bulunan tarihi sebil 1753’te Mehmet Paşa Kukavica tarafından yaptırılmıştır. 1852’de çıkan yangında tahribata uğramış ve akabinde 1891’te tamir edilmiştir. Günümüzde başkentin sembollerinden biri olan ahşap sebil hala işlevini devam ettiriyor. Sebilden aşağı doğru ilerleyip Başçarşı Camii’ne geldim.
Başçarşı Camii’nin inşa tarihi tam olarak bilinmese de tarihi belgelerde 1528 yılı öne çıkıyor. Saraybosnalı hayırsever Hoca Durak (Havadža Durak) tarafından inşa ettirilen eser tek minare ve yeşil bezeli biri ana olmak üzere dört kubbeden oluşmaktadır. Bosna Savaşı’nda hasar görse de Türkiye’nin himayesinde 2021’de restore edilerek yeniden açılmıştır. Sade ve ferah avlusu, tezyin ve işlemelere sahip camii vakit namazlar dışında kapalı. Sadece kapı önündeki son cemaat yeri açık. Başçarşı Camii’nden çıkıp kendimi Gazi Hüsrev Bey Külliyesi’ne attım. Saraybosna’nın adeta kalbi olan bu eser olanca kalabalığına rağmen müthiş bir manevi hazza sevk ediyor insanı… Nitekim avluda sadece oturup bir süre kalmış ve etrafı gözlemiştim. İki haftalık seyahat boyunca manevi hazzı en yoğun yaşadığım yer şüphesiz Gazi Hüsrev’den başkası değildi. İstanbul’da Süleymaniye Camii neyse burada Gazi Hüsrev oydu sanki.
Gazi Hüsrev Bey Külliyesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde önemli devlet adamı Gazi Hüsrev Bey tarafından tam haliyle 1530-38 yılları arasında inşa edilmiştir. Bünyesinde medrese, han, kervansaray, sıbyan mektebi ve kütüphane bulunduran külliye özellikle Bosna Savaşı’nda ciddi hasar görse de bugün büyük ölçüde aslı hüviyetini koruyor. Avlusu oldukça geniş. Caminin çaprazında 1541’de vefat eden Hüsrev Bey medfun. Klasik mimariye güzel bir örnek eserin cami giriş kapısındaki işlemeler oldukça ilgi çekici. Cami içerisinde yeşilden maviye raks eden tezyin gözü yormuyor. Camiinin medrese kısmı bugün eğitim vermektedir. Caminin hemen bitişiğindeki saat kulesi cami vakfına nispet edilir. Camiden çıkıp “kapalı çarşı”sına geçtim. Bugün yoğun olarak hediye dükkanlarının olduğu çarşı otantik havasını nispeten korumuş. Biraz dolaştıktan sonra soluğu yeniden Sac Börek’te almıştım.
Dükkân oldukça kalabalıktı. Yer bulmaya çalışırken üst dönemden arkadaşa rastlamış ve içeriye geçmiştik. Yanındaki arkadaşı da bizim üniversitenmiş. Aynı okulda yıllarca okuyup tanışmanın Saraybosna’ya nasip olması ilginç bir tevafuktu. Arkadaşlarla sohbet ederken şehrin maneviyatından, Aliya’dan ve onun mirasına sahip çıkan insanların varlığından konuşmuştuk. Yemekten sonra vedalaşıp ayrılmıştık. Otele geçip biraz vakit geçirdikten sonra Ferhadiye Camii’ne geçmiştim. Kahverengi tonlardan oluşan camii 1561-62 yıllarında Bosna Sancakbeyi Ferhad Bey tarafından inşa ettirilmiştir. Başçarşı Camii gibi sade ve ufak avlusu bulunan eserin tezyini de yine sade. Avusturya Macaristan bölgesinde bulunan eser haliyle periferide kalmış izlenimi veriyor. Camiden çıkıp sönmeyen ateşin oraya kadar yürümüştüm. Bağımsızlığı ve barışı temsil eden anıt bugün turistik bir uğrak noktası. Tam oradayken ikindi ezanı okunmuş ve soluğu Gazi Hüsrev’de almıştım. İmamın etkileyici hitabeti mest etmişti. Camii cemaati görece kalabalıktı. Nitekim dört sene evvel geldiğimdeki genç nüfus yoğunluğu hâlâ etkindi. Namaz sonrasında Kovaçi’nin karşısındaki pizzacıya gelmiştim. Pekara Mahira, oldukça popüler bir pizzacı. Arkadaşımın tavsiyesi üzerine gelmiş ve siparişi vermiştim. 20 dakika sonra hazır olur dedikleri için vakti Aliya’nın kabrini ziyaret ederek geçirdim. O sırada maaile gelen Türklere rastlamıştım. Sonrasında pizzacıda tanışacaktım. Pizza mantarlı olduğu için pek sevmemiştim. O sırada Konyalı aile ile tanışmıştım. Eşi çocuğu ve anne babası ile gelen Muhammed abi ile muhabbet etmiştik. Ardından şehitliğin yukarısına, tepelere çıkmaya başlamıştım. İrili ufaklı mescitlere rastlıyor ancak hepsini kapalı halde görüyordum. Bir saate yakın yürüyüşün ardından bir hayli yorulmuştum. Aşağı indiğimde ise Budva’da tanıştığımız Türk çiftle karşılaşmıştım yine. Ayak üstü muhabbetin ardından ders dönem kaydı için otele dönmüştüm. Yatsı vakti geldiğinde yine Gazi Hüsrev’i tercih etmiştim. Aynı çiftle tekrar karşılaşmıştık cami yolunda. Selam verip hızlıca camiye yönelmiştim. Sünnet kılınırken bir Uzak Doğulu abi hayranlıkla cemaati izliyordu. Hidayeti için dua etmiştim o an. Namazdan sonra “west” kısmı gezmeye devam etmiştim. 19. Yüzyıl Katolik Kilisesi olan Kutsal Yürek’in önünde bir süre etrafı izledim. Daha sonra sönmeyen ateşin orada Filistin için protestoya denk geldim. Az kişi olsa da anlamlı bir iş yapıyorlar diye düşünürken dağılmışlar ve o sırada anıtın önünde “poz” arayan bir hanımefendi beni güldürmüştü. Seyahat ederken hatıra biriktirmek yahut “estetik” pozlarla sunulu ben de orada bulundum albümü oluşturmak…
Sac Börek’in arkasındaki sokağa girdiğimde bir barlar sokağı konsepti ile karşılaşmıştım. Kalabalık ve alkollü ortamdan rahatsız olmuş ve hemen uzaklaşmıştım. Sokağın çıktığı yer sebilin yanıydı. Daha sonra Milyaçka’nın oraya geçmiş ve bir süre soluklanmıştım. Bir süre sonra İmparator Köprüsü’nün hemen karşısındaki Hünkâr Camii’ne geldim.
16. yüzyıl eseri olan camiinin banisi Bosna Sancak Beyi İshak Bey veya İsa Bey’dir. Fatih Sultan Mehmet’e nispetle Sultan Mehmet Camii olarak da anılır. Geniş bir avlusu bulunan camii klasik dönem bir Osmanlı eseri hüviyetine sahip. Sütunlarla bezeli avlu formu klasik döneme iyi bir örnek. Avlunun hemen berisinde hazire bulunuyor. Camii uhdesinde zaman içerisinde diyanete bağlı kurum ve bir dönemde Gazi Hüsrev Bey vakfı eserlerinden müteşekkil kütüphane bulunmuştur. Camiye girdiğimde avlusunda birkaç kişi sohbet ediyordu. Kısa bir süre sonra dağıldıkları için ben de çıktım. Aşağı doğru yürüdüğümde kapalı bir cami bulunuyordu. Saraybosna, adım başı camiydi. Her gelişte bambaşka keşifler açıyordu. Nitekim bu seyahatimde de bambaşka şeyler öğrenmiştim. Gün bitmek üzere ve ben oldukça yorulmuştum. İki haftalık Rumeli seyahatim ertesi gün sona erecekti. Fiziken en yorulduğum seyahat olmasına karşın birçok şey öğretmişti bana. Ertesi gün şehirden ayrılırken tekrar gelmek için dua ediyordu. Aliya’nın memleketi ve Gazi Hüsrev’in avlusu beni evimde hissettirmişti.