Deneme

Nüfus Kimin için ‘Beka’, Kimin için ‘Fena’ Meselesi?

Örneğin, böylesi bir duruma tanıklık etmiş olan eski bir Türk büyüğü, bu durumda veciz bir sözünün kayda geçmesi gibi bir lütfu esirgemezdi muhtemelen: ama bendeniz de bir Türk küçüğü olarak konuya bir yeşillik olsun diye ancak “sokak hayvanları sevgisiz bırakılamazlar ama başıboş da bırakılamazlar; onları Türk baytarlarına emanet ediniz” gibisinden bir şeyler söyleyebiliyorum.

            Türkiye’de 60’lı, 70’li ve 80’li yıllarda hemen her yerde ve kesimde bir devlet politikası olarak ‘nüfus plânlaması’ndan söz edilir; kastedilen şey, çok yüksek olduğu belirtilen nüfus artış hızımızın düşürülmesidir; zaten, siyaseten idolümüz olan ve ayak izlerini takip ettiğimiz batı Avrupa ülkelerinde nüfus artışı neredeyse sıfır dolayında değil miydi! Geleneksel yaklaşımla çelişiyor olsa da, belki biraz da modernliğin gereği gibi görülmüş olsa gerek, benimsenmiş bu devlet politikası çerçevesinde okullarda ve kamuya hitabın mümkün olduğu her yerde ‘çok çocuk değil, az çocuk’la mutlu gelecek tabloları çizen bir söylemle nüfus artış hızının azaltılması için alınması gereken tedbirler anlatılır. 

            Bu ‘nüfus plânlaması’nın ne kadar sonuç alıcı bir etkisi olduğu tartışılır olsa da, şehirleşmenin, sanayileşmenin, kadın nüfusun eğitim ve iş hayatına katılımının ve feminizmin filizlenen her formunun söz konusu dönemde Türkiye toplumunun nüfus artış hızını azaltan bir etkiye sahip olduğu kuşkusuzdur; nüfus artış hızı düşer, hem de hızla. 1960 – 2000 arasında Türkiye nüfus artış hızına dair resmî istatistik değerlerine bakıldığında 1970’te %2.5 olan nüfus artış oranının 2025’e gelindiğinde %0.5’e düşmüş olduğu görülür. Açıkça görülen şey bu tespit edilmiş olan durumun göz ardı edilemeyecek olduğu ve ilerideki zaman dilimlerinde olumsuz sonuçlarıyla karşılaşılacak olan büyüklükte bir düşüş olduğudur. 

            Ve şimdi ise, on-yıllar boyunca ülke çapında bir devlet politikası olarak benimsenmesi için çaba gösterilmiş nüfus artış hızını düşürme politikasını lanetleme ve tövbe zamanıdır. Ama artık modernleşmesi (batılılaşması) için çok gayret göstermiş olduğunuz bu toplumda ‘az çocuk’ ve hatta ‘hiç çocuk’ bir konfor ve hatta bir modernlik faktörü olarak algılanmaktadır; tarım toplumu olmaktan çıkış çok çocuk edinme arzusunu ve motivasyonunu zaten kırmıştır, şehre göç ve şehir hayatının da ebeveynleri çok çocuk konusunda teşvik eden bir rol oynadığını söylemek mümkün değildir. Dahası, etkinlik kazanmış modern / batılı kültürel motiflerle aile yapıları da kırılganlaşmıştır, Dolayısıyla, ebeveynlere çok çocuk –en az ‘üç’- öneren otoriteler aslında, sokakta dominant hâle gelmiş kültür formasyonları karşısındaki tutum dâhil, şehirleşme ve tarım politikaları ile birlikte bütün bir hayat tarzı yaklaşımlarının o öneriye ne kadar hayat şansı tanıdığı sorusunun cevabı üzerinde düşünmek durumundadır. 

            Yazımızın başlığında yer alan ‘fenâ’ kelimesinin Arapça kökenli olduğu ve yok oluş anlamına geldiğini biraz mürekkep yalamış olanlar bileceklerdir. Konuya mizâhî bir boyut eklemek gibi görünebilecektir belki ama, tam tersi yönde gelişen bir başka nüfus hareketi sokak hayvanlarıyla –özellikle de sokak köpekleriyle- ilgilidir. 90’lı yıllardan itibaren ülkemizdeki insan nüfusundaki artış hızı alarm verici bir hızla düşerken, sokak köpeklerindeki nüfus artışı oranı tam tersine, hızla yükselmiş ve insanların onlara durum ortaya çıkmış görünmektedir. Kaçınılmaz olarak, bu durum, ülkede merkezî yönetimin ve yerel yönetimlerin gündemlerinin önde gelen maddelerinden birisini oluşturmuştur. 

           Sokak hayvanlarına duyulan dengesiz ve hesapsız bir sevgi duyarlılığı görüntüsü popülist yaklaşımlı (bu, halkın düşünce ve tutumu konusunda çok da duyarlı oldukları anlamına gelmez) belediye otoritelerini konuya ilişkin pasif bir tutum sergilemeye itmişken, ülke çapında artan köpek saldırı vakaları vaka-i âdiyeden hâle gelip mâğdur vatandaşların çığlıkları görmezden gelinemez hâle geldiğinde (2025 yılından itibaren) siyasî otorite hukuki düzenlemeler de yaparak bu ilginç gelişmeye müdahale etmiş durumdadır. Konu bir tarafıyla tebessüme açık olmalı ki akla biraz mizaha kaçan düşünceler getiriyor. Örneğin, böylesi bir duruma tanıklık etmiş olan eski bir Türk büyüğü, bu durumda veciz bir sözünün kayda geçmesi gibi bir lütfu esirgemezdi muhtemelen: ama bendeniz de bir Türk küçüğü olarak konuya bir yeşillik olsun diye ancak “sokak hayvanları sevgisiz bırakılamazlar ama başıboş da bırakılamazlar; onları Türk baytarlarına emanet ediniz” gibisinden bir şeyler söyleyebiliyorum. Ayrıca, itiraf edelim ki, kedilere ilişkin bir şikayet pek de duyulmamaktadır; onlar istedikleri yerde ve istedikleri gibi yayılıp yatabilir, bizi görmezden gelip vakur duruşlarını sürdürebilirler, ya da bir ricaları olduğunda tüm bedenleriyle bacaklarımıza sürtünebilirler. Bu kapsamı sınırlı yazıda sokak hayvanları üzerine derin değerlendirmelere ya da önerilere yer vermeye girişmeyi çok anlamlı bulmadığımdan yine biraz humor duygusuna hitap eden bir cümleyle bitirelim: Büyük şehirlerimizin bulvarlarında çok ilginç görüntülere rastlamak nadir olmaktan çıkmıştır; bu şehirlerimizin en mûtenâ semtlilerinin yaya kaldırımlarında sere serpe yayılıp yatmış sokak köpeklerini gören bir yabancı turist pekâlâ şöyle düşünebilir: ‘bunlar da Türklerin kutsal inekleri galiba!”.  

Editörün Seçtikleri