Üstümüzde ateşten gömleklerle yaşıyoruz bu çağda. Öyle telaşlı, öyle korkmuş ve öyle tutsak ki halimiz, bir ufacık ferahlık için tüm servetimizi verecek gibiyiz. Bir rüzgâra kapılmışız, bir sel almış da sürüklüyor sanki bizi taşlara vura vura. Tüm bedenimiz kanlar içinde “an”’lar yaşıyoruz. Maskeler takıyoruz, yalanlar söylüyoruz. Var olma sebebimizden uzak, kulluk bilincinden uzak, tuzaklar kuruyoruz kendimize. Çaldığımız tüm kapılar, çaldıklarımızı saklamak için açılsın istiyoruz. Bize asla bizim gibiler gelsin istemiyoruz! Bizi arındıracak, duru bir dua ile kalbimizi ferahlatacak, başka diyarlardan, başka seslerle, başka anlamlar gelsin istiyoruz. Bazı insanlar buluyor aradığını, bazıları bulup yitiriyor ve kimi de hiç karşılaşmıyor bu tevafuklar dünyasında. Nasılsa bulmak bir tevafuksa, bulmamak da tevafuktur!
Mütefekkir dostumuz Sıtkı Çoban “Raşit Hoca benim kabul edilmiş duamdır.” demişti. Bir duanın kabul edildiğini anlamak ne güzel şeydir. Bir kilit kırılır, bir ışık saçılır cihana, bir umut belirir insanın sadrında. Öyle net ve emin söylemişti ki derin düşüncelere daldım. Kabul edildiğine inandığım duaların, kabul edilmesini umduğum duaların belki de hiç birisi kulluğumu güzelleştirmek için değildi. Varlığımı bu dünyaya görünür kılmak için kurguladığım bir çemberde dönüyordum. Benim olmayan bir duanın peşine gittim o gün. İyi ki de gitmişim…
Raşit hoca hakkında bir şeyler söylemek benim için oldukça zor. Zira benden çok daha iyi tanıyan, senelerdir dizinin dibinde olan insanlara karşı ayıp etmiş olmak istemem. Bu vesileyle kendi zaviyemden tarihe bir not düşmek kastı ile bunları yazıyorum. Tüm gönül ehli dostlarımızdan affımı istirham ederim.
2011 yılında Raşit Hoca'yı ilk gördüğüm yer, Sıtkı Çoban'ın saadetli hanesiydi. Salonda benim yazdığım Celi Sülüs bir Lafz-ı Celal duvarda asılıydı. Koltuklar ve sandalyeler sohbet için hazırlanmıştı. Yatsı namazı kılınmış ve hocanın gelişi bekleniyordu. Bu sırada Sıtkı Çoban zengin kütüphanesinden birkaç kitap gösterdi. Kadim eserlere olan ilgisi, ilme dair iştiyakı beni her zaman heyecanlandıran bu insan, kanaatime göre cihanda sayısı azalmış dertlilerden. O sebeple Raşit Hoca'dan bahsedileceği zaman Sıtkı Çobansız bahsetmek benim için imkânsız. Zira sonraki yıllarda hocanın sohbetlerine O olmadan hiç katılmadım.
Yarım saat kadar sonra Raşit Hoca geldi ve sırayla elini öptük. Ben elini öperken Sıtkı Çoban beni hocaya tanıttı Hattat olduğumu söyledi hoca da “aferin aferin” diyerek oturacağı yere geçti ve “İzmit’ten İstanbul’a gelmek için derince’den geçmek gerekiyor, Derince’den geçmeden İstanbul’a ulaşmak mümkün değil. Enteresan mı… enteresan.” dedi. Raşit Hoca'dan ilk duyduğum cümleler bunlardır. Sonraları bir iki sohbette Derince ilçesinin isminden yola çıkarak insanın bir yerden bir yere ulaşması için önce mutlaka derinlere inmesi gerektiğinden bahisle çok güzel sohbetler yaptığını hatırlıyorum. Raşit Hoca, Ömer Lekesiz abimizin hoca hakkında yazmış olduğu yazıda da bahsettiği gibi üzerinde bir palto ve başında mor bir bere ile, son derece sade ve temiz, güler yüzlü ama nispeten sert görünen birisiydi. Yüzünde çok derin çizgiler olan ve bir şeyler bildiği anlaşılan güzel bir insandı. Ben de kendisini ilk gün gördüğüm kıyafetler haricinde başka bir kıyafet ile görmedim ve sanki hiç eskimiyorlardı. Yukarıda zikrettiğim bu çağın herhangi bir popülist tuzağına düşmediği ve tüm gayreti ile Allah için yaşamayı şiar edinmiş bir insan gördüm. Hemen söylemekte fayda var, Allah ondan razı olsun ve bizi onunla tanıştıran Sıtkı Çoban’dan razı olsun.
Biz hocadan çok şey öğrendik ve ondan öğrendiklerimizi kendi talebelerimize dilimiz döndüğünce aktarmaya gayret ettik. O kadar ilginç tespitleri, öyle muhteşem yaklaşımları vardı ki gerçekten ilimden lezzet alan bir insan olarak bu doyumsuz sofralarda edindiğim tatların tarifi yok. Hocayı ilk tanıdığım gün ile vefat etmeden önce gördüğüm son gün arasında geçen yaklaşık 15 yıllık zamanda hiçbir meselenin göründüğü gibi olmadığını, derinlerinde çok büyük hikmetler barındırdığını, onun vesilesiyle öğrendim. Çaresi olan dertlere Allah’ın sebeplerle, çaresiz dertlere ise sebepsiz yardım ettiğini ondan öğrendim. Zamanın hiç de bizim zannettiğimiz gibi akmadığını, kişilere göre uzadığını veya kısaldığını ondan öğrendim. Bir meselenin illetini, insanın gayretini, garb’ı, gurbeti, şarkı. Tekrarı ve tekerrürü ondan öğrendim.
O’nun “enteresan” dediği bütün konulara ne kadar enteresan olduğunu anlayabilmek için çok çalıştığımı, tüm aldığım notları tekrar tekrar okuduğumda devamlı yeni kapıların açıldığını ve nispeten de olsa hocaya enteresan gelen şeyin enteresanlılığını keşfettiğim o anları çok sevdim ve ben bu sevmeyi de hocadan öğrendim. Sıtkı Çoban‘ın kabul olunmuş duasını yaşarken sanki ben de o duanın bir parçası oluverdim. Ne kadar şükretsem azdır.
Bir şeyi bilmek, bilmediğini bilmekle oluyormuş. Raşit Hoca bize bilmediğimizi bildiriyordu ve biz bilme yolculuğuna hocayla çıkıyorduk. Bilmenin manasını bize bulduran Raşit Hoca, her zaman “karakter” meselesini konu etti. Sebepleri işledikten sonra “onu ruhunda ne kadar derine indirebilirsen o kadar karakterin olur” dedi. Şahsım adına söylüyorum, hocanın anlattıklarını karakter haline getirebildiğimi düşünmüyorum ama bilmenin lezzetini onunla doyasıya yaşadım.
Vefatından kısa bir süre önce rahatsızlanıp hastaneye yattığını duyunca, “Raşit Hoca bile ölüyor biz mi kalacağız” dediğimi hatırlıyorum. Bu dünyada öldüğüne çok şaşırdığım insanlar oldu. Çünkü bize bazı insanlar sanki ölmeyecekmiş gibi geliyor. Dünyaya bağlılıktan bahsetmiyorum, hoca da zerre kadar dünyaya bağlılık olmadığı için bize sanki hiç ölmeyecekmiş gibi geliyordu. Yüce Mevla onu cennetinde cemali ile müşerref eylesin!
Anlatacak o kadar çok şey var ki hangi birini söylesem sayfalar dolusu yazılabilir. En son görüşmemizden kısa bir hatıra paylaşayım. Beni gördüğü an mutlu olduğunu hissetmiştim. Sohbetlere gidemediğim zaman Sıtkı Çoban’a beni sorup “Hattat ne yapıyor, selam söyle” dediğini biliyorum. Bu son görüşmede hocanın elini öperken elimi hafifçe sıkmış, sonra da etrafındakilere dönüp “hattattır bu arkadaş, İstanbul’dan geliyor. Maşallah maşallah dünya çapında hattattır.” diyerek beni övmüştü. Kısacık cümlelerle insana kendisini çok iyi hissettiren, yine kısacık cümlelerle insana ne kadar az şey bildiğini gösteren tam bir belagat ustasıydı. Kusursuz bir Hafız, tane tane ve net konuşan, muhataplarına söylediğini mükemmel bir dille anlatan hatipti. Sadece anlattıklarıyla değil, yaşam şekli ile de İslam’ın örnek bir temsilcisiydi.
Raşit bir “Refik”ti ve geçti bu dünyadan.
Müslümanlığına, edebine, ahlakına, iyiliğine ve cömertliğine, ilmine, izzetine, sade yaşamına, talebeleri için gayretine ve bitmek tükenmek bilmeyen heyecanına şahidiz.
Vesselam…