“Bir kavramın en büyük başarısı, gerçeği açıklaması değil; sorgulanmasını engellemesidir.”
Bazı sorular vardır; cevabını öğrendiğinizde değil, sorulduğu an sizi başka bir insan yapar.
Okul bahçesinde nöbetçiyim. Bir teneffüs öğrencilerimden biri yanıma geldi. Bahçe kapısının demir parmaklarının arasından minik elini uzattı. Yol kenarında perişan bir halde uyuyan kediyi göstererek, “Hocam, bu kedinin evi neden yok?” diye sordu. Ders zili bizi uyarıncaya kadar ikimiz de bir süre sessizce kulağı yırtık o kediye baktık.
O an anladım ki, zihnimizde hazır bekleyen o kavramlar aslında gerçeği açıklamak yerine onu görünmez kılıyordu. İşte tam o esnada zihnimde o soru yankılandı: “Sokak hayvanı kimdir?”
İlk duyulduğunda tuhaf gelir.
Çünkü hayvanlar için “nedir?” diye sorarız. “Kimdir?” sorusunu insanlara mahsus kabul ederiz. Fakat belki de tam bu yüzden bu soruyu yeniden sormak gerekir. O günden sonra ne zaman sokakta bir hayvan görsem, o çocuğun sorusu zihnimde yeniden yankılanmaya başlar. Çünkü bazen bir kavramı anlamanın yolu, onu alışılmış yerinden çıkarıp yeniden düşünmektir.
Bugün dilimize yerleşmiş olan “sokak hayvanı” ifadesi üzerine neredeyse hiç düşünmüyoruz. Oysa insan yalnızca yaşadığı dünyayı kurmaz; o dünyayı isimlendirir de. Sonra bir gün gelir, verdiği isimlerin içinde yaşamaya başlar.
Önce kelimeleri yavaşça önümüze koyalım: Sokak. Hayvan.
Sonra yeniden bakalım.
“Sokak" bir varış noktası değil, bir geçiş alanıdır. İnsanlar sokakta yaşamak için değil, bir yerden başka bir yere ulaşmak için bulunurlar. Bu yüzden sokak; ev, yuva veya aidiyet mekânı değildir.
“Hayvan” ise Arapça “hayat” kelimesiyle aynı kökten gelir. Kelimenin kökünde canlılık, dirilik, hayat vardır; değersizlik değil. Canlı olan demektir. Hayat taşıyan, nefes alan ve varlığını sürdüren...
Şimdi bu iki kelimeyi yan yana getirelim: Sokak. Hayvan.
Bir geçiş mekânı ile bir canlılık hâli...
Ve ortaya “sokak hayvanı” dediğimiz kavram çıksın.
Fakat tam burada durup düşünmeye yeniden başlamalıdır. Çünkü zooloji kitaplarında “sokak hayvanı” diye bir tür yoktur.
Kurt vardır. Tilki vardır. Kedi vardır. Köpek vardır. Ama sokak hayvanı yoktur. Bu nedenle “sokak hayvanı” biyolojik değil, toplumsal bir kategoridir. Bir türün değil, bir durumun, hatta daha ileri gidersek bir sorunun adıdır.
Çünkü biz kurtlara “orman hayvanı” demeyiz. Balıklara “deniz hayvanı” demeyiz. Kartallara “dağ hayvanı” demeyiz. Buna ihtiyaç duymayız. Çünkü orman, deniz ve dağ onların doğal yaşam alanıdır.
Oysa sokak hiçbir canlının doğal yaşam alanı değildir.
Sokak ne kedinin tabiatıdır.
Ne köpeğin habitatıdır.
Ne de insanın evidir.
Sokak, insanın inşa ettiği yapay bir mekândır. Bu yüzden sokak hayvanı dediğimizde aslında bir canlı türünü değil, medeniyetin çözemediği bir problemi isimlendiriyoruz. Belki de bu yüzden aynı dili insanlar için kullandığımızda içimiz ürperir.
“Sokak çocuğu” deriz. “Sokakta yaşayan insan” deriz. Ve bunun normal olmadığını biliriz. Hiç kimse bir çocuğun ait olduğu yerin sokak olduğunu düşünmez. Çünkü herkes bilir ki sokak bir yaşam alanı değil, bir mecburiyettir.
Peki, neden güzel kalpli o öğrencim gibi aynı soruyu hayvanlar için sormuyoruz?
Belki de bazı kavramlar, açıklamaktan çok normalleştirmeye yarar. Bir soruna isim veririz. Sonra verdiğimiz isim zamanla sorunun üzerini örter. Artık kimse, “Bu canlı neden burada?” diye sormaz. İsim, açıklamanın yerine geçmiştir.
Oysa düşünce tam da burada başlamalıdır.
Bir köpeğin kaderi gerçekten asfalt mıdır? Bir kedinin fıtratı gerçekten beton koridorlarda yaşamak mıdır? Yoksa bunlar, insanın çözemediklerine verdiği isimler midir?
Aslında mesele hayvanlardan önce insanla ilgilidir. Hayvanlar şehir kurmaz. İmar planı yapmaz. Kanun çıkarmaz. Ormanları küçültmez. Canlıları terk etmez. Bütün bunları insan yapar. Bu yüzden sokakta gördüğümüz her sahipsiz canlı, biraz da insanın sokağa dökülmüş, görünür hâle gelmiş sorumluluğudur.
Belki de bu nedenle şu soruyu da sormak gerekir:
İnsanların yaşam alanlarını işgal eden hayvanlar mıdır? Yoksa hayvanların yaşam alanlarını işgal eden insanlar mı?
Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur.
Modern şehirlerin tarihi aynı zamanda tabiatın geri çekiliş tarihidir.
Yollar uzarken patikalar kaybolmuştur, binalar yükselirken ufuklar daralmıştır.
İnsan, yeryüzünü dönüştürmüş sonra da dönüştürdüğü dünyanın sonuçları karşısında şaşkınlığa düşmüştür.
Fakat burada başka bir yanlışa da düşmemek gerekir.
Hayvanların yaşam alanlarını daraltmış olmamız, şehirleri sahipsiz hayvan kolonilerine dönüştürmeyi meşrulaştırmaz. Bir çocuğun korkuyla parka çıkamadığı, yaşlı bir insanın sokakta yürümekten çekindiği veya insanların saldırıya uğradığı bir tabloyu görmezden gelmek de hakikate sırt çevirmektir. Çünkü merhamet, gerçekliği inkâr ederek büyümez; ona bakarak olgunlaşır.
İslam medeniyetinin emanet anlayışı tam da burada anlam kazanır.
Kur'an, varlığı insanın hizmetine sunarken insanı da sorumluluğun merkezine yerleştirir. İnsana verilen üstünlük bir ayrıcalık değildir, bir yükümlülüktür. Emanet, sahip olmak değil, hesabını verebilmektir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.) aç bırakılan bir deveyi görünce sahibini uyarması da susuz bir köpeğe su veren kişiyi övmesi de aynı hakikati göstermektedir:
Merhamet yalnızca bir duygu değil, bir sorumluluk biçimidir; üzülmekten çok üstlenmekle ilgilidir. Belki de çağımızın en büyük ahlaki yanılgılarından biri tam da burada başlamaktadır. Sorumluluk istemeyen merhamet... Fedakârlık istemeyen vicdan... Bedel ödemeyen duyarlılık... Duygular büyürken yükümlülüklerin küçülmesi...
Oysa bir toplumu merhametli yapan şey ne kadar ağladığı değil, ne kadar sorumluluk aldığıdır. Medeniyet yalnızca merhamet değildir. Yalnızca güvenlik de değildir. Medeniyet, çatışan hakları adaletle yönetebilme sanatıdır. Bir çocuğun güvenliği ile bir canlının yaşamı karşı karşıya geliyorsa ortada çözülmemiş bir kamu sorunu vardır. Bir hayvanın korunması ile toplum düzeni birbirine rakip hâle gelmişse ortada eksik bırakılmış bir sorumluluk vardır.
Gerçek çözüm taraf seçmek değildir. Doğru soruyu bulmaktır. Bugün yeniden sormalıyız:
Gerçekten sokak hayvanlarını mı konuşuyoruz? Yoksa sokakta görünür hâle gelen insan ihmallerini mi? Aradan geçen onca zamana rağmen öğrencimin yumuk eliyle göstererek sorduğu o soruyu unutamıyorum: “Hocam, bu kedinin evi neden yok?”
Belki de meselenin özü burada gizlidir. Yetişkinlerin yıllarca tartıştığı meseleleri çocuklar bazen tek cümleyle ortaya koyar. Biz kavramları konuşuruz. Onlar hakikati görür. Biz alışırız. Onlar şaşırır. İşte bu yüzden bir eğitimci olarak bazı soruları çocuklardan öğrenmek gerektiğine inanırım.
Bazen bir toplumun en büyük problemi çözemediği meseleler değildir. Zamanla normalleştirdiği meselelerdir. Bazen bir kavram gerçeği açıklamak yerine onu görünmez kılar. Ve bazen bir medeniyet, terk ettiği canlılardan önce terk ettiği sorumluluklarla yüzleşmek zorundadır.
Bu yüzden yazının başındaki soruya şimdi daha sakin cevap verebiliriz:
Sokak hayvanı kimdir?
Belki de o, bir köpek değildir. Bir kedi de değildir.
Belki de o, insanın sokağa bıraktığı sorumluluğun ta kendisidir.
Çünkü sokak hayvanı diye bir şey yoktur.
Sokakta bırakılmış sorumluluklar vardır.