Topkapı ve Haseki caddelerinin birleştiği Yusufpaşa Çeşmesi’nin önünde haline göre bir meydancık vardır ki –Allah bir daha göstermesin– ma’hûd harîk-ı kebîrden sonra Aksaray’dan yukarı mahallâtın “Yeşil Tulumba”sı yerini tutmuştur.
Mart’ın 10’uncu Pazartesi günü buradan geçeceğim sırada gelip geçenlerden ve etraftaki kahvehânelerde oturanlardan birçoğunun yol ortasında birikip bir şeye baktıklarını gördüm.
Ben de o kalabalığa sokulup sebeb-i ictimâ’ı anlamak istedim. Bir de baktım ki: İrice bir köpek yediği zehirli lokmanın te’sîrinden vicdân-sûz evzâ’ ile kıvranıyor ve dil-hıraş hırıltılarla can vermeye çalışıyordu.
Çabalanıp didinmesini, ta’bîr-i mahsûsuyla can çekişmesini mütehayyirâne olmaktan ziyâde müteessirâne temâşâ edenlere arasıra sönük nazarlarıyla bakıyordu ki bu müsterhimâne bakışlar, başucundaki ashâb-ı merhametin cidden yüreğini yakıyordu.
Zavallı mahlûk, henüz sekerâtını ikmâl etmemiş ve hareket-i mesmûmânesiyle hayât-ı sefîlânesine nihâyet vermemişti ki kalabalığın arasından iki tane kürekli peydâ oldu.
[70] Şimdiki ünvânları nedir? İyi bilmiyorum. Eski süprüntü arabacılarından olan bu adamlardan biri elindeki küreği keskinlemesine hayvanın boynuna bastırdı. Arkadaşı da küreğini daha canlı bulunan köpekceğizin karnı altından daldırıp salkım saçak kaldırdı… Üst tarafı ne oldu bakamadım.
میازار موری که دانه کشست
که جان دارد و جان شیرین خوشست
(okunuşu: “Miyâzâr mûrî ki dâne-keşest
ki cân dâred u cân-ı şîrîn hoşest”)
(anlamı: “Dane taşıyan karıncayı incitme;
çünkü onun da canı vardır ve tatlı olan candır.”
Beytini söylenerek yürürken diğer bir manzara karşısında bulundum: İki tane fino köpeği sokak ortasında müstekreh bir vaz’iyet almış, duruyor, kuyruğu, kulağı düşük uyuz bir tazı da bacağını kaldırmış sebzeci dükkânının önündeki yapraklara siyiverdi. Düşündüm ki hem-cinslerinden birinin* birkaç gram striknin ile vücûdu kaldırılırken bunların böyle salma bırakılmasındaki sebeb ne idi. Sonra boyunlarındaki tasmalardan bunların sâhibli olduğu için serbest gezdiklerini, öbürünün de kimsesiz bulunduğu için zehirlendiğini anladım…

Hazin meşhûdâtım bu kadar. Şimdi de muhik mahsûsâtımı söyleyim:
Şehremâneti, birkaç sene evvel dâmen-dermiyân olarak sokak köpeklerini bir hengâme-i vâlâ ile toplayıcıların kancasından kurtulan yahud arabalara yüklü kafeslerin aralığından fırlayan, hulâsası: Bakiyyetü’l-eb’âd bulunanlarla nesl-i cedîd olarak türeyenleri de böyle sokak ortasında zehirletip kaldırıyor.
İşittiğime göre; köpeği öldürüp kuyruğunu vesîka olarak gösterene de beş kuruş ikramiye veriyormuş! Yine duyduğuma nazaran bu kuyruklar, birer yağlı kuyruk halini bulmuş ve herbiri birkaç defa getirilip gösterilmeye başlamış da bunların fennen çâre-i imhâsı olup olmadığı Emânet Kimyahânesi’nden sorulmuş!
Günâhı söyleyenler boynuna. Bizce karanlıktır!
Buraları lâzım değil. Elzem ve ehem olan bir şey varsa o da şu alenen tesmîm-i kilâb fecî’asına hitâm verilip serseri köpeklerin ortadan kaldırılmasına başka bir çâre bulunmasıdır ki insâniyet de bunu iktizâ eder sanırım.
Bir de sâhibli, yani tasmalı köpekler için bir ta’lîmâtnâme yapılsa ve bunların:
Hem-nev’a karşı pür-cûş ü bî-hûş
Ser der-hevâ ve dünbâle ber-dûş
(anlamı: “İnsan, kendi türüne karşı bile coşkun ve aklını yitirmiş bir hâlde; başı havalarda, fakat kuyruğu omzunda (çekingen ve ürkek bir duruş içinde) görünür.”)
olarak salma-gezmeleri ve gezdirilmeleri biraz takyîd edilse. Çünkü biraz yukarıda naklettiğim hâlât-ı kerîheden fazla olarak kaldırım üzerinde giderken, yahud otobüste, tramvayda otururken bir küçük beyin yahud civilize bir küçük hanımın şeref-i refâkatini hâiz bir köpeğin bacaklara süründüğü yahud mütebasbıs bir lisân ile elleri yaladığı oluyor.
Bunların ünsiyet neticesi olarak sâhiblerinin elini ve burnunu yalamasına bir şey denemezse de temiz bir müslüman, şer’an murdâr olan bir salya ile elinin telvîs edilmesine rızâ gösteremez. Keşkül ismindeki eser-i eşherin müellifi Şeyh Bahâeddîn Âmilî İran Hükümdârı Şah Abbâs’ın huzuruna çıkarılmış. Şah’ın ortada dolaşan köpeği şeyhe sokulup yaltaklanmak istemiş. Onun çekinip toplanması ise Şah’ın hiddetini ve:
– Şeyh Efendi! Eteğiniz kirlenmesin diye mi çekiniyorsunuz? Suâlini mûcib olmuş. Şu nâgeh-zuhûr suâle irticâlen inşâd eylediği:
| در چهره ندام از مسلمانی رنك آن روسپیم که از بودن من | بر مدارد شرف سك اهل فرنك دوزخ راتنك واهل دوزخ راننك**
(Okunuşu: Dar çehrem ez muslimânî reng ber-nemîdâred
şeref-i seg-i ehl-i fereng
anlamı: “Yüzümde Müslümanlığa ait bir iz, bir renk kalmamıştır;
(ben) Frenk (Batı) köpeklerinin bile şerefine sahip gibiyim.”
Okunuşu: Ân rû-siyâhem ki ez bûden-i men dozeh râ neng
ve ehl-i dozeh râ neng.
Anlamı: “O kadar yüzü kara biriyim ki, benim varlığım cehenneme bile utanç verir;
cehennem ehli bile beni kendinden saymaz.”)
Rubâ’îsini okuyup
– Dâmen-i nâ-pâkimden seg-i şehâmetiniz murdâr olmasın fikriyle çekinmiştim! Cevabını verip yakasını kurtarmış.
Tabiîdir ki böyle bir temâs-ı gayr-ı marzîye dûçâr olanların hemen hepsi de Şeyh Bahâüddîn gibi mütezelzil ve deryâ-dil bulunmaz. Hattâ onun cevabını vermeye değil, meâlini düşünmeye bile tenezzül etmez.
Binâenaleyh Şehremâneti, tab’an titiz olanların iğbirârını mûcib olmamak için sâhibli köpeklerin etvâr-ı âzâdegîsini biraz ta’dîl, kalben şefik bulunanların inkisârını bâdî olmamak için de kimsesiz köpeklerin izâle-i vücûdu hakkındaki usûlü tebdil etse pek ziyâde isâbet eylemiş olacaktır.
Bunların fino ve tazı olması diğerinin sokak köpeği bulunması cinsiyetlerinin mugâyeretini îcâb etmez sanırım. Bunlar köpek oğlu köpek de o bî-çare çakal oğlu köpek değil â!
Makalenin alındığı kaynak: Sebîlürreşâd, Cilt: 12, Sayı 290, 20 Mart 1330-6 Cemâziyelevvel 1332, s. 69-70.