Kırıkkale İmam Hatip Lisesi çatısı altında geçen dört güzel yılın ardından artık ayrılık vakti gelmişti. Dönüp her baktığımızda, arkadaşlarımızla yaşadığımız o acı tatlı günleri gözlerimizde yeniden canlandıracak bir hatıraya ihtiyacımız vardı. Şimdiki gibi dijital köprülerin bulunmadığı, iletişimin mektuplarla ve adres defterleriyle sınırlı olduğu o yıllarda zaman, en büyük rakibimizdi. Kapsamlı bir okul yıllığı hazırlamaya vaktimiz elvermediğinden, anılarımızı tek bir resim kâğıdına sığdırmaya; her bir arkadaşımızın simasını ve ismini aynı sayfada buluşturmaya karar verdik.
O günlerde, ucuz bir dolmakalemin ucunu tıpkı bir hat kamışı gibi eğikçe keserek kendi dünyamda çizgilerle hemhâl oluyordum. Bu iptidai kalem ve çini mürekkebiyle, mezuniyet öncesinde bazı arkadaşlarıma ve kıymetli hocamız Mustafa Barut'a "Er-rızku alallah" (Rızık Allah'a aittir) levhaları yazmış, bunları naçizane birer hediye olarak takdim etmiştim.
Fikir filizlenince hemen kolları sıvadım. Yatılı kaldığımız pansiyonun alt katındaki sessiz bir sınıfta, gecenin ilerleyen saatlerine kadar sürecek tatlı bir mesaiye başladım.
Tasarımın merkezine, göğsümüzde gururla taşıdığımız İmam Hatip rozetini yerleştirmeyi düşündüm. Zira bu rozet; ahlaki hamurumuzu, milli ruhumuzu ve ilmi birikimimizi harmanlayarak bu müstesna camianın birer ferdi olduğumuzu gösteren en anlamlı nişaneydi. Rozetteki kitap, ufkumuzu aydınlatan ilahi vahyi; kubbe ve minare ise tevhid inancının ve asırlık mirasımızın sarsılmaz sütunlarını temsil ediyordu. Kubbeden çevreye yayılan ışıklar, müspet ilimlerin ve aydınlık bir geleceğin muştusu, hilal ve yıldız ise İslam medeniyetinin gök kubbedeki parıltısıydı.
Beyaz kâğıdın tam ortasına çizdiğim rozetin hilal ve yıldız motiflerinin içine, Besmele-i Şerif’i ve Kelime-i Tevhid’i nakış nakış işledim. Tablonun sağ ve sol üst köşelerini iki mukaddes ayetle tezyin ederken, tam ortalarına da bir Hadis-i Şerif yerleştirdim.
İlk ayet, Kalem Suresi'nin dördüncü ayetiydi. Yüce Mevlâ’nın Sevgili Peygamberimiz’e (s.a.v.) hitabı sayfada yankılanıyordu: “Şüphesiz sen elbette yüce bir ahlak üzeresin.” İkinci ayet ise Nûr Suresi’nin otuz beşinci ayetinden alınmıştı. İlahi nurun, ilmin ve hidayetin ihtişamını dile getiren o muhteşem ifade yer alıyordu: “Nur üstüne nur…” Hadis-i Şerif olarak da gençlik yıllarımda ezberlediğim kırk hadis arasında kalbime en çok dokunanını seçmiştim: "Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.”
Ben kompozisyonu kâğıt üzerinde şekillendirirken, hafızam beni yanıltmıyorsa Ahmet Coşkun da sınıf arkadaşlarımızın vesikalık fotoğraflarını topluyordu. O fotoğrafları raptetmek, en az yazıları yazmak kadar titizlik ve sabır gerektiriyordu. Dönemin kısıtlı imkânları içinde her birini milimetrik ölçülerle kesmek ve beyaz kâğıdı lekelemeden yerli yerine yerleştirmek ayrı bir maharet istiyordu.
Nihayet yazılar ve fotoğraflar bir araya geldiğinde, çalışmaya hem ciddiyet kazandırmak hem de bir çerçeve vazifesi görmek üzere arkasına siyah bir fon kâğıdı gerdim. Ortaya çıkan bu eserin çoğaltılarak her birimize birer hatıra olarak kalabilmesi için fotoğrafçıya ulaştırılması gerekiyordu. Yine hayal meyal hatırladığım kadarıyla bu görevi de Ahmet Coşkun ile Gül Ahmet Tarım üstlenmişti.
Gün geldi, yıllar geçti; ömür defterimizin sayfaları sarardı. Fakat geriye dönüp baktığımızda, bizi birbirimize bağlayan, zamanı bir anlığına durduran ve gençlik yıllarımızı hep canlı tutan müşterek bir hatıra bıraktığımızı gördük. Belki bir kâğıt parçasından ibaretti; fakat içinde bir dönemin dostluğu, emeği, heyecanı ve en kalbi duası saklıydı.
Bugün o çalışmaya her baktığımda, yalnızca yüzlerimizi değil; aynı sıralarda kurduğumuz hayalleri, birlikte kıldığımız namazları, geceleri süren ders müzakerelerini ve genç yüreklerimizin taşıdığı idealizmi görüyorum. Kimi arkadaşlarımız farklı şehirlerde, farklı mesleklerde hayatlarını sürdürdüler, kimileriyle yollarımız yeniden kesişti, kimileriyle ise yıllar içinde irtibatımız zayıfladı. Fakat o tek sayfaya sığdırılan müşterek geçmiş, bizi birbirimize bağlayan görünmez bir bağ olarak varlığını hep korudu.
Aradan geçen onca zamana rağmen, o beyaz kâğıdın üzerine dökülen mürekkebin ve emeklerin değeri gözümde hiç eksilmedi. Çünkü insan ömründe bazı anlar vardır ki, taşıdıkları mânâ, samimiyet ve kardeşlik duygusuyla ebedi bir değer kazanır. Kırıkkale İmam Hatip Lisesi’nin mütevazı bir sınıfında başlayan o küçük çalışma da bizim için işte böyle bir miras oldu. Belki o günlerde farkında değildik ama aslında bir yıllık değil, ömrümüze emanet edilmiş kıymetli bir şahitlik hazırlamışız. Yıllar geçtikçe kıymeti daha iyi anlaşılan bu yadigâr; gençlik günlerimizin sesi, dostluklarımızın nişanesi ve geçmişten bugüne uzanan samimi bir selam olarak yaşamaya devam ediyor.