Deneme

Kaybedilen Çocukluk ve Yufkasız Bakışlar

İnsan, dünyanın sadece kendi odasından, annesinin kokusundan ve sokağın sonundaki o bilindik ağaçtan ibaretken çok güvendedir. Çocukken zaman, göğsümüzden uçan beyaz kuşlar gibi hafif ve telaşsız ilerler.

 İnsan, dünyanın sadece kendi odasından, annesinin kokusundan ve sokağın sonundaki o bilindik ağaçtan ibaretken çok güvendedir. Çocukken zaman, göğsümüzden uçan beyaz kuşlar gibi hafif ve telaşsız ilerler. Henüz faturaların soğuk yüzüyle tanışmamış, geleceğin o tekinsiz kaygısıyla uykuları bölünmemiş bir ruh için yağmurun camlara vurması sadece bir oyun arkadaşlığıdır. O erken yaşlarda her şey öylesine berrak, öylesine hilesizdir ki; kötülüğün ancak masallarda kendine yer bulabileceğine inanırız. ​Dünyanın bütün uğultusu ve amansız kargaşası, o korunaklı çocukluk kalesinin surlarına çarpıp geri döner.

Peki, bir insan ne zaman fark eder büyümenin o geri dönüşsüz ağırlığını?

Sanırım her kuşağın kendi kırılma anı var. Bizimkisi, analog dünyanın o son sıcak tınılarından kopup ekranların ve betonların soğukluğuna fırlatıldığımız o gri eşikte başladı. Sokaklar yavaş yavaş çekildi hayatımızdan; yerini bitmek bilmeyen sınavlara, mesai saatlerine ve bizi kendi içimize kapatan devasa şehir mekanizmalarına bıraktı. Üstelik bu uyanış, kalbinde manevi bir dert taşıyan, dünyaya inanmış bir kalple bakmaya çalışan bir genç için çok daha sancılıydı. Şehir sadece gövdemizi değil, ruhumuzun saf kalma istencini de kuşatmak istiyordu. Bir yanda modern kentin dayattığı seküler ritimler, kariyer hırsları ve insanı tek tipleştiren o devasa çark; diğer yanda ise bizi biz yapan o mukaddes değerler, teslim olmayı reddeden o inançlı damar... Sonra içimizde, bu yeni dünyaya ait olmayan tuhaf huzursuzluklar belirmeye başladı. Biraz ekrana sıkışmış, biraz çağın yabancısı, biraz da o fıtri temizliği korumak için direnen birer garibe dönüştük.

İşte tam o geçişin ortasında, bir sabah kendi hayatımızın avlusuna çıktık ve orada duran o tekinsiz, kara nesneyle göz göze geldik.

O kara şey, çocukluğumuzun bittiğini ilan eden ilk büyük darbeydi. Kimimiz için ülkenin durulmayan çalkantıları, kimimiz için bir gecede babamızın omuzlarına çöken ağır geçim dertleri, kimimiz içinse bizi erkenden büyümek zorunda bırakan o kitlesel kargaşaydı. Ama en çok da, ilk gençlik yıllarında her şeye rağmen "mümince bir vakarla" var olabilmenin getirdiği bir dizi ağır sorumlulukla yüzleşmekti. Dünyanın çirkefliği ve adaletsizliği karşısında uysal birer seyirci mi olacaktık, yoksa içimizdeki inanmışlığın verdiği asaletle dik mi duracaktık? O bombanın patlamasıyla birlikte, içimizdeki saf, sorgusuz güven duygusu da havaya uçtu. Kulaklarımız artık yağmurun dingin sesini duymaz oldu; çünkü içeriden ve dışarıdan sürekli bir gürültü basıyordu ruhumuzu. Kendimizi korumak için çekildiğimiz o gizemli dehlizler, sakin sığınaklar bile bizi şehrin kokuşmuşluğundan, erken yaşta üstümüze sinen yorgunluklardan korumaya yetmedi.

Bugün geriye dönüp baktığımda, kendi kuşağımın yüzünde o patlamanın izlerini görüyorum. Hepimiz biraz "bırakılmaktan, eksilmekten yapılma" insanlarız artık. Masalarımızda sadece günü geçmiş gazeteler yada eski notlar yok; gerçekleşmemiş hayallerin, ertelenmiş gençliklerin ve çağın tahrifatına karşı korumaya çalıştığımız kalplerimizin yaraları var.

Ancak masumiyetin bitişi, bir boyun eğme hikâyesi olmak zorunda değil. Evet, avlumuza o kara şey bırakıldı; evet, çocukluğumuzun beyaz kuşları bizi terk etti. Ama insan acılarıyla, sorumluluklarıyla ve imtihanıyla tanıştığı an gerçekten yaşamaya başlar. Yufka değil artık bakışımız bu düzene. Bu dünyanın amansız, gürültülü keşmekeşliği karşısında ne uysal bir köle olacağız ne de fildişi kulemize çekileceğiz. İçimizde biriktirdiğimiz çakıl taşları, bizi bu şehrin çarkları arasında eriyip gitmekten koruyan birer kalkana dönüşüyor. Şimdi sorma sırası bizde: Bu hoyrat dünyanın karşısına kendi inancımız ve hakiki isyanımızla çıkmayacaksak o kaybettiğimiz çocukluğun ve korumaya ant içtiğimiz o fıtratın hesabını kimden soracağız?

Editörün Seçtikleri