Deneme

Bir Çift Kundura

O bir çift ayakkabı ile hayatın en hareketli, telaşlı, belki de yapılacak işlerin en yoğun olduğu, sorumlulukların ağırlığı altında ezildiğimiz bu modern çağda ummadığın bir anda karşılaşıyor olmak, ölümün o kekremsi, acı halini hatırlayıp, kendimizde birçok şeyi sorguluyor halde buluyorken, aslında bırakıp gitmenin ona kavuşmak gibi harika bir son barındırdığını, fakat çağrılmanın, her an, her dem gerçekleşebilecek olma ihtimalini unutmamamız gerektiğini düşünüyorum adımlarım yavaşlarken.

   Sabah telaşının herkesi sardığı sıcak bir haziran sonu, semtin kaldırımı en dar caddelerinden birinde aceleyle yürürken, bitişik nizam apartmanların bulunduğu, park edilen araçların hengâmesi arasında, neredeyse görülmeyecek şekilde orada öylece duran bir çift hanımefendi ayakkabısı gördüm. Bir an adımlarım yavaşladı, itiraf etmek gerekirse afalladım. Ayakkabı modelinden hanımefendinin yaşını tahmin etmeye çalıştığımda; kırk, kırk beş, belki de elli yaşlarında olduğuna dair bir kanaatim oluştu, fakat ayakkabı modeli üzerinden bir hanımefendinin yaşını tahmin etmenin ne kadar isabetli bir karar olacağını kestiremedim doğrusu. 

   Bu dünyadan göçünü toplayıp gidenlerin kapı önlerine ayakkabılarının konması geleneğinin, toplumumuzda sıkça kullanılan bir Anadolu geleneği olduğu hepimizin malumudur. İfade ettiği anlamın yas tutan aile için bir kabul sürecinde olduklarının ilanı, özellikle ayakkabı uçlarının dışarıya bakacak şekilde konulmasının gelenekteki sebebinin ise, ölümün evden uzak olsun düşüncesi ile yapıldığı halk arasında bildiğimiz ve genel kabullerin arasında olan bir inanış. Bu geleneğin İslam’da yerinin olup olmaması ise bu yazının konusu değil elbette. 

   O bir çift ayakkabı ile hayatın en hareketli, telaşlı, belki de yapılacak işlerin en yoğun olduğu, sorumlulukların ağırlığı altında ezildiğimiz bu modern çağda ummadığın bir anda karşılaşıyor olmak, ölümün o kekremsi, acı halini hatırlayıp, kendimizde birçok şeyi sorguluyor halde buluyorken, aslında bırakıp gitmenin ona kavuşmak gibi harika bir son barındırdığını, fakat çağrılmanın, her an, her dem gerçekleşebilecek olma ihtimalini unutmamamız gerektiğini düşünüyorum adımlarım yavaşlarken.

  Söz konusu hanımefendinin belki de önümüzdeki günlerde yapmayı planladığı ve gerçekleştirmek için heyecanlandığı, gün saydığı yolculukları, sevdikleriyle geçireceği mutlu zamanları, evinde yapmayı planladığı ev sahiplikleri, en sevdiği ile yapmayı hayal ettiği onca şey varken, belki de hayatının en sağlıklı döneminde,  yaşama sevincini en coşkun hali ile hissederken ve yaşarken belki de bir anda kendisini ölümün kucağında bulmuştu. 

   Kendisinin, aslında çocuksu ve yaramaz bir kul olduğunun farkındaydı belki, aralarındaki nazlı hukuka dayanarak, içten bir yakarışla yaratıcısına kendince yakınlaşma çabasında, gecenin bir yarısında kapısında yalvarıp, yakarıp, affedilmesini umarak gözyaşı döküyordu her dem kim bilir.

  Belki de yıllarca çekilen hastalığın ızdıraplı halini bitiren çağrıydı peşine düşüp, dünya yolculuğunu nihayetlendirdiği bu son yolculuk.

    O bir çift ayakkabı ile karşılaştığım sabahta olduğu gibi her zamanki gibi belki böyle telaşlı bir sabaha uyanmış, yapılacaklar gözünde büyümüş, yorgun bedeninde bulunan son enerjiyi toplayıp, kendi motivasyonunu sağlayıp; belki bir eş, belki bir evlat, belki bir anne sorumluluğunu yine sevgiyle yapmak için kendinde o gücü bulup, günü kurtarmaya çalışıp, hayatın içindeki vazifelerini yerine getirirken yakalanıvermişti ecele. 

  Belki yazın bu zamanlarında, kuşların kendilerini kaybetmişçesine cıvıldamalarını çok seviyor, sabahın sakinliğinde yürümek ona çok iyi geliyor, çocukların içten sevgisini, kedilerin şımarık sevgi arsızı hallerini, kahvaltıda en çok taze ekmek, peynir ve domates üçlüsünü, hafta sonları ise simitten vazgeçemeyenlerdendi kim bilir?

   Sevgiyle yolu belki de ilk kez denk düşmüş, sevdanın gücüyle sanki dünyanın yükü omzunda olduğu halde her biri ona manasız geliyor, sevmenin gücüne sığınıyor, onunla nefesleniyordu, bilinmez.

   Belki de gönlü öylesine yorgundu ki, kollarında yeniden sarıp sarmalayacağı, günlerce yolunu bekleyeceği çok sevdikleri yanında yöresinde yoktu artık. Her gün beklemenin buruk, bin bir türlü heyecan, umut, hayal kırıklığı içeren o halini mevsimlerdir yaşayamamış olabilir miydi?

  Yine de bahar geldiğinde açan çiçekler belki de onu hayata bağlıyor, ilk eriğin tadı için pazar alışverişinde her fani gibi heyecanlanıyordu. Karpuz peynirle bir öğünü tamamlayıp şükreder, nimetlerinin şükrünü eda etmede acizliğini Mevla’sına arz ediyordu belki. 

  Yarım kalma ihtimali olan onca iş, tevbe, plan, daha iyi insan olabilme ümitleri kalakaldı öylece, vakit olmadı. 

   “Her nasip vaktine esirdir” sözü gereği belki bardağında çayı yarım, dilinde duası bitmeden henüz, tabağında lokması yarımken daha, tamamlanamamış şükürleri kaldı bilinmez. Belki de cennet ahalisinin heyecan ve aşkla karşıladığı şanslı insanlardandı kim bilir?

   Rahmet olsun..

   

Editörün Seçtikleri