Deneme

Başıboş Şehirler

İnsanoğlu, Allah-u Teala’nın yeryüzündeki halifesi olarak yüce ferdiyetine şerh düşecek tüm fetişist tavırları reddetmekle mükelleftir. İnsan çevresindeki mekânın idrakine varabilme ve ona güzel eklemeler yapmak suretiyle süsleme hakkını terk edemez.

En son ne zaman yaşadığınız ev, sokak veya mahalleyle ilgili bir tasarrufta bulundunuz? Duvarına asılan bir güzel hat tablosunun evi nasıl şenlendirdiğini en son ne zaman seyrettiniz? Yahut sokağınızı adımlarken “şu duvarın rengi hardal yeşili olsaymış dut ağacıyla güzel bir insicam oluştururmuş”, “şuraya mermerden güzel bir çeşme, yanına da hayvanların nasipleneceği bir küçük yalak…” fikrinin tüm bedeninizi kuşattığı bir an oldu mu hiç? Küçük istisnaları bir tarafa bırakırsak hepimizin ortak cevabı sanırım belli… İçerisinde ömrümüzü tükettiğimiz şehirler bizim değil. Her gün dönüp durduğumuz şehirlere yabancıyız. Bu neden böyle?

Marksist teorinin neomarksist kent kuramcısı olan devamcıları bunu pek güzel açıklamışlar. Marx’a göre kapitalist üretim biçimi insan ve ürün arasında bir yabancılaşmaya sebep olur. Ürünü üreten işçi ürettiği ürün üzerinde herhangi bir denetim kuramaz. İnsanı insan yapan bilinçli tercihler ve özgür üretim kapasitesi bastırılır. Ürün-insan arasındaki bu yabancılaştırıcı ilişki toplumsal ilişkilerde de kendini üretir ve insan-insan, insan-mekân arasında da bir yabancılaşmayı her gün yeniden üretir. Burada kentler ve insanlar kapitalist üretim tarzının devridaimini mümkün kılan birer araçtan ibarettirler ve tabii karakterlerini yitirmişlerdir. Bu sebepledir ki kapitalist üretim çarklarının içerisinde özgürlüğüne şerh konulmuş şekilde dönüp duran insan, komşusuna, yaşadığı sokağa veya mahallesine yabancılaşmıştır. Bilincine şerh konulmuş insan onların varlığını unutmuştur.

İnsanoğlu, Allah-u Teala’nın yeryüzündeki halifesi olarak yüce ferdiyetine şerh düşecek tüm fetişist tavırları reddetmekle mükelleftir. İnsan çevresindeki mekânın idrakine varabilme ve ona güzel eklemeler yapmak suretiyle süsleme hakkını terk edemez. Yine insan komşuluktan, sokak dayanışmasından ve kendi dışındaki canlıların sorumluluğundan kaçmamalıdır. Efendimiz’in (sav) “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” Hadis-i şerifi çok üstün bilgi seviyelerine ihtiyaç duymaksızın herkesin mutlaka bir şekilde duyduğu meşhur bir hadistir. Buraya onlarcası da yazılabilir lakin bu hadis-i şerif tek başına İslam’ın yüce insan telakkisine dair yeterli fikir verecektir. Bugün yaşadığımız yabancılaşma durumunu parçalayan bir nasihat olarak komşunun varlığına dair sorumluluk, her bir ferdin insan-insan ve insan-mekân ilişkilerinde kuşanması gereken bilinç seviyesine dair bir ölçü koyar. 

Çevresindeki insanlar ve mekân ile ilgili yüksek bilinç seviyesine ulaşmış ferdler bir sorumluluk bilincini de bu doğrultuda kuşanırlar. Şahsi mesuliyet hissi doğrultusunda kendisiyle komşusu veya sokağı arasına girerek yabancılaşmaya yol açan unsurları tabii sınırlarına geri gönderir. Mahallesinde veya sokağında yapılacak bir iş varsa bunu belediyeye havale etmek yerine kendi üzerine vazife görür. Yoldan geçen insanın, sokaktaki kuşun, kedinin suyu hakkında düşünür çözümler üretir. Kendi evini, komşuluk ünitesini, sokağını inşa etme ve çekip çevirme konusunda net bir sorumluluk üstlenir.  Medeniyetimizin tarih boyunca İslam’ın yüce ölçülerini tatbik ettiği birçok mimari eser bugün hala görevini icra ediyor ve bize nasihat ediyor. Ayazma Camii’nin kuş evleri, kabirlerde bir küçük manevrayla inşa edilmiş su yalakları, birbirinden güzel çeşmeler bugün hala ayaktadır, insanı ve çevresini yüceltmeye devam etmektedir.

Bugün kentlerimizle ilgili tartıştığımız birçok meseleyi ele alırken kapitalist yabancılaşma ile İslam’ın yüce ferdiyet telakkisi çerçevesinde düşünmekte fayda görüyorum. Başıboş sokak köpekleri meselesini de bu çerçevede ele almalıyız. Bugün sokaklarımızda ciddi bir güvenlik problemi olmaya devam eden bu mesele insanın çevresiyle kurduğu arızalı yabancılık ilişkisinin bir sonucudur. Kentin bir baştan öbür başa betona gömüldüğü, tabiatın bencilce ayarlarıyla oynandığı ve sömürüldüğü bir durumda insan dahi yabancılaşmışken hayvanların zulme duçar olmayacağı beklenemez. Bu noktada belediyelerin büyük büyük tesisler kurarak milyonlarca lirayı boşa harcaması bir çözüm değildir. Köpeklerin toptan itlaf edilmesi de bir çözüm değildir. “Patili dostlarımız” denerek hayvanların bencilce evlere mahkûm edilmesi veya insan seviyesine yükseltilmesi de apaçık zulümdür. Bunların hiçbiri çözüm değildir. 

Çözüm bellidir. Sokağındaki köpek popülasyonunu takip etmesi gerekenler o ilçenin belediyesi değil komşuları olmalıdır. Mekânsal planlama aklı hayvanların da doğal avlanma imkânlarına izin verecek şekilde tabiatla iç içe olmalıdır. Yine planlama, komşuların sokaklarındaki sorunlara anlık çözümler üreteceği ruhsatı komşulara vermelidir. Bu ölçü tutturulduğunda ne insafsızca itlaf söylemleri ne de hayvanı insan mertebesine çıkaran zulüm durumu ortaya çıkacaktır.

Editörün Seçtikleri