Deneme

90’lar: İki Adım İleri, Bir Adım Geri (Beşinci Bölüm)

90’lı yıllardaki önemli bir yayın olayı da Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) tarafından fasikül fasikül yayınlanmaya başlayan İslâm Ansiklopedisi’dir; madde metinlerinin büyük çoğunluğunun ciddî ve kapsamlı 17 bine yakın makaleden oluşan çalışmanın tamamlanması 25 yılı bulur; ilk fasikül 1988 yılında yayınlanmış ve 2013 yılında 44.ncü olan son cilt yayınlanmıştır (daha sonra 2 ek cilt daha yayınlanmıştır -2016-) .

İnsicam’ın önceki (Temmuz) sayısında yayınlanmış olan 90’lar bölümünün ilk  kısmına başlık olarak ‘Anadolu Yıldızının Parlayışı’ gibi bir başlık koymuşsak da bu,  madalyonun yalnızca bir yüzüne işaret etmektedir. Madalyonun diğer yüzünde bir  karmaşıklık, bir anaforun hüküm sürdüğünü anlatan bir resim yer alır: ‘Dışa açılma’nın ‘tam  yol ileri’ yaptığı bu dönemde, ‘açılma’ kontrol dışı bir dağılıp saçılmayı da getirmiş gibidir;  rota ve menzilin neresi olduğu konusunda net bir kamuoyu fikri yok gibidir, dahası pusula  doğru yönü göstermekte mi o bile tartışılır durumdadır. Gelişmeler çok keresinde şaşırtıcı ve  bazen de sarsıcıdır.  

90’lar, ‘dışa açılma’nın hemen her düzeyde bir uygulama ya da görüntüsüyle baş döndürücü olmuştur. Bu bağlamda, politik olarak hedeflenen en önemli adımlardan birisi olarak, özellikle yabancı sermayenin Türkiye’ye celbedilmesi etkisi itibariyle Türkiye’nin  Gümrük Birliği’ne girmiş olmasıdır (1995). (Bu Gümrük Birliği’ne giriş antlaşmasının  imzalanmasının ilerleyen yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde  olumsuz bir etki yapmış olması çokça tartışılan bir husus olacaktır; çünkü bu antlaşmayla AB  açısından Türkiye’yle olan ticarette, ‘serbest işgücü dolaşımı’ gibi siyaseten hassas ve  istenmeyen durumlara yol açmadan gerekli ekonomik yararlar zaten sağlanmış olmuştu;  mamafih, 2020’li yıllara gelindiğinde Türkiye tarafında da AB’ye girmenin gereği ve önemi  tartışılır olduğunda, ‘neyse’ denilecektir, ‘insanımızın serbest dolaşımı değilse de ‘Gümrük  Birliği’ antlaşması çerçevesinde ‘mallarımızın dolaşımında ve Avrupa pazarına erişimde  ciddi bir engelle karşılaşmıyoruz. Üyeliği boş verelim, Gümrük Birliği Antlaşması’nda kapsam genişletici anlamlı bir güncelleme yapılsın ve şu vize işleri kolaylaşsın yeter’.) 

Ama bu arada, medyada, sivil ve askerî bürokraside ve yargıda memleketin aslî  sahipleri olma imtiyazını her nasılsa ve bir şekilde elinde bulundurduğu iddiasındaki zinde  güçlerin eski korumacı refleksleri yorgun düşmüş olsa da tetiktedir. Dolayısıyla 90’lar,  insanların umutlarını besleyen olduğu kadar endişe ve umutsuz oluşlarını da destekleyen  gelişmelerle neredeyse ‘iki ileri bir geri’ modunda geçer. Bu bağlamda, Özal’ın Türkî  cumhuriyetlere yaptığı seyahat dönüşünün hemen ardından öldürülüşü (genel kanaat bu  yöndedir) dönemin başlarında (17 Nisan 1993) kamuoyu duyarlığının aldığı ilk darbedir. 

90’lı yıllar, F. G.’nin muhtemelen mevûd (ya da vaat edilmiş) bir hükümranlığın bir  parçası olarak kendisine küresel bir akreditasyon sağlanmış oluşunun doğal yansıması olarak ‘hocaefendi’ kisvesinden nispeten sıyrılıp kendisine âkil ve bilge bir kanaat önderi  sıfatını yakıştırdığı ve bunun karşılığı olan bir özgüvenle ( ve tabii hep var olan, tevazu  ambalajlı kibri eşliğinde) hareket etmeye başlamış olduğu yıllardır; ilgi ve faaliyet alanı  öğrencilerle ilgilenme sınırlarının çok ötelerine genişlemiş durumdadır. Müşarünileyhin artık içi içine sığmamakta, ABD ve İsrail onaylı akreditasyonunun tavan yaptırdığı özgüvenle dört  bir yana ferman salası gelmektedir; ilerleyen yıllar içinde, sahip olduğu akreditasyonu görmezden gelenlere gerekirse diz çöktürtebileceği bir gücün sahibi olduğuna inanacaktır.  

Küreselleşmenin bir dolaylı etki ve yansıması da kadın hareketleri ve ‘aile’ konsepti  çerçevesindedir; Yirminci Yüzyıl başlarından itibaren kesintisiz bir şekilde gündemde  olan/tutulan kadın hareketleri giderek taleplerini keskinleştiren ‘feminist’ bir karakter edinmeye başlamış, dahası etkilerini dindar aile yapılarına kadar yayabilmiştir; modernleşme  süreçleriyle zaten gevşeyip zayıflamış ve küçülmüş olan Türk aile yapısı daha dirençsiz hâle  düşmektedir. Bu yazı dizisinin İnsicam’ın Mayıs 2026 sayısında yayınlanmış olan bölümünde  70’li yıllarda yol açıcı olduğunu ve ‘ekol’ oluşturduğunu düşündüğümüz bazı dergilerden ve  düşünce atmosferinden söz etmiştik. Konuya doksanlarda kabuk değiştiren bir başka alan ile,  özellikle yelpazenin İslâmi duyarlık sahibi kesimlerin bulunduğu kısmına hitap eden kitap yayıncılığına ilişkin durum değerlendirmesiyle devam ederek düşünce dünyamızda ortaya  çıkan farklılaşma konusuna daha bir bütünlük kazanmasını sağlayabiliriz. Şimdi 90’lara  ilişkin diğer alt başlıkları sonraki sayıya bırakarak bu sayı için ayrılan yer gereği, son zikrettiğimiz iki alt başlıkla yetinmemiz gerekiyor. 

‘Kadın Hakları’ Temelinde Sınırların Zorlanışı: Feminizm 

Önceki bölümde kısaca ‘kadın hakları’ndan söz etmiş ve masum ‘insan hakları’  konseptinin bir parçası olan ‘kadın hakları’ savunuculuğu ile kadının durumunda ve  toplumsal statüsünde iyileştirme hedefleyen talep ve çalışmalara olan bakışımızın doğal  olarak olumlu olduğunu ve fakat onun şeytanî ‘feminizm’ hareketiyle karıştırılmamasının  gereğine işaretle bu ‘90’lı yıllar’ bölümünde konuya dönecek olduğumuzu belirtmiştik. 

90’lardan itibaren dindar bir kişiliğe sahip olduğu açık olan birçok kadının giderek  daha fazla bir biçimde iş çevrelerinde, sivil toplum çalışmalarında, basılı ve görsel yayıncılık  dünyasında ve hatta siyasî platformlarda görev ve rol almaya başladığı görülür. Bu doğal bir  sonuçtur; 70’li ve 80’li yıllarda dinî hassasiyet sahibi kız öğrencilerin öğrenim ve eğitim 

hayatında sınırlandırmalara karşı çıkarak sınırları zorladığı ve dikkat çekici bir mücadele  vermiş olduğu unutulmayacakbir süreçtir; bu sürecin sonucu, eğitimlerini tamamlayan, dinî  hassasiyetlerini kimliklerine yansıtmış o kız öğrencilerin mezuniyetlerini takiben iş hayatında  (kamuda ya da özel sektörde) kendilerine yer açma uğraşısı içinde olacakları açıktı. Sonuçta,  iş hayatında olduğu kadar toplumsal hayatın her kesiminde ve özellikle sivil toplum ve  yayıncılık faaliyetlerinde ve daha da ileri adımlarla siyasî faaliyetlerde bu dindar profilli  kadınlar bir ağırlık oluşturmaya başlar ve öğrencilikleri sırasında anlamsız ‘başörtüsü yasağı’  için mücadele verirken kazandıkları özgüveni ‘kadın hakları’ savunuculuğunun hizmetine  sunarlar. Başlangıçta da belirtmiş olduğumuz gibi, ‘kadın hakları’ başlığı altında çaba göstermekte ve kadının sosyal statüsünü iyileştirme gayretlerini ileri noktalara taşımada bir  yanlışlık ya da sorun yoktur; dahası bu tür çabalar aslında erkekler üzerindeki sorumluluk ve  vebali de azalttığı için memnuniyetle karşılanması gereken çabalardır. Ama, söz duracağı yeri  bilmeyen ‘feminizm’e gelince bir duraklamak gerekir.  

Öncelikle ‘feminizm’ hareketinin belli aralıklarla dalga dalga neyin bayraktarlığını  yaptığı ya da neyin davasını güttüğü sorularına kendi içinde farklı cevaplar üretmiş olduğunu  belirtmek gerekir. Yani bugün itibariyle kendisine çok farklı rotalar çizmiş durumda olan  feminist hareketler bulunmaktadır. Birinci dalga kendisini daha çok ‘kadın hakları’  savunuculuğunda ve kadının sosyal statüsünü yüceltmede örgütlü ve taleplerini net ifade eden  bir mücadele olarak ortaya koyarken, ‘ikinci dalga’ olarak isimlendirilen ve 1960’larda ve  70’lerde ön plâna çıkmış olan feminizm, paradigmasını, iddia ve taleplerini ‘kadın hakları’  savunuculuğunun çok ötesinde, (dinî ya da ilâhî olanı tümüyle dışlayarak, kendisini insan  merkezli ‘izm’ler bütünü olarak modernitenin sanki ayrılmaz bir parçasıymış gibi vâz ederek)  aile kurumunu hedef alan ve kadına sınırsız özgürlük fikrini bayraklaştıran ve dolayısıyla dinî  olan herhangi bir yaklaşıma da itibar etmeyen ve hedefini kadınlardan ibaret bir toplum  fikrine kadar götüren sapkınlıklarla örülü uç bir ideolojik tasavvur olarak ortaya koymuştur. 

Daha sonra ‘Üçüncü’ ve ‘Dördüncü’ dalga feminizm anlayışları sözünü etmiş olduğumuz  ikinci dalga feminist düşüncelerin haddi aşmış yaklaşımlarını benimsememiş ve dolayısıyla  feminizm bir uçta ‘kadın hakları’ savunuculuğu ve kadının sosyal statüsünü yükseltme  çabalarının bulunduğu ve diğer uçta ise kadına yeni bir ‘fıtrat’ yazma ve kadından ibaret bir  insan toplumu tasavvur eden anlayış olan bir yelpazede çeşitlenmiştir. Bu yelpazede ‘islâmî  feminizm’ ibaresi altında bir yaklaşımlar demetiyle varlık gösterenler konusunda  kanaatimizse, niyetlerinden kuşku duymasak da bu kadar batak bir vadide sergilenen  çabalardan kayda değer sonuçlar beklemenin beyhude olduğu yönündedir. 

Ve dolayısıyla, kadın hakları denince tabii ki ‘evet’, ama ‘feminizm’ dediyseniz,  orada bir durmalı ve durulmalıdır; günümüzdeki moda tabirle “arınılmalı”dır. 

(Bu arada, kadın hakları konusunda yeni adımların bir açılım şeklinde ve hızla  gerçekleştiği ülkelerden birisinin Suudi Arabistan olduğunu da not etmek gerekir. BAE ve  Katar gibi diğer körfez ülkelerinde kadınlarsa, biraz da ülkelerinde bulunan Batılı nüfusların  mevcudiyeti ve turizmin en uç ve uçuk hâllerine açık oluşları ve küresel bir finans ve ticaret  merkezi rolü olmayı benimsemiş olmaları nedeniyle, neredeyse kuruluşlarından itibaren ileri  bir serbestiyi zaten yaşamaktadırlar.) 

Kitap Yayıncılığının Ahvâli ve Kitap Okuyuculuğu 

Kitap yayıncılığı derken, yazımızın giriş kısmında konuyu şu ya da bu düzeyde dinî  hassasiyetlere hitap eden, bizim çevremizde oluşmuş belli ölçüde entelektüel bir ilgiye sahip  olan kesimlerimize hitap eden kitap yayıncılığıyla sınırlı tutacak olduğumuzu belirtmiştik.  Yetmişli yıllarda sözünü ettiğimiz nitelikteki yayınevlerinin büyük kısmı Ankara’da, çok çok  iki yüz metre uzunluğunda Hacı Bayram Câmii’ne çıkan yol üzerinde sağlı sollu sıralanmış  olarak Ulus semtinde, İstanbul’da ise Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi giriş kapısı  karşısındaki bir binanın ana cadde seviyesinden daha düşük seviyede bulunduğu için bodrum  diyebileceğimiz kısmında yer alan ‘Beyaz Saray’da yer alıyordu. Dindar kesim içinde yer  alan ve İslâm’ı dünya görüşü bağlamında da kimlik inşa edici boyutuyla benimsemiş ve  çoğunluğunun üniversite öğrenciliği çağında bulunduğu söylenilebilecek olanların ilgi ve  ihtiyaçlarına hitap eden ve güçlü bir sermaye yapısına da sahip olan İnsan Yayınları, Beyan  Yayınları, İz Yayıncılık, Dergâh Yayınları, Ötüken, Akçağ, Hece ve Küre Yayınları gibi  Yayınevlerinin[1]İstanbul’da Sultanahmet, Cağaloğlu ve Fatih’e (daha sonraları iseÜsküdar da  dâhil olmak üzere Mecidiyeköy gibi bazı başka semtlere), ve Ankara’da da Kızılay’a  yayılması 80’li yıllar dönemiyle görünür hâle gelmiş olacaktır. Ama, muhteva açısından  olduğu kadar kitapların tasarım ve grafik görüntüsü açısından da öznellik arz ettiği geleneksel  kitap yayıncılığı Hacıbayram ve Beyaz Saray’ı terk etmeyecekti; yayıncılık için Hacıbayram ve Beyaz Saray dışında bir mekân arayan yeni müteşebbisler, nitelik ve grafik tasarımları ile  daha ilk günlerden itibaren ‘yeni’ ve entelektüel tecessüse hitap ettiği belli olan kitaplar  yayınlama niyetinde olduklarını göstermişlerdi. Anadolu sermayesinin canlılık kazanmaya  başlamış olduğu bu yıllarda, yayıncılık alanının bu yeni müteşebbislerinin çoğu aslında farklı  sektörlerde zaten bir yer edinmiş isimlerdi. 

Düşünce dünyasındaki hareketliliğe ilgi duyan genç dindar kesim içinde yer alanlar  ilgi ve ihtiyaçlarına hitap eden yayının bulunmadığı 60’lı yıllardan sonra, 70’li yılların ikinci  yarısında, İslâm dünyasındaki çağdaş yazarlardan ve daha çok da Arapça ve İngilizce’den  yapılmış çeviri kitap sağanağı ile karşılaşır. Seyyid Kutup, Mevdudi, Hasan el-Benna, Ebu’l  Hasan el- Nedvî ve yakınlarda vefat etmiş olan Nakib el-Attas gibi yazarlar ismi en çok dikkat çekenler arasındadır. Seksenli yıllarda bu isimlere, ismi kendi ülkesinde pek bilinmese  de Türkiye’de şöhret kılınmış bazı isimler de dâhil edilecektir ve tabii ki, bu kitapların bir  kısmının, beyaz Saray ve Hacıbayram mamülü, klasik İslam literatüründen yapılmış bazı  çevirilerde olduğu gibi ciddi çeviri kalite problemleri olduğunu söylemek doğru olacaktır.  (Doksanlı yıllarla birlikte bu çeviri kitapların toplam yayınlanan kitap sayısı içindeki oranı  giderek azalmaya başlayacaktır). Ve tabii ki, İyi seçilmiş kitap çevirileriyle yayın dünyamızın  çeşitlendirilmesi ve beslenmesi birçok açıdan önemlidir; Rene Guenon ve M. Chodkiewicz  gibi bazı isimleri okumuş olanlar, bu tür çeviri eserlerin düşünce dünyamıza olan katkısının  önemini takdir edeceklerdir. 

Burada Seksenli yıllarla birlikte hızlanacak olan Kur’an Meali yayınlarına da değinmek yerinde olur. Seksenli yıllara kadar var ve ulaşılabilir olan Kur’an meali sayısı bir elin parmakları sayısını geçmez. Muhtemelen en çok satılmış (‘hediyesi’ gününe göre her ne kadar idiyse artık) olan, Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan Süleyman Ateş’in mealidir;  daha sonra yayınlanmış bazı meallerle de karşılaştırdığımda bende hasıl olan kanaat, uzunca bir süre başvuru kaynağımız olmuş olan bu mealin yer yer Türkçe ifade zaafları ve zayıflıkları taşıdığı yönündedir. (Bu arada, 70’lerin sonlarına kadar, Ömer Nasuhi Bilmen’in bir fıkıh kitabı niteliği taşıyan ilmihâlinin de İslâm nedir sorusunu merak edenlerin yaşadığı her eve girmiş olma ihtimali yüksektir; seksenler ile birlikte bu tür kapsamlı başka ilmihâl kitaplarının da yayınlanışına tanık olunacaktır.) Yıl 2020’lere gelindiğinde Cumhuriyet döneminde yayınlanmış olan meal sayısı 100’ü geçmiştir, ama seçkin ve dikkatli bir çevre  daimî başvuru kaynağı olarak başucunda tutacağı anlam olarak güvenilir ve Türkçesi  itibariyle titiz bir meal arayışını hâlâ sonlandırabilmiş görünmemektedir. Bu arada, 2000’li yıllar itibariyle hadis külliyatının da önde gelen neredeyse tüm isimlerinin çevirileri vitrinlerde (ya da online kitap satış listelerinde) yerini almış olacaktır. 

90’lı yıllardaki önemli bir yayın olayı da Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) tarafından  fasikül fasikül yayınlanmaya başlayan İslâm Ansiklopedisi’dir; madde metinlerinin büyük  çoğunluğunun ciddî ve kapsamlı 17 bine yakın makaleden oluşan çalışmanın tamamlanması  25 yılı bulur; ilk fasikül 1988 yılında yayınlanmış ve 2013 yılında 44.ncü olan son cilt  yayınlanmıştır (daha sonra 2 ek cilt daha yayınlanmıştır -2016-) . Bugün dijital nüshası da  web adresi (islamansiklopedisi.org.tr) üzerinden ulaşılabilir olan çalışma güvenilir ve  derinlikli bilgi sağlayan bir kaynak durumundadır. Bu ansiklopedinin önemi biraz da  hazırlanmasında çoğunlukla ilahiyat fakültelerinde, İslâm düşünce ve edebiyatı, vd.  alanlarında çalışan akademisyenlere makale kapsamında madde yazma rolü ve fırsatı vermiş  olması dolayısıyladır. Dolayısıyla, bu çalışma aynı zamanda birçok ilahiyatçı akademisyenin,  TDV’nin İslâm Araştırmaları Merkezi’nin (İSAM) İstanbul Bağlarbaşı’ndaki adresinde,  Ansiklopedi çalışmasının yanı sıra, orada yürütülmeye başlayan diğer düşünce ve yayın  çalışmalarında da yer alma imkân ve fırsatıyla karşılaşmasını sağlamıştır. Ve bu çalışma  dolayısıyla birçok ilahiyatçı akademisyen İslâm düşüncesine ilişkin birikimlerini ve ilgisini  hem yansıtma ve hem de bu birikimlerini eleştirel bir gözle değerlendirme şansına sahip  olmuştur. 

TDV yayını olan bu İslâm Ansiklopedisine çok benzer bir çalışma, Cumhuriyetin  ilk yıllarında, o yıllarda oryantalizmin merkezi olarak addedilen Hollanda Leiden’de çoğu  müsteşrik (Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz, Rus, Arap, Türk. Vd.) bir çok bilim adamının  katkısıyla Almanca, İngilizce ve Fransızca dillerinde 1913-1938 yılları arasında 9 cilt olarak  yayını gerçekleştirilmiş ve gerçekten de madde metinleri araştırma ürünü ve doyurucu olan  İslâm Ansiklopedisi’nin (The Encyclopaedia of Islam) Türkçeleştirilip Milli Eğitim Bakanlığı  tarafından yayınlanmasıdır; çalışma İstanbul Edebiyat fakültesi bünyesinde kurulmuş olan bir  heyet rehberliğinde sürdürülmüştü; çalışma sırasında gerekli görülen düzeltmeler ve telif  ilaveler de yapılmıştır; 1940 yılında başlayıp aksamalarla devam eden yayın çalışması 1987  yılında tamamlanmıştır. Aynı ismi taşıyan bu iki çalışma arasında TDV İslâm  Ansiklopedisi’nin doğal olarak daha zengin ve bilgi doğruluğu açısından güvenilir olduğunu  vurgulamak yerinde olsa da birçok madde muhtevası itibariyle 15 hacimli ciltten oluşan  Leiden İslâm Ansiklopedisi önemini korumaya devam etmektedir.  

Türkiye’de ilâhiyat fakültelerinin yaygınlaşması (70’li yıllarda İlahiyat Fakültesi  yalnızca Ankara’da bulunuyordurdu[2]) ve Türkiye’de ya da yurt dışında doktora çalışmalarını tamamlayan çok sayıda ilahiyatçı akademisyenin ortaya çıkmış oluşu İslâm kaynaklarına ve  genelde İslâm düşüncesine dönük bazı ciddi yayın çalışmalarını da beraberinde getirmiştir.  Resmî bir bağlantısı olmayan ve ismini zikretmemiz yerinde olacak olan böylesi bir kurum  

KURAMER’dir (Kuran Araştırmaları Merkezi). İSAM ve KURAMER ve Ankara Okulu  Yayınları gibi, daha çok akademik nitelikli çalışmalara ilgi gösteren kurumların ortaya çıkışı  kuşku yok ki ilahiyatçı akademisyenler için İslâm düşüncesinin anlaşılması ve tartışılması  bağlamında kendilerinin katkı yapmalarını kolaylaştırıcı bir özel ekosistem oluşturmuştur. Bu  arada, yayın faaliyeti kapsamını giderek genişletmiş olan Diyanet Yayınlarını da bu bağlamda  zikretmek uygun düşecektir. Böyle ilahiyat alanına özgü bir ekosistemin oluşması ilgili  akademisyenler için belli bir motivasyon sağlamıştır ve bunun sonuçları olmuştur; bu,  özellikle dinî hassasiyeti yüksek kesimlerin dikkatten kaçıramayacak oldukları bir gelişme  olmuştur. Ama burada, Burhanettin Tatar’ın ‘Sonsuzun Sınırında Kur’an ve Tefekkür İlişkisi  Üzerine’ isimli çalışmasında yer alan ve yerinde olduğunu düşündüğümüz bir  değerlendirmesine katıldığımı belirtmekten kendimi alamıyorum. Tatarın değerlendirmesi mealen, ‘tefekkür’le ‘araştırma’nın aynı şey olmadığını söyler; araştırma nihayet teknik bir  çalışmadır, bizatihi tefekkür değildir. Bunu söylerken şu açıklamayı da ilave eder: “araştırma, ‘söylenmiş olanı’ arar ve bulur; tefekkür ise ‘söylenmemiş olanı’.” Tatar’ın örnek vermek  bağlamında ilave bir açıklaması da: “ ‘Kur’anda tefekkür’ başlıklı bir çalışma yapmak bizatihi tefekkür değildir; burada araştırma bulunsa da genellikle tefekkür yoktur” mealindedir. Bu  değerlendirme biraz daha geliştirilmeye muhtaçtır; şöyle ki: ‘araştırmacı’ araştırmasını kendi bildiğince değil, kendisinden beklenilen şekilde, prosedür ve yöntemlerle, belli akademik  araştırma kurallarına uyarak ve belli şablonları gözeterek yapar ve araştırdığı konu üzerinde  şu ya da bu ölçüde değerli olan veriler üretir; yani yürüyeceği yol az ya da çok öngörülebilirdir. Düşünüre (mütefekkire) ise herhangi bir yol ya da yöntem ve kural  dayatılamaz, nasıl bir sonuca varması gerektiğine dair bir ima ya da dayatmada da  bulunulamaz; o, bilinmeyen, kendisine dair üretilmiş bazı veriler bulunan ya da bulunmayan  bir konuda düşünüp yazarken kendisini bilinen ve tanımlanmış olanla sınırlı hissetmez;  kuşkusuz her mütefekkirin kendince izlediği bir yol vardır, kendisi için, çağdaşı olan ya da  olmayan rehber yıldızları vardır ama düşünce yolculuğunda onları kendisine sınırlayıcı olarak düşünmez. Bu söylediklerimize tecessüsümüzü ifade edecek bir soru cümlesini, cevap  aramaksızın, biraz da keskinleştirerek ilave edebiliriz: acaba ‘araştırma’ (yani yüksek lisans ya da doktora düzeyinde belli kural ve prosedürler uyarınca yapılan çalışmalar) ‘tefekkür’ kabiliyetini köreltiyor ve hatta öldürüyor olabilir mi? 

Bu değerlendirmelerden çıkarak işaret etmek istediğim şey, acaba ilâhiyatçı  akademisyenlerin yukarıda belirtmiş olduğum, kendilerine konfor sağlayan özel bir  ekosistemde, bir bakıma gerçek dünyadan biraz ayrışmış olarak büyük ölçüde aynı  kaynaklardan beslenenler olarak kendi aralarında gündem oluşturmaları durumunun bir  dezavantajı da beraberinde getiriyor olma ihtimalidir? Aslında benzer bir durum, genel olarak  akademisyenlerin üniversite çatısı altında belli usûl ve prosedürler içerisinde, birbirlerini  kollayarak ve çok keresinde aynı alanda çalışanların birbirlerinin çalışmalarını da dikkate  alarak gerçekleştirdikleri çalışmalar için de belli ölçüde geçerlidir; yapılan şey çalışmadır ama ne kadar tefekkür içerir, çok tartışılır. Duruş ve bakışları mutasavver sınırları aşan  isimlerin var olduğunu tahmin ediyor ve kısmen de biliyor olmakla birlikte, dünyaya ve  insanlığa bakışın böyle bir ekosistem ilgilerinin çok daha ötesine açılan bir ufku gerektirdiğini vurgulamak yerinde olur diye düşünüyorum.  

Kitap basım ve satış sayıları: Yayıncılıkla ilgili bir diğer husus kitap satış sayılarına  yansıyan ilgiye dairdir. 2000’li yıllara kadar yayınlanan hemen her kitap (her türde ve  kalitede, telif ya da çeviri) yeterli addedilebilecek bir baskı ve satış sayısına sahiptir; yayınlanan kitap ismi sayısında ise yüksek bir artış hızı gerçekleşir. Ama kitap yayıncılığının  bizim çevremizde de artık bir endüstriye dönüştüğü ve yayınladığı kitap sayısı 1000  dolayında ya da çok daha fazla olan büyük yayınevlerinin oluştuğu 2000’li yıllarla birlikte kitapların baskı ve satış sayısında giderek azalma görülür. Bu azalma miktarının ne olduğuna  dair çok kaba ve ortalama bir sayı zikredecek olursak; muhtevadan ve nitelikten bağımsız  olarak, bir şekilde ve bir nedenle ‘çok satan’ az sayıdaki kitap hariç, 70’lerde hemen her  yayınevi yayınladığı bir kitap için nüsha sayısını minimum 3000 dolayında tutardı; 2020’ler  itibariyle bugün bu sayı 400’lere kadar düşmüştür. (Basım sayılarındaki bu düşüş eğilimini  kağıt ticareti ile meşgul bir dostumuz da teyit etmiştir). Bu sayının düşmesi çeşitli gerekçeler  gösterilerek kısmen açıklanabilir; baskı tekniğinin radikal bir biçimde farklılaşması, yeniden  basımın maliyet artışı olmaksızın kolaylaşması bu gerekçelerden biriyse, internet üzerinden  dijital kopyaların elde edilebilme durumunun mümkün olması zayıf da olsa bir başka gerekçe  olarak gösterilebilir. Ama tüm bunlar ‘okuyucu ilgisi’nin azalmış ya da farklılaşmış olduğu  gerçeğini değiştirmez. Satış rakamlarının anormal derecede düşmüş oluşu, ‘okuma’  eyleminin evrilmiş olduğu yeni form ve niteliği yansıtan olgulardan birisidir ve hayra alâmet  olmayan gerçek işaretlerden birisi olsa gerektir. Form, içerik ve nitelik boyutlarıyla bu evriliş  dünyevîleşmeyi de yansıtan olgulardan birisi görünümündedir, Yeni bir gerçeklik olarak,  nicelik olarak büyük ve ama nitelik itibariyle ‘düşük profil’li olduğunu söyleyebileceğimiz bir okuyucu kesimi, ‘sosyal medya’ ortamında okuduğu çok çok 100 ya da 150 kelimeden  oluşan kısa mesaj ve metinler ile ‘okuma’ ihtiyacını tatmin etmektedir ve bu da o kesimin  düşünce dünyasının boyutlarına ya da derinliğine ilişkin bir fikir verse gerektir. 

Kitabevleri: 2000’li yıllara kadar kitabın okurla buluştuğu yer genel olarak  kitabevleriydi. İdeolojik bir tavra sahip kesimler için belli bazı kitabevleri ise ‘kitabevi’nden  daha fazlasıydı. Özellikle, dinî hassasiyetlerini bir ‘dünya görüşü’ olarak da seslendiren  kesimlere hitap eden bu tür kitabevlerinin bazıları bir uğrak yeri olmanın ötesinde neredeyse  bir kültür evi işlevi üstlenmiş görünürdü. Bu tür bir kitabevine tesadüfen girip biraz zaman  geçiren bir kişinin ‘farklı’ bir yere gelmiş olduğu hissine kapılmaması neredeyse imkânsızdı.  Başka örnekler de kolayca bulunabilir, ama benim aklıma hemen gelen isim, o yıllarda iyi  bilinen, 80’lerin sonlarına kadar aktif ve açık kalmış olan, ve bugün yazı ve düşünce  dünyasında yer edinmiş birçok ismin de sıklıkla uğramış olduğu bir adres olarak  Eskişehir’deki Gazve kitabevidir.  

İnternet ağının ve kullanımının yaygınlaşmasından en çok etkilenen faaliyet  alanlarından birisinin kitabevi faaliyeti olduğu açıktır. 2000’li yıllarda, internet üzerinden  online kitap satışı yapan sitelerin yaygınlaşmasıyla kitabevlerinin satışlarında ciddi düşüşler  görülmeye başlanır. Yayınevlerinin çoğu da yayınlarını bu online kitap satış siteleri üzerinden  arz etmeyi tercih etmeye başlar; hesapların düzenli görülebilmesi, satış takip sistemlerinin  yakın kontrolü ve fiyat ayarlama mekanizmalarının neredeyse otomatik bir biçimde mümkün  kılınmış olması gibi hususlar bu tercihin giderek daha da yaygınlaşmasına yol açar. Sonuç  olarak, son yirmi ya da yirmi beş yıl içerisinde Türkiye genelinde birçok kitabevi faaliyetini  sonlandırmak zorunda kalır; devam edenler de çareyi kitap-kafe gibi yeni formlara dönmekte  ya da faaliyetlerinde kırtasiyeye ağırlık vermekte bulurlar. Yayıncı bir yakın dostum, kendi  özel penceresinden son yirmi yılın özeti olarak, önceleri 150 kadar kitapevi ile  çalışmaktayken 2026 itibariyle bu sayının 30’un altına düşmüş olduğunu ifade etmiştir.  

Okuyucu Profili: Yukarıda kısmen değinmiş olduğumuz gibi, 70’li, 80’li ve belli  ölçüde 90’lı yılların, dinî hassasiyeti kimliklerini belirlemede ve ifadede ana unsur olarak  görüp benimseyen çevrelere hitap eden kitap yayınının görece olarak az olduğu ve ama  okuma arzu ve hırsının ise görece olarak yüksek olduğu dönemler olarak resmedilebileceğini  sanıyorum. 2000’li yıllarda bu korelasyonun tersyüz oluşuna tanık olacağızdır: yayınlanan  kitap sayısı takibi zorlaştıracak ölçüde ciddi ve hızlı bir biçimde yükselecek, okuma arzu ve  iştahı ise zayıflayacak ve neredeyse körelmeye yüz tutacaktır. Bu değişimde internet ve dijitalleşme kadar ilgilerin daha da siyasallaşmasının da büyük rol oynadığı tespiti gerçeğin  ifadesi olacaktır. (Yayınlanan kitaplar arasında doğrudan doğruya siyasî nitelikli olanların  sayısının çok artmış oluşu, ya da siyasal nitelikli olanların daha çok satıyor görünüşü de bu  değerlendirmeyi doğrulayan bir göstergedir.) Dolayısıyla, 2000’li yıllara varıldığında, okunan  metinlerin profilinde olduğu gibi ‘okuyucu’ profilinde de radikal farklılaşmaların  gerçekleşmiş olduğu tespitini yapmak zor değildir. 

Kitap kapakları: Geçen yıllar içerisinde, kitap muhtevaları ve okuyucu profilleri ile  birlikte kitap kapakları da ciddi bir farklılaşma göstermiştir. Bu tespitimiz tüm  kategorilerdeki kitaplar için söz konusu olmakla birlikte biz değerlendirmemizi dinî  hassasiyetleri yüksek kesimlere hitap eden yayınevi kapaklarındaki farklılaşmayla sınırlı  tutmak istiyoruz. 70’ler öncesinde, sözünü ettiğimiz kesime hitap eden kitapların büyük  çoğunluğu doğal olarak Beyaz Saray ya da Hacı Bayram ürünüdür ve özellikle İslâm kaynak  eserleri diyebileceğimiz kitap kapakları ciltli ya da ciltsiz kendine özgü Şark tarzı motiflerle  süslü olurdu. 70’lerle birlikte, yayınevlerinin Beyaz Saray ve Hacı Bayramdan uzak  olmaklığı tercih edişleriyle birlikte kitap kapakları da bugün yaygın biçime gördüğümüz tarza  evrilmiştir. 

Yasak Kitaplar: 60’lı ve 70’li yıllarda resmî görüş ve tutumun kitap yayıncılığına  reklâm formatındaki katkısı, bir kitabı yasaklamaktı; yapılabilecek hiçbir reklam o kitaba  olan ilgiyi yasaklamanın sağladığı ölçüde artırabilme gücüne sahip değildi. Yasaklanan bir  kitabın ‘çok satan’ ve hatta ‘çok okunan’ kitaplar listesine girmesi kaçınılmazdı. İlginç bir  biçimde, resmî bakışı temsil edenlerin ‘rejime tehdit’ olarak gördüğü bazı yazar ve kitaplar,  bu yasaklama uygulamasıyla yüksek bir tanınma ve popülerleşme imkânına sahip olmuştu.


[1] Burada amacımızın bir yayınevleri listesi vermek olmadığı, bir eğilimi resmetmeye çalışmak olduğu açıktır;  değilse, KaknüsYayınevi, Kitapevi ve 2000’li yıllarda yayına başlayan Büyüyen Ay gibi yayınevleri ni de anmamız  gerekirdi. Tam bir yayınevi listesi yapsaydık, tabii ki bir öncü düşünce okulunun yayınevi olarak ‘diriliş  Yayınları’nın, tasavvuf ikliminin temsilcisi olma çabasındaki ocaklarla irtibatlı Erkam Yayınları ya da Server  Yayınları gibi yayın faaliyetlerinin isimlerine yer vermemiz gerekirdi. Ama belirtmiş olduğumuz gibi amacımız,  kendisine İslâm çınarının gölgesinde yer aramış yayınevlerinin gelişim grafiğinde dair ana teamülleri vermektir.)
 
[2] Diğer bazı illerde -İstanbul dâhil- Yüksek İslâm Enstitüleri ve Erzurum’da da İslâmî İlimler Fakültesi vardı (Yüksek İslâm Enstitüleri 1982 yılında İlahiyat fakültelerine dönüştürülmüştür). Ankara İlahiyat Fakültesi 1949  yılında baskıcı CHP iktidarı döneminde kurulmuştu. İlahiyat fakülteleri ve ilahiyatçı akademisyenler bahsi  ilerideki bir bölümde yer alacaktır.
 
 

Editörün Seçtikleri