İnsicam’ın önceki (Temmuz) sayısında yayınlanmış olan 90’lar bölümünün ilk kısmına başlık olarak ‘Anadolu Yıldızının Parlayışı’ gibi bir başlık koymuşsak da bu, madalyonun yalnızca bir yüzüne işaret etmektedir. Madalyonun diğer yüzünde bir karmaşıklık, bir anaforun hüküm sürdüğünü anlatan bir resim yer alır: ‘Dışa açılma’nın ‘tam yol ileri’ yaptığı bu dönemde, ‘açılma’ kontrol dışı bir dağılıp saçılmayı da getirmiş gibidir; rota ve menzilin neresi olduğu konusunda net bir kamuoyu fikri yok gibidir, dahası pusula doğru yönü göstermekte mi o bile tartışılır durumdadır. Gelişmeler çok keresinde şaşırtıcı ve bazen de sarsıcıdır.
90’lar, ‘dışa açılma’nın hemen her düzeyde bir uygulama ya da görüntüsüyle baş döndürücü olmuştur. Bu bağlamda, politik olarak hedeflenen en önemli adımlardan birisi olarak, özellikle yabancı sermayenin Türkiye’ye celbedilmesi etkisi itibariyle Türkiye’nin Gümrük Birliği’ne girmiş olmasıdır (1995). (Bu Gümrük Birliği’ne giriş antlaşmasının imzalanmasının ilerleyen yıllarda Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik sürecinde olumsuz bir etki yapmış olması çokça tartışılan bir husus olacaktır; çünkü bu antlaşmayla AB açısından Türkiye’yle olan ticarette, ‘serbest işgücü dolaşımı’ gibi siyaseten hassas ve istenmeyen durumlara yol açmadan gerekli ekonomik yararlar zaten sağlanmış olmuştu; mamafih, 2020’li yıllara gelindiğinde Türkiye tarafında da AB’ye girmenin gereği ve önemi tartışılır olduğunda, ‘neyse’ denilecektir, ‘insanımızın serbest dolaşımı değilse de ‘Gümrük Birliği’ antlaşması çerçevesinde ‘mallarımızın dolaşımında ve Avrupa pazarına erişimde ciddi bir engelle karşılaşmıyoruz. Üyeliği boş verelim, Gümrük Birliği Antlaşması’nda kapsam genişletici anlamlı bir güncelleme yapılsın ve şu vize işleri kolaylaşsın yeter’.)
Ama bu arada, medyada, sivil ve askerî bürokraside ve yargıda memleketin aslî sahipleri olma imtiyazını her nasılsa ve bir şekilde elinde bulundurduğu iddiasındaki zinde güçlerin eski korumacı refleksleri yorgun düşmüş olsa da tetiktedir. Dolayısıyla 90’lar, insanların umutlarını besleyen olduğu kadar endişe ve umutsuz oluşlarını da destekleyen gelişmelerle neredeyse ‘iki ileri bir geri’ modunda geçer. Bu bağlamda, Özal’ın Türkî cumhuriyetlere yaptığı seyahat dönüşünün hemen ardından öldürülüşü (genel kanaat bu yöndedir) dönemin başlarında (17 Nisan 1993) kamuoyu duyarlığının aldığı ilk darbedir.
90’lı yıllar, F. G.’nin muhtemelen mevûd (ya da vaat edilmiş) bir hükümranlığın bir parçası olarak kendisine küresel bir akreditasyon sağlanmış oluşunun doğal yansıması olarak ‘hocaefendi’ kisvesinden nispeten sıyrılıp kendisine âkil ve bilge bir kanaat önderi sıfatını yakıştırdığı ve bunun karşılığı olan bir özgüvenle ( ve tabii hep var olan, tevazu ambalajlı kibri eşliğinde) hareket etmeye başlamış olduğu yıllardır; ilgi ve faaliyet alanı öğrencilerle ilgilenme sınırlarının çok ötelerine genişlemiş durumdadır. Müşarünileyhin artık içi içine sığmamakta, ABD ve İsrail onaylı akreditasyonunun tavan yaptırdığı özgüvenle dört bir yana ferman salası gelmektedir; ilerleyen yıllar içinde, sahip olduğu akreditasyonu görmezden gelenlere gerekirse diz çöktürtebileceği bir gücün sahibi olduğuna inanacaktır.
Küreselleşmenin bir dolaylı etki ve yansıması da kadın hareketleri ve ‘aile’ konsepti çerçevesindedir; Yirminci Yüzyıl başlarından itibaren kesintisiz bir şekilde gündemde olan/tutulan kadın hareketleri giderek taleplerini keskinleştiren ‘feminist’ bir karakter edinmeye başlamış, dahası etkilerini dindar aile yapılarına kadar yayabilmiştir; modernleşme süreçleriyle zaten gevşeyip zayıflamış ve küçülmüş olan Türk aile yapısı daha dirençsiz hâle düşmektedir. Bu yazı dizisinin İnsicam’ın Mayıs 2026 sayısında yayınlanmış olan bölümünde 70’li yıllarda yol açıcı olduğunu ve ‘ekol’ oluşturduğunu düşündüğümüz bazı dergilerden ve düşünce atmosferinden söz etmiştik. Konuya doksanlarda kabuk değiştiren bir başka alan ile, özellikle yelpazenin İslâmi duyarlık sahibi kesimlerin bulunduğu kısmına hitap eden kitap yayıncılığına ilişkin durum değerlendirmesiyle devam ederek düşünce dünyamızda ortaya çıkan farklılaşma konusuna daha bir bütünlük kazanmasını sağlayabiliriz. Şimdi 90’lara ilişkin diğer alt başlıkları sonraki sayıya bırakarak bu sayı için ayrılan yer gereği, son zikrettiğimiz iki alt başlıkla yetinmemiz gerekiyor.
‘Kadın Hakları’ Temelinde Sınırların Zorlanışı: Feminizm
Önceki bölümde kısaca ‘kadın hakları’ndan söz etmiş ve masum ‘insan hakları’ konseptinin bir parçası olan ‘kadın hakları’ savunuculuğu ile kadının durumunda ve toplumsal statüsünde iyileştirme hedefleyen talep ve çalışmalara olan bakışımızın doğal olarak olumlu olduğunu ve fakat onun şeytanî ‘feminizm’ hareketiyle karıştırılmamasının gereğine işaretle bu ‘90’lı yıllar’ bölümünde konuya dönecek olduğumuzu belirtmiştik.
90’lardan itibaren dindar bir kişiliğe sahip olduğu açık olan birçok kadının giderek daha fazla bir biçimde iş çevrelerinde, sivil toplum çalışmalarında, basılı ve görsel yayıncılık dünyasında ve hatta siyasî platformlarda görev ve rol almaya başladığı görülür. Bu doğal bir sonuçtur; 70’li ve 80’li yıllarda dinî hassasiyet sahibi kız öğrencilerin öğrenim ve eğitim
hayatında sınırlandırmalara karşı çıkarak sınırları zorladığı ve dikkat çekici bir mücadele vermiş olduğu unutulmayacakbir süreçtir; bu sürecin sonucu, eğitimlerini tamamlayan, dinî hassasiyetlerini kimliklerine yansıtmış o kız öğrencilerin mezuniyetlerini takiben iş hayatında (kamuda ya da özel sektörde) kendilerine yer açma uğraşısı içinde olacakları açıktı. Sonuçta, iş hayatında olduğu kadar toplumsal hayatın her kesiminde ve özellikle sivil toplum ve yayıncılık faaliyetlerinde ve daha da ileri adımlarla siyasî faaliyetlerde bu dindar profilli kadınlar bir ağırlık oluşturmaya başlar ve öğrencilikleri sırasında anlamsız ‘başörtüsü yasağı’ için mücadele verirken kazandıkları özgüveni ‘kadın hakları’ savunuculuğunun hizmetine sunarlar. Başlangıçta da belirtmiş olduğumuz gibi, ‘kadın hakları’ başlığı altında çaba göstermekte ve kadının sosyal statüsünü iyileştirme gayretlerini ileri noktalara taşımada bir yanlışlık ya da sorun yoktur; dahası bu tür çabalar aslında erkekler üzerindeki sorumluluk ve vebali de azalttığı için memnuniyetle karşılanması gereken çabalardır. Ama, söz duracağı yeri bilmeyen ‘feminizm’e gelince bir duraklamak gerekir.
Öncelikle ‘feminizm’ hareketinin belli aralıklarla dalga dalga neyin bayraktarlığını yaptığı ya da neyin davasını güttüğü sorularına kendi içinde farklı cevaplar üretmiş olduğunu belirtmek gerekir. Yani bugün itibariyle kendisine çok farklı rotalar çizmiş durumda olan feminist hareketler bulunmaktadır. Birinci dalga kendisini daha çok ‘kadın hakları’ savunuculuğunda ve kadının sosyal statüsünü yüceltmede örgütlü ve taleplerini net ifade eden bir mücadele olarak ortaya koyarken, ‘ikinci dalga’ olarak isimlendirilen ve 1960’larda ve 70’lerde ön plâna çıkmış olan feminizm, paradigmasını, iddia ve taleplerini ‘kadın hakları’ savunuculuğunun çok ötesinde, (dinî ya da ilâhî olanı tümüyle dışlayarak, kendisini insan merkezli ‘izm’ler bütünü olarak modernitenin sanki ayrılmaz bir parçasıymış gibi vâz ederek) aile kurumunu hedef alan ve kadına sınırsız özgürlük fikrini bayraklaştıran ve dolayısıyla dinî olan herhangi bir yaklaşıma da itibar etmeyen ve hedefini kadınlardan ibaret bir toplum fikrine kadar götüren sapkınlıklarla örülü uç bir ideolojik tasavvur olarak ortaya koymuştur.
Daha sonra ‘Üçüncü’ ve ‘Dördüncü’ dalga feminizm anlayışları sözünü etmiş olduğumuz ikinci dalga feminist düşüncelerin haddi aşmış yaklaşımlarını benimsememiş ve dolayısıyla feminizm bir uçta ‘kadın hakları’ savunuculuğu ve kadının sosyal statüsünü yükseltme çabalarının bulunduğu ve diğer uçta ise kadına yeni bir ‘fıtrat’ yazma ve kadından ibaret bir insan toplumu tasavvur eden anlayış olan bir yelpazede çeşitlenmiştir. Bu yelpazede ‘islâmî feminizm’ ibaresi altında bir yaklaşımlar demetiyle varlık gösterenler konusunda kanaatimizse, niyetlerinden kuşku duymasak da bu kadar batak bir vadide sergilenen çabalardan kayda değer sonuçlar beklemenin beyhude olduğu yönündedir.
Ve dolayısıyla, kadın hakları denince tabii ki ‘evet’, ama ‘feminizm’ dediyseniz, orada bir durmalı ve durulmalıdır; günümüzdeki moda tabirle “arınılmalı”dır.
(Bu arada, kadın hakları konusunda yeni adımların bir açılım şeklinde ve hızla gerçekleştiği ülkelerden birisinin Suudi Arabistan olduğunu da not etmek gerekir. BAE ve Katar gibi diğer körfez ülkelerinde kadınlarsa, biraz da ülkelerinde bulunan Batılı nüfusların mevcudiyeti ve turizmin en uç ve uçuk hâllerine açık oluşları ve küresel bir finans ve ticaret merkezi rolü olmayı benimsemiş olmaları nedeniyle, neredeyse kuruluşlarından itibaren ileri bir serbestiyi zaten yaşamaktadırlar.)
Kitap Yayıncılığının Ahvâli ve Kitap Okuyuculuğu
Kitap yayıncılığı derken, yazımızın giriş kısmında konuyu şu ya da bu düzeyde dinî hassasiyetlere hitap eden, bizim çevremizde oluşmuş belli ölçüde entelektüel bir ilgiye sahip olan kesimlerimize hitap eden kitap yayıncılığıyla sınırlı tutacak olduğumuzu belirtmiştik. Yetmişli yıllarda sözünü ettiğimiz nitelikteki yayınevlerinin büyük kısmı Ankara’da, çok çok iki yüz metre uzunluğunda Hacı Bayram Câmii’ne çıkan yol üzerinde sağlı sollu sıralanmış olarak Ulus semtinde, İstanbul’da ise Beyazıt’ta, İstanbul Üniversitesi giriş kapısı karşısındaki bir binanın ana cadde seviyesinden daha düşük seviyede bulunduğu için bodrum diyebileceğimiz kısmında yer alan ‘Beyaz Saray’da yer alıyordu. Dindar kesim içinde yer alan ve İslâm’ı dünya görüşü bağlamında da kimlik inşa edici boyutuyla benimsemiş ve çoğunluğunun üniversite öğrenciliği çağında bulunduğu söylenilebilecek olanların ilgi ve ihtiyaçlarına hitap eden ve güçlü bir sermaye yapısına da sahip olan İnsan Yayınları, Beyan Yayınları, İz Yayıncılık, Dergâh Yayınları, Ötüken, Akçağ, Hece ve Küre Yayınları gibi Yayınevlerinin[1]İstanbul’da Sultanahmet, Cağaloğlu ve Fatih’e (daha sonraları iseÜsküdar da dâhil olmak üzere Mecidiyeköy gibi bazı başka semtlere), ve Ankara’da da Kızılay’a yayılması 80’li yıllar dönemiyle görünür hâle gelmiş olacaktır. Ama, muhteva açısından olduğu kadar kitapların tasarım ve grafik görüntüsü açısından da öznellik arz ettiği geleneksel kitap yayıncılığı Hacıbayram ve Beyaz Saray’ı terk etmeyecekti; yayıncılık için Hacıbayram ve Beyaz Saray dışında bir mekân arayan yeni müteşebbisler, nitelik ve grafik tasarımları ile daha ilk günlerden itibaren ‘yeni’ ve entelektüel tecessüse hitap ettiği belli olan kitaplar yayınlama niyetinde olduklarını göstermişlerdi. Anadolu sermayesinin canlılık kazanmaya başlamış olduğu bu yıllarda, yayıncılık alanının bu yeni müteşebbislerinin çoğu aslında farklı sektörlerde zaten bir yer edinmiş isimlerdi.
Düşünce dünyasındaki hareketliliğe ilgi duyan genç dindar kesim içinde yer alanlar ilgi ve ihtiyaçlarına hitap eden yayının bulunmadığı 60’lı yıllardan sonra, 70’li yılların ikinci yarısında, İslâm dünyasındaki çağdaş yazarlardan ve daha çok da Arapça ve İngilizce’den yapılmış çeviri kitap sağanağı ile karşılaşır. Seyyid Kutup, Mevdudi, Hasan el-Benna, Ebu’l Hasan el- Nedvî ve yakınlarda vefat etmiş olan Nakib el-Attas gibi yazarlar ismi en çok dikkat çekenler arasındadır. Seksenli yıllarda bu isimlere, ismi kendi ülkesinde pek bilinmese de Türkiye’de şöhret kılınmış bazı isimler de dâhil edilecektir ve tabii ki, bu kitapların bir kısmının, beyaz Saray ve Hacıbayram mamülü, klasik İslam literatüründen yapılmış bazı çevirilerde olduğu gibi ciddi çeviri kalite problemleri olduğunu söylemek doğru olacaktır. (Doksanlı yıllarla birlikte bu çeviri kitapların toplam yayınlanan kitap sayısı içindeki oranı giderek azalmaya başlayacaktır). Ve tabii ki, İyi seçilmiş kitap çevirileriyle yayın dünyamızın çeşitlendirilmesi ve beslenmesi birçok açıdan önemlidir; Rene Guenon ve M. Chodkiewicz gibi bazı isimleri okumuş olanlar, bu tür çeviri eserlerin düşünce dünyamıza olan katkısının önemini takdir edeceklerdir.
Burada Seksenli yıllarla birlikte hızlanacak olan Kur’an Meali yayınlarına da değinmek yerinde olur. Seksenli yıllara kadar var ve ulaşılabilir olan Kur’an meali sayısı bir elin parmakları sayısını geçmez. Muhtemelen en çok satılmış (‘hediyesi’ gününe göre her ne kadar idiyse artık) olan, Diyanet İşleri Başkanlığı da yapmış olan Süleyman Ateş’in mealidir; daha sonra yayınlanmış bazı meallerle de karşılaştırdığımda bende hasıl olan kanaat, uzunca bir süre başvuru kaynağımız olmuş olan bu mealin yer yer Türkçe ifade zaafları ve zayıflıkları taşıdığı yönündedir. (Bu arada, 70’lerin sonlarına kadar, Ömer Nasuhi Bilmen’in bir fıkıh kitabı niteliği taşıyan ilmihâlinin de İslâm nedir sorusunu merak edenlerin yaşadığı her eve girmiş olma ihtimali yüksektir; seksenler ile birlikte bu tür kapsamlı başka ilmihâl kitaplarının da yayınlanışına tanık olunacaktır.) Yıl 2020’lere gelindiğinde Cumhuriyet döneminde yayınlanmış olan meal sayısı 100’ü geçmiştir, ama seçkin ve dikkatli bir çevre daimî başvuru kaynağı olarak başucunda tutacağı anlam olarak güvenilir ve Türkçesi itibariyle titiz bir meal arayışını hâlâ sonlandırabilmiş görünmemektedir. Bu arada, 2000’li yıllar itibariyle hadis külliyatının da önde gelen neredeyse tüm isimlerinin çevirileri vitrinlerde (ya da online kitap satış listelerinde) yerini almış olacaktır.
90’lı yıllardaki önemli bir yayın olayı da Türkiye Diyanet Vakfı (TDV) tarafından fasikül fasikül yayınlanmaya başlayan İslâm Ansiklopedisi’dir; madde metinlerinin büyük çoğunluğunun ciddî ve kapsamlı 17 bine yakın makaleden oluşan çalışmanın tamamlanması 25 yılı bulur; ilk fasikül 1988 yılında yayınlanmış ve 2013 yılında 44.ncü olan son cilt yayınlanmıştır (daha sonra 2 ek cilt daha yayınlanmıştır -2016-) . Bugün dijital nüshası da web adresi (islamansiklopedisi.org.tr) üzerinden ulaşılabilir olan çalışma güvenilir ve derinlikli bilgi sağlayan bir kaynak durumundadır. Bu ansiklopedinin önemi biraz da hazırlanmasında çoğunlukla ilahiyat fakültelerinde, İslâm düşünce ve edebiyatı, vd. alanlarında çalışan akademisyenlere makale kapsamında madde yazma rolü ve fırsatı vermiş olması dolayısıyladır. Dolayısıyla, bu çalışma aynı zamanda birçok ilahiyatçı akademisyenin, TDV’nin İslâm Araştırmaları Merkezi’nin (İSAM) İstanbul Bağlarbaşı’ndaki adresinde, Ansiklopedi çalışmasının yanı sıra, orada yürütülmeye başlayan diğer düşünce ve yayın çalışmalarında da yer alma imkân ve fırsatıyla karşılaşmasını sağlamıştır. Ve bu çalışma dolayısıyla birçok ilahiyatçı akademisyen İslâm düşüncesine ilişkin birikimlerini ve ilgisini hem yansıtma ve hem de bu birikimlerini eleştirel bir gözle değerlendirme şansına sahip olmuştur.
TDV yayını olan bu İslâm Ansiklopedisine çok benzer bir çalışma, Cumhuriyetin ilk yıllarında, o yıllarda oryantalizmin merkezi olarak addedilen Hollanda Leiden’de çoğu müsteşrik (Alman, Fransız, İtalyan, İngiliz, Rus, Arap, Türk. Vd.) bir çok bilim adamının katkısıyla Almanca, İngilizce ve Fransızca dillerinde 1913-1938 yılları arasında 9 cilt olarak yayını gerçekleştirilmiş ve gerçekten de madde metinleri araştırma ürünü ve doyurucu olan İslâm Ansiklopedisi’nin (The Encyclopaedia of Islam) Türkçeleştirilip Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanmasıdır; çalışma İstanbul Edebiyat fakültesi bünyesinde kurulmuş olan bir heyet rehberliğinde sürdürülmüştü; çalışma sırasında gerekli görülen düzeltmeler ve telif ilaveler de yapılmıştır; 1940 yılında başlayıp aksamalarla devam eden yayın çalışması 1987 yılında tamamlanmıştır. Aynı ismi taşıyan bu iki çalışma arasında TDV İslâm Ansiklopedisi’nin doğal olarak daha zengin ve bilgi doğruluğu açısından güvenilir olduğunu vurgulamak yerinde olsa da birçok madde muhtevası itibariyle 15 hacimli ciltten oluşan Leiden İslâm Ansiklopedisi önemini korumaya devam etmektedir.
Türkiye’de ilâhiyat fakültelerinin yaygınlaşması (70’li yıllarda İlahiyat Fakültesi yalnızca Ankara’da bulunuyordurdu[2]) ve Türkiye’de ya da yurt dışında doktora çalışmalarını tamamlayan çok sayıda ilahiyatçı akademisyenin ortaya çıkmış oluşu İslâm kaynaklarına ve genelde İslâm düşüncesine dönük bazı ciddi yayın çalışmalarını da beraberinde getirmiştir. Resmî bir bağlantısı olmayan ve ismini zikretmemiz yerinde olacak olan böylesi bir kurum
KURAMER’dir (Kuran Araştırmaları Merkezi). İSAM ve KURAMER ve Ankara Okulu Yayınları gibi, daha çok akademik nitelikli çalışmalara ilgi gösteren kurumların ortaya çıkışı kuşku yok ki ilahiyatçı akademisyenler için İslâm düşüncesinin anlaşılması ve tartışılması bağlamında kendilerinin katkı yapmalarını kolaylaştırıcı bir özel ekosistem oluşturmuştur. Bu arada, yayın faaliyeti kapsamını giderek genişletmiş olan Diyanet Yayınlarını da bu bağlamda zikretmek uygun düşecektir. Böyle ilahiyat alanına özgü bir ekosistemin oluşması ilgili akademisyenler için belli bir motivasyon sağlamıştır ve bunun sonuçları olmuştur; bu, özellikle dinî hassasiyeti yüksek kesimlerin dikkatten kaçıramayacak oldukları bir gelişme olmuştur. Ama burada, Burhanettin Tatar’ın ‘Sonsuzun Sınırında Kur’an ve Tefekkür İlişkisi Üzerine’ isimli çalışmasında yer alan ve yerinde olduğunu düşündüğümüz bir değerlendirmesine katıldığımı belirtmekten kendimi alamıyorum. Tatarın değerlendirmesi mealen, ‘tefekkür’le ‘araştırma’nın aynı şey olmadığını söyler; araştırma nihayet teknik bir çalışmadır, bizatihi tefekkür değildir. Bunu söylerken şu açıklamayı da ilave eder: “araştırma, ‘söylenmiş olanı’ arar ve bulur; tefekkür ise ‘söylenmemiş olanı’.” Tatar’ın örnek vermek bağlamında ilave bir açıklaması da: “ ‘Kur’anda tefekkür’ başlıklı bir çalışma yapmak bizatihi tefekkür değildir; burada araştırma bulunsa da genellikle tefekkür yoktur” mealindedir. Bu değerlendirme biraz daha geliştirilmeye muhtaçtır; şöyle ki: ‘araştırmacı’ araştırmasını kendi bildiğince değil, kendisinden beklenilen şekilde, prosedür ve yöntemlerle, belli akademik araştırma kurallarına uyarak ve belli şablonları gözeterek yapar ve araştırdığı konu üzerinde şu ya da bu ölçüde değerli olan veriler üretir; yani yürüyeceği yol az ya da çok öngörülebilirdir. Düşünüre (mütefekkire) ise herhangi bir yol ya da yöntem ve kural dayatılamaz, nasıl bir sonuca varması gerektiğine dair bir ima ya da dayatmada da bulunulamaz; o, bilinmeyen, kendisine dair üretilmiş bazı veriler bulunan ya da bulunmayan bir konuda düşünüp yazarken kendisini bilinen ve tanımlanmış olanla sınırlı hissetmez; kuşkusuz her mütefekkirin kendince izlediği bir yol vardır, kendisi için, çağdaşı olan ya da olmayan rehber yıldızları vardır ama düşünce yolculuğunda onları kendisine sınırlayıcı olarak düşünmez. Bu söylediklerimize tecessüsümüzü ifade edecek bir soru cümlesini, cevap aramaksızın, biraz da keskinleştirerek ilave edebiliriz: acaba ‘araştırma’ (yani yüksek lisans ya da doktora düzeyinde belli kural ve prosedürler uyarınca yapılan çalışmalar) ‘tefekkür’ kabiliyetini köreltiyor ve hatta öldürüyor olabilir mi?
Bu değerlendirmelerden çıkarak işaret etmek istediğim şey, acaba ilâhiyatçı akademisyenlerin yukarıda belirtmiş olduğum, kendilerine konfor sağlayan özel bir ekosistemde, bir bakıma gerçek dünyadan biraz ayrışmış olarak büyük ölçüde aynı kaynaklardan beslenenler olarak kendi aralarında gündem oluşturmaları durumunun bir dezavantajı da beraberinde getiriyor olma ihtimalidir? Aslında benzer bir durum, genel olarak akademisyenlerin üniversite çatısı altında belli usûl ve prosedürler içerisinde, birbirlerini kollayarak ve çok keresinde aynı alanda çalışanların birbirlerinin çalışmalarını da dikkate alarak gerçekleştirdikleri çalışmalar için de belli ölçüde geçerlidir; yapılan şey çalışmadır ama ne kadar tefekkür içerir, çok tartışılır. Duruş ve bakışları mutasavver sınırları aşan isimlerin var olduğunu tahmin ediyor ve kısmen de biliyor olmakla birlikte, dünyaya ve insanlığa bakışın böyle bir ekosistem ilgilerinin çok daha ötesine açılan bir ufku gerektirdiğini vurgulamak yerinde olur diye düşünüyorum.
Kitap basım ve satış sayıları: Yayıncılıkla ilgili bir diğer husus kitap satış sayılarına yansıyan ilgiye dairdir. 2000’li yıllara kadar yayınlanan hemen her kitap (her türde ve kalitede, telif ya da çeviri) yeterli addedilebilecek bir baskı ve satış sayısına sahiptir; yayınlanan kitap ismi sayısında ise yüksek bir artış hızı gerçekleşir. Ama kitap yayıncılığının bizim çevremizde de artık bir endüstriye dönüştüğü ve yayınladığı kitap sayısı 1000 dolayında ya da çok daha fazla olan büyük yayınevlerinin oluştuğu 2000’li yıllarla birlikte kitapların baskı ve satış sayısında giderek azalma görülür. Bu azalma miktarının ne olduğuna dair çok kaba ve ortalama bir sayı zikredecek olursak; muhtevadan ve nitelikten bağımsız olarak, bir şekilde ve bir nedenle ‘çok satan’ az sayıdaki kitap hariç, 70’lerde hemen her yayınevi yayınladığı bir kitap için nüsha sayısını minimum 3000 dolayında tutardı; 2020’ler itibariyle bugün bu sayı 400’lere kadar düşmüştür. (Basım sayılarındaki bu düşüş eğilimini kağıt ticareti ile meşgul bir dostumuz da teyit etmiştir). Bu sayının düşmesi çeşitli gerekçeler gösterilerek kısmen açıklanabilir; baskı tekniğinin radikal bir biçimde farklılaşması, yeniden basımın maliyet artışı olmaksızın kolaylaşması bu gerekçelerden biriyse, internet üzerinden dijital kopyaların elde edilebilme durumunun mümkün olması zayıf da olsa bir başka gerekçe olarak gösterilebilir. Ama tüm bunlar ‘okuyucu ilgisi’nin azalmış ya da farklılaşmış olduğu gerçeğini değiştirmez. Satış rakamlarının anormal derecede düşmüş oluşu, ‘okuma’ eyleminin evrilmiş olduğu yeni form ve niteliği yansıtan olgulardan birisidir ve hayra alâmet olmayan gerçek işaretlerden birisi olsa gerektir. Form, içerik ve nitelik boyutlarıyla bu evriliş dünyevîleşmeyi de yansıtan olgulardan birisi görünümündedir, Yeni bir gerçeklik olarak, nicelik olarak büyük ve ama nitelik itibariyle ‘düşük profil’li olduğunu söyleyebileceğimiz bir okuyucu kesimi, ‘sosyal medya’ ortamında okuduğu çok çok 100 ya da 150 kelimeden oluşan kısa mesaj ve metinler ile ‘okuma’ ihtiyacını tatmin etmektedir ve bu da o kesimin düşünce dünyasının boyutlarına ya da derinliğine ilişkin bir fikir verse gerektir.
Kitabevleri: 2000’li yıllara kadar kitabın okurla buluştuğu yer genel olarak kitabevleriydi. İdeolojik bir tavra sahip kesimler için belli bazı kitabevleri ise ‘kitabevi’nden daha fazlasıydı. Özellikle, dinî hassasiyetlerini bir ‘dünya görüşü’ olarak da seslendiren kesimlere hitap eden bu tür kitabevlerinin bazıları bir uğrak yeri olmanın ötesinde neredeyse bir kültür evi işlevi üstlenmiş görünürdü. Bu tür bir kitabevine tesadüfen girip biraz zaman geçiren bir kişinin ‘farklı’ bir yere gelmiş olduğu hissine kapılmaması neredeyse imkânsızdı. Başka örnekler de kolayca bulunabilir, ama benim aklıma hemen gelen isim, o yıllarda iyi bilinen, 80’lerin sonlarına kadar aktif ve açık kalmış olan, ve bugün yazı ve düşünce dünyasında yer edinmiş birçok ismin de sıklıkla uğramış olduğu bir adres olarak Eskişehir’deki Gazve kitabevidir.
İnternet ağının ve kullanımının yaygınlaşmasından en çok etkilenen faaliyet alanlarından birisinin kitabevi faaliyeti olduğu açıktır. 2000’li yıllarda, internet üzerinden online kitap satışı yapan sitelerin yaygınlaşmasıyla kitabevlerinin satışlarında ciddi düşüşler görülmeye başlanır. Yayınevlerinin çoğu da yayınlarını bu online kitap satış siteleri üzerinden arz etmeyi tercih etmeye başlar; hesapların düzenli görülebilmesi, satış takip sistemlerinin yakın kontrolü ve fiyat ayarlama mekanizmalarının neredeyse otomatik bir biçimde mümkün kılınmış olması gibi hususlar bu tercihin giderek daha da yaygınlaşmasına yol açar. Sonuç olarak, son yirmi ya da yirmi beş yıl içerisinde Türkiye genelinde birçok kitabevi faaliyetini sonlandırmak zorunda kalır; devam edenler de çareyi kitap-kafe gibi yeni formlara dönmekte ya da faaliyetlerinde kırtasiyeye ağırlık vermekte bulurlar. Yayıncı bir yakın dostum, kendi özel penceresinden son yirmi yılın özeti olarak, önceleri 150 kadar kitapevi ile çalışmaktayken 2026 itibariyle bu sayının 30’un altına düşmüş olduğunu ifade etmiştir.
Okuyucu Profili: Yukarıda kısmen değinmiş olduğumuz gibi, 70’li, 80’li ve belli ölçüde 90’lı yılların, dinî hassasiyeti kimliklerini belirlemede ve ifadede ana unsur olarak görüp benimseyen çevrelere hitap eden kitap yayınının görece olarak az olduğu ve ama okuma arzu ve hırsının ise görece olarak yüksek olduğu dönemler olarak resmedilebileceğini sanıyorum. 2000’li yıllarda bu korelasyonun tersyüz oluşuna tanık olacağızdır: yayınlanan kitap sayısı takibi zorlaştıracak ölçüde ciddi ve hızlı bir biçimde yükselecek, okuma arzu ve iştahı ise zayıflayacak ve neredeyse körelmeye yüz tutacaktır. Bu değişimde internet ve dijitalleşme kadar ilgilerin daha da siyasallaşmasının da büyük rol oynadığı tespiti gerçeğin ifadesi olacaktır. (Yayınlanan kitaplar arasında doğrudan doğruya siyasî nitelikli olanların sayısının çok artmış oluşu, ya da siyasal nitelikli olanların daha çok satıyor görünüşü de bu değerlendirmeyi doğrulayan bir göstergedir.) Dolayısıyla, 2000’li yıllara varıldığında, okunan metinlerin profilinde olduğu gibi ‘okuyucu’ profilinde de radikal farklılaşmaların gerçekleşmiş olduğu tespitini yapmak zor değildir.
Kitap kapakları: Geçen yıllar içerisinde, kitap muhtevaları ve okuyucu profilleri ile birlikte kitap kapakları da ciddi bir farklılaşma göstermiştir. Bu tespitimiz tüm kategorilerdeki kitaplar için söz konusu olmakla birlikte biz değerlendirmemizi dinî hassasiyetleri yüksek kesimlere hitap eden yayınevi kapaklarındaki farklılaşmayla sınırlı tutmak istiyoruz. 70’ler öncesinde, sözünü ettiğimiz kesime hitap eden kitapların büyük çoğunluğu doğal olarak Beyaz Saray ya da Hacı Bayram ürünüdür ve özellikle İslâm kaynak eserleri diyebileceğimiz kitap kapakları ciltli ya da ciltsiz kendine özgü Şark tarzı motiflerle süslü olurdu. 70’lerle birlikte, yayınevlerinin Beyaz Saray ve Hacı Bayramdan uzak olmaklığı tercih edişleriyle birlikte kitap kapakları da bugün yaygın biçime gördüğümüz tarza evrilmiştir.
Yasak Kitaplar: 60’lı ve 70’li yıllarda resmî görüş ve tutumun kitap yayıncılığına reklâm formatındaki katkısı, bir kitabı yasaklamaktı; yapılabilecek hiçbir reklam o kitaba olan ilgiyi yasaklamanın sağladığı ölçüde artırabilme gücüne sahip değildi. Yasaklanan bir kitabın ‘çok satan’ ve hatta ‘çok okunan’ kitaplar listesine girmesi kaçınılmazdı. İlginç bir biçimde, resmî bakışı temsil edenlerin ‘rejime tehdit’ olarak gördüğü bazı yazar ve kitaplar, bu yasaklama uygulamasıyla yüksek bir tanınma ve popülerleşme imkânına sahip olmuştu.
[1] Burada amacımızın bir yayınevleri listesi vermek olmadığı, bir eğilimi resmetmeye çalışmak olduğu açıktır; değilse, KaknüsYayınevi, Kitapevi ve 2000’li yıllarda yayına başlayan Büyüyen Ay gibi yayınevleri ni de anmamız gerekirdi. Tam bir yayınevi listesi yapsaydık, tabii ki bir öncü düşünce okulunun yayınevi olarak ‘diriliş Yayınları’nın, tasavvuf ikliminin temsilcisi olma çabasındaki ocaklarla irtibatlı Erkam Yayınları ya da Server Yayınları gibi yayın faaliyetlerinin isimlerine yer vermemiz gerekirdi. Ama belirtmiş olduğumuz gibi amacımız, kendisine İslâm çınarının gölgesinde yer aramış yayınevlerinin gelişim grafiğinde dair ana teamülleri vermektir.)
[2] Diğer bazı illerde -İstanbul dâhil- Yüksek İslâm Enstitüleri ve Erzurum’da da İslâmî İlimler Fakültesi vardı (Yüksek İslâm Enstitüleri 1982 yılında İlahiyat fakültelerine dönüştürülmüştür). Ankara İlahiyat Fakültesi 1949 yılında baskıcı CHP iktidarı döneminde kurulmuştu. İlahiyat fakülteleri ve ilahiyatçı akademisyenler bahsi ilerideki bir bölümde yer alacaktır.