Deneme

Diriliş Yılları -I-

Hatıralar bir yönüyle bir hayatın safhalarını gösterse de başka bir yönüyle sivil bir vakanüvislik örneğidir. Kişisel hayatın dışında gelişen ve hayata eşlik eden, onu şekillendiren nice olay, siyasi ve toplumsal gelişmelerin yansımaları, bir düşünür ve şairin kaleminden zuhur etmiştir. Ülkemizin yaklaşık 50 yıllık siyasi, toplumsal ve basın-yayın hayatına dair nice bilgi, ayrıntı ve yorumlarla mücehhezdir. Bu 50 yıllık yakın tarih ve ona eşlik eden bir insan hayatı bütünüyle orada nefes alıp verir.

1991 Yılı

15 Ağustos 1991, Perşembe

İmza dergisinin son sayısında Bursa Mitingi'ne dair Erdal Büyükdeniz güzel bir yazı kalem almış. Yazının başlığı Masal şiirine telmihen bir kinaye: “Batıya Giden Oğullar“. Konuşmayı özetleyen yazıda mitinge katılımın azlığından hareketle yazar şu soruyu sormuş: “Peki Sezai Karakoç'un eserlerinden bin dönem beslenenler neredeydiler?“ Onları yazar 'Batıya giden oğullar' olarak vasfetmiş.

Tarihsiz (1990-1991?)

Bugün büroya Şerif Mardin’le Ruşen Çakır geldiler. Şerif Mardin üzerinde çalıştığı Bediüzzaman Said Nursi’ye dair bir konudan bahisle kanaatini öğrenmek istediğini söyledi.[1] Üstat epey anlattı; sonunda sözlerini “bunlar benim şahsi kanaatlerim elde edilmiş, yazılmış bilgiler değil, eğer katılıyorsanız yazabilirsiniz ama benim ismimi vermeyin” diyerek bağladı.    

Tarihsiz (1990-1991?)

Bugün Mahmut Toptaş Hoca Diriliş’e geldi. O sıralar bir kısmı açılan Ayasofya Camii’nin imamı idi. Cuma namazında hutbesini de dinlemiştik. Beyaz/bej bir takım elbise giymişti. Oldukça nurani, esprili, hoş sohbet bir zat. Sohbet arasında siyasi atmosfere dair bahis açılınca “Efendim” dedi, “Memleketten hemşeriler gelmişti. Memleketin hali nedir diye Mahmut Hoca’ya sorun demişler bizim memlekettekiler. Ben de onlara, beni Ayasofya’ya imam yaptıklarını söylerseniz onlar gerisini anlarlar, dedim” diyerek hepimizi güldürdü.

***

Irak yaklaşık 3 ay boyunca bombalandı ve BM’in şartlarını kabul ederek ateşkesi kabul etti. Irak ordusu bu sefer de Mart başlarında ülkesinde bulunan Kürt ve Şiilere karşı katliam yapmıştı, 1 milyonu aşkın Iraklı Kürt Türkiye’ye sığınmıştı. Bu bahane ile Batılılar ironik bir tabirle “Huzur Harekâtı-Operation Provide Comfort” sadık çevirisiyle “Konforu Sağlama Harekâtı” adını verdikleri bir harekât başlatmışlardı. Çok uluslu bu harekâtın sonraki yıllarda Türkiye için birçok sorunun -mülteciler ve terör- kaynağı olduğu anlaşılmıştı. O zamanlar koalisyon güçleri olarak tanımlanan Amerika ve onun yanındaki ülkeler, Irak’ın kuzeyinden askeri varlıklarını çekmek için bir oyun daha oynayıp Türkiye’de konuşlanacak acil müdahale kuvveti kurdular. Uzun yıllar -1996 sonuna kadar- Türkiye’nin muhatap olduğu bu kuvvet Çekiç Güç olarak adlandırıldı. Orijinal ismi “Poised Hammer” olan ve birebir Türkçeye çevrildiğinde “Kalkık Horoz (tabancanın horozu)” anlamına gelen bu kuvvetin Türkçe çevirisi de o sıralar tartışılmıştı.  Neticede Çekiç Güç aslında Türkiye’yi bölmek ve daha rahat operasyon yapabilmek için kurulmuş güçlerden biriydi. Bu her zaman böyle oldu. Vuku bulan birçok olaydan sonra asıl maksatları anlaşılmaya başlandığında Amerika, her zaman yaptığı gibi 1997 yılında Çekiç Güç’ün adını değiştirdi. Yeni ismi Kuzeyden Keşif Harekâtı (Operation Northern Watch) oldu ve 2003 yılına kadar devam etti. Bu süre yani 12 yıl içinde de olan olmuş, emperyalist hegemonya uzun yıllar karşımıza çıkacak fitne tohumları ekmenin yanı sıra milyonlarca insanı öldürmüş, milyonlarcasını da yerinden yurdundan etmişti. Kuveyt’in işgali ve Saddam’ın kıyımlarının da birer bahane olduğu ortaya çıkmış, hatta Saddam’a Kuveyt’i işgal etme telkininin Amerika Dışişleri Bakanı tarafından yapıldığı da yazılıp çizilmişti.

O sıralar Üstad’ın karşı çıktığı ve gelen bazı gazete mensuplarına, siz bari yapmayın, diyerek uyarıda bulunduğu bir tabir dilimize girmişti: Kuzey Irak. Artık “Irak” yoktu, “Kuzey Irak” vardı. Güya bir yön tarifi eder gibi ifade edilen, aslında önce zihinlerde parçalanmaya çalışılan bir Irak vardı artık. Sanki ülkenin topraklarının bir yönü -Kuzey tarafı- tarif ediliyormuş gibi zannedilse de aslında zihinlerdeki bütünlük bozuluyor ya da parçalanabilir olma hali ortaya çıkıyordu. Önce bizim kafamızda parçalanıyordu Irak. Nitekim öyle oldu, “Kuzey Irak” tanımlaması yerleşti. Bugünlerde aynı şeyi Suriye için de gördük.

***

Talat Sait Halman aradı. XII. Dünya Şairleri Kongresi’nde “World Academy of Arts and Culture” ödülü verildiğini söyledi. UNESCO’nun 1991 yılını Yunus Emre Sevgi Yılı ilan etmesi sebebiyle 12. Dünya Kültür Kongresi (World Academy of Arts and Culture-WAAC) 16-20 Eylül 1991 tarihleri ​​arasında İstanbul yapılmış ve ödül Üstad’a verilmişti. 

***

Bu yıla damgasını vuran bir başka olay da 1992’de yapılması gereken genel seçimin bir yıl öne yani 20 Ekim 1991 tarihine alınması oldu. Üstat seçimden önce çok partili hayata geçişimizle başlayan 40 yıllık süreci değerlendirdiği matbu 4 sayfalık bir bildiri yayımladı. Bildiride bilhassa “millet” ve “devlet” kavramlarının sosyolojisine tarih perspektiften dikkat çekiliyor, eğitim-öğretim, ziraat, sanayi ve ticaret, dış ve iç siyaset konularında, İslâm Ortak Pazarı, İslâm Bloku veya Paktı, İslâm Devletleri Birliği meydana getirilmesi konusunda Diriliş görüşü temel maddeler halinde özetleniyor, “Tam anlamıyla özgün, geçmiş deneyleri hesaba katan bir Diriliş Modeli” ideali dile getiriliyordu. Diriliş Partisi yeterli teşkilat sayısına sahip olmadığı için katılamadığı bu seçim sonuçlarına dair öngörüler de bildiride yer alıyordu: “Bu seçim, hiç bir umutlu sonuç getirmeyen bir seçim olacaktır. Ya da belki tek fayda olarak, zaten belirmiş olan, bu partilerden artık bir hayır gelmeyeceği gerçeğini daha çarpıcı bir şekilde ortaya koymayı sağlayacaktır. Bu seçimin galibi olmayacak, mağlupları olacaktır.” Nitekim seçime katılan 6 siyasi partiden hiçbiri tek başına iktidara gelememiş, bu seçim sonuçlarıyla başlayan sürecin sonunda neredeyse bütün siyasi partiler zamanla tasfiye olmuştur. Seçim sonuçlarına göre DYP yani Demirel en yüksek oyu alarak birinci parti olmuştu. Seçim öncesi akıl almaz vaatlerde bulunan -o zamanlar bir yorumcu ‘Demirel’in gökteki yıldızları vadettiği’ şeklinde tanımlamıştı- Demirel’in bu zaferini! Üstat seçim sonuçları kesinleştiğinde çıkan tabloyu “Pirus (Pyrrhus) Zaferi” olarak tanımlamıştı. 

 

1991’in Diriliş’te yankı bulan ve heyecanla karşılanan en önemli hadisesi, yılın son günlerinde bütün dünyaya ilan edildi. Sovyetler Birliği resmen çökmüştü. 25 Aralık’ta Mihail Gorbaçov, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) liderliğinden istifa etmiş, ertesi gün de parlamento 15 devletin bağımsızlığını tanımıştı. 30 Aralık 1922’den beri Rus esareti altındaki devletler 69 yıl sonra bağımsızlıklarına kavuşmuşlardı. Bundan sonra Türkî Cumhuriyetler tabiri, coğrafi ve siyasi olarak büyük bir devletler topluluğunu ifade etmek için kullanılacaktı.

 

Haftalik Dirliş Dergisi'nin Kapanışı

1991 yılı boyunca derginin çıkışı iyice inkıtaya uğramış, haftalık dergi adeta aylığa dönmüştü. Mesela haftalık olarak yılda 52 sayı çıkması gerekirken, 1991 yılı boyunca 12 sayı çıkabilmişti. 

5 Şubat 1992 tarihli, 48 sayfa olarak 3 sayı bir arada (131-132-133) çıkan Diriliş’in bu sayısı, son sayısı oldu. Bu sayıda Üstad’ın, dergideki aksamalarla ilgili “Yeniden” başlığıyla kaleme aldığı yazıyı paylaşmak istiyorum. 

Yeniden

Evet, geçen yıldan beri intizamını kaybeden dergimizin çıkışı, en son, dört ay ara verme gibi büyük bir kesintiye uğradı. Abonelerimizden ve tüm okurlarımızdan özür dileriz. Abonelerin haklarının baki olduğunu, onu yerine getireceğimizi söylemeye gerek bile yoktur tabii. 

 

Bizim içinde bulunduğumuz şartlarda, aslında dergi çıkartma mümkün değildir. Ancak, Allah'ın lütfuyla, okurlarımızın, yakınlarımızın samimi alâkaları ile çıkabilmiştir geçmiş yıllarda dergimiz. Bir de, malla, parayla yapılamayan "can"la yapıldığı için, işte, bazı sıhhat sorunları, yorgunluklar, bu ara vermeleri maddi sorunlarla birlikte mecburi kılmıştır.

 

Allah'tan dileğimiz, bundan böyle, Dergimizin bir kesintiye uğramaksızın devam etmesidir. Her zamanki gibi, adeta bize şartlarımıza göre olağanüstü güç lütfederek.

 

Evet, günlük gazete hayali bir ara durdurmuştu dergimizi. Onda muvaffak olamadık. Şimdi de, sağlık ve maddi sorunlar, erken seçimin psikolojimizde doğurduğu kırıklık (unutmayınız ki, biz de insanız) bir süre durdurdu Dergiyi. 

 

İnşallah ve hayırlısıyla bundan sonra durmayız, devam ederiz.

 

Bizi, kötü günlerimizde de, iyi günlerimizde de terketmeyen, yalnız bırakmayan kardeşlerimize teşekkür ediyoruz, sağ olun diyoruz.

 

Evet bu sayı, Diriliş’in son sayısı oldu. Yazıda devam etmeye ilişkin temenniler olsa da son cümleye bugünden baktığımızda daimi bir veda hissi de kendini duyuruyor. Diriliş 1960’tan başlayarak 38 yıl boyunca aralıklarla 7 dönem halinde çıkmış ve toplamda 395 sayı yayımlanmıştı.

Üstad’ın derginin bu son döneminde kaleme aldığı yazılarından birçok eser ortaya çıktı -ileriki sayılarda değineceğim- ve onlar peyderpey Diriliş külliyatına katıldılar. Yalnız iç ve dış politikaya dair analizleri -bilhassa Körfez Savaşı ve Irak’ın işgali-, Siyasi Bir Portre: Turgut Özal yazıları ve Hatıralar’ı sağlığında kitaplaşmadı. Dergi kapandıktan sonra yayımlanan bütün yazılarını tarih sırasına göre dergi sayfalarından kesip ayrı ayrı dosyalamıştık. Bazıları zaten üst başlıkla yayımlanmıştı: Hatıralar, Fizikötesi Açısından, Kurumlar, Büyüklerimiz: Mevlâna ve Başyazılar, Çeviriler...Bunlar teksir kâğıtlarına yapıştırılarak ayrı ayrı dosyalandı. Ve dizgiye hazır hale getirildi. Derginin ilk sayısından son sayısına kadar toplam 133 sayıda tefrika edilen Hatıralar dört klasör olmuştu. Üstat, Hatıralar’ı 55 yaşında yazmaya başlamış derginin kapanmasıyla 1974 yılına kadar gelebilmişti. Kaleme alınan 41 yıllık hayatın başlangıç kısmı, adeta 55 yıllık bir hasılanın içe dokunan ifadeleriyle doludur. Cumhuriyetin 10. yılında doğmuş şair için toplumsal yıkımlar, değişimler, siyasi çalkantılar, ekonomik zorluklar ve bütün bunların şekil verdiği insan ilişkileri, hayatı "ateşten bir azaba" çevirmiştir. "Geriye [MO1] dönmek belki kimileri için çok zevkli bir uğraştır. Ama benim için hiç de öyle değil. Baştan beri bir daha yaşamak demek olan hatıraları gözden geçirmek, ateşten bir azap demek benim için. Ama öyle de olsa tecrübelerimizden yararlanacak birkaç kişi çıkacaksa, bu azaba katlanmaya değer... Hayat, en ılımlı, hayat [MO2] vahşi ve yırtıcıdır. Ama en yırtıcı hatırat bile yansıttığı hayatın yanında ılımlı ve ehlî kalır."[2]

Hatıralar bir yönüyle bir hayatın safhalarını gösterse de başka bir yönüyle sivil bir vakanüvislik örneğidir. Kişisel hayatın dışında gelişen ve hayata eşlik eden, onu şekillendiren nice olay, siyasi ve toplumsal gelişmelerin yansımaları, bir düşünür ve şairin kaleminden zuhur etmiştir. Ülkemizin yaklaşık 50 yıllık siyasi, toplumsal ve basın-yayın hayatına dair nice bilgi, ayrıntı ve yorumlarla mücehhezdir. Bu 50 yıllık yakın tarih ve ona eşlik eden bir insan hayatı bütünüyle orada nefes alıp verir. Bu hayatın şahsi taraflarında, Üstad’ın sevdiği Hacı Bayram Velî dilinden:

Nagehan ol şâr’a vardım, 

O şârı yapılır gördüm

Ben dahi bile yapıldım 

Taş u toprak arasında 

 

demesi gibi bir oluşun izlerine de şahit olmak mümkün. İnsanın dünya hayatı zahir ve batın arasında, içten dışa, dıştan içe “o her an yeni bir yaratıştadır” buyruğunca şekilden şekle, kalıptan kalıba giriyor. Farsça “şar” şehir anlamında bir kelime, Yunus da, Karacaoğlan da, Eşrefoğlu Rûmî de bu anlamda kullanmışlar. İsmail Hakkı Bursevî onu “kalp” diye vasfediyor. Yani “evin içi”. Dünya dediğimiz devasa şehir de ömür müddetince bizim evimiz. Kendi evimizin içinden dışımızdaki eve, dışımızdaki evden de kendi evimize gide gele “hayatımız” dediğimiz ömrü şekillendiriyor ve nihayetinde tamamlıyoruz. Bu satırları yazarken Zamana Adanmış Sözler’den[3] bize çok başka bir şey söyleyen şu mısraları da hatırıma geldi: 

Dünya bir istiridye

Dönüşelim bir inci tanesine

Dünya bir ağaç

Bir özlem duvarı

Bülbül sesine

İşte topu topu 15 kelimelik şu mısralar ne çok şey anlatıyor. Hele “dönüşelim bir inci tanesine” ve “bir özlem duvarı” bana daima insanın bütün bir hayat macerasının ifadeleri olarak gelir. İstiridye ne kadar da dünyaya benziyor. Belli ki şair için dışı değil içi ilgiye mazhar. Birçok ülkede bir besin kaynağı. Ama onun bir de incisi var. Hem de kendisine asla benzemeyen, göz alıcı, en mahfuz yerlerde korunan. Değerli olan da o. Âdeta dirilişi hatırlatıyor. Dünya denen bu sert kabuğun içinde âdeta inciyi örnek alarak her birimizin ona dönüşebileceğimizi söylüyor. En önemlisi bunu, bir nasihat olarak değil kendisini de katarak ‘dönüşelim’ diyor. Bir amaç tayin ediyor. Şimdimizi geleceğe taşıyor. Sonra başka bir açıdan yaklaşarak dünyayı ağaca ve bir özlem duvarına benzeterek de bize anlatmak istiyor. Bu sefer ağaç bir an gönlümüzü okşamışken, dünyanın sert yüzü yani ‘özlem duvarı’ oluşuyla karşılaşıyoruz. Şair bütün özlemleri bülbül sesiyle anlatıyor. Musikili, ahenkli ve insan ruhunda karşılık bulacak her şey. Bir yanda somut varlığıyla inci, diğer tarafta güzel sesiyle bülbül. Biri göz alıcı diğeri gönül okşayıcı, nağmeleri ruha dokunan. Bana öyle gelir ki ruhun özlemleri ile realite (dünya) arasındaki çelişkiyi zarifane anlatan bu mısralar, şairin hayatının da tercümanı oluyorlar. Benim nazarımda Hatıralar’ın iç evreni insana böyle de sesleniyor. 

 (Devam edecek)

 


[1] Bediüzzaman Said Nursi Olayı: Türkiye'de Din ve Toplumsal Değişme, Tercüme: Metin Çulhaoğlu, İletişim Yayınları, İstanbul 1997.

[2] Üstad'ın benzer düşüncelerini dile getiren 1981'de yazdığı "Konuk" şiirine bakılabilir. Gün Doğmadan, s. 613-614.
[3] Gün Doğmadan, Diriliş Yayınları, İstanbul 2010, s. 425.


 [MO1]Buna bir dipnot uygun olur.


 [MO2]Bu cümlede bir tuhaflık var.

Editörün Seçtikleri