Budva’dan Mostar’a yaklaşık yedi saat süren otobüs yolculuğu nihayetinde şehre varmıştım. Dört senenin ardından tekrar buradaydım. Terminalden kalacağım yere doğru yürümeye başladım. Yaklaşık 20 dakikanın sonunda şehrin merkezine gelmiştim. Konaklayacağım ev merkeze biraz uzaktaydı. Bir an hafta sonu olduğu aklımdan çıkmış olmalı ki önce döviz bozup daha sonra eve geçmeyi düşündüm. Mostar köprüsünün etrafı oldukça kalabalıktı.
Köprüyü dört senenin ardından tekrar görmek mest etmişti adeta. Elimdeki valiz ve sırtımdaki çantaya rağmen köprüyü arşınlayıp bir yandan döviz bürosu arıyor öte yandan etrafı gözlüyordum. Neretva’nın kıyısına geldiğimde sahilin kafe kültürüne kurban gittiğini gördüğüme pek mutlu olmamıştım. Zira daha önce herhangi bir “ödeme” yapmadan sahilin kıyısında sohbet edip nehri seyredebiliyordun. Olanca yol yorgunluğundan ötürü eve doğru yola koyuldum tekrar. Evin merkezden uzak olmasının yanında şehrin periferisinde olması adresi bulmakta biraz zorlamıştı. Neyse ki eve gelmiş ve bir süre dinelebilecektim.
Uzun süren yolculuğun yorgunluğunu üzerimden attıktan sonra günün kalan kısmında Mostar’ı adımlamaya başladım. Mostar, Boşnakça’da “köprü” anlamına gelmektedir. Tarih boyunca Mostići, Mostari veya Mostar olarak isimlendirilmiştir. Tarihi kaynaklarda ilk olarak Mostar’a 1452’e ait bir Dubrovnik belgesinde rastlıyoruz. Rivayete göre şehir 1440’ta St. Sava Dükü Stjepan Vukčić-Kosača’nın himayesinde Gost Radivoj tarafından kurulmuştur. Şehrin Osmanlı ile tanışıklığı ise 1466-68 yılları arasındadır. Osmanlı fethettikten bir süre sonra Hersek bölgesinin de fethiyle beraber şehrin önemi artmıştır. 16. yüzyılla birlikte şehrin Müslüman nüfusu artmaya başlamıştır. Burada dervişlerin rolü bir hayli önemlidir. Neretva Nehri’nin ikiye ayırdığı şehrin birleştiricisi Mostar Köprüsü’dür. 1664’te şehri ziyaret eden Evliya Çelebi elli üç mahalle, üç yüz elli dükkân, kırk beş camii ve mescid tespit etmiştir. Şehirdeki evlerin yapımında kaygan taş ve kiremit kullanılmıştır. Bugün şehirde Müslümanların yanında Katolik-Hırvat ve Ortodoks-Sırp nüfusu bulunmaktadır.
Yol üstünde Yunus Emre Enstitü binasına uğradım. 1558 yılında Karagöz lakaplı Hacı Zaim Mehmet Bey tarafından külliye olarak inşa ettirilen eserin bugün medrese kısmında Yunus Emre Enstitüsü bulunuyor. Medrese binası Neretva’yı cepheden görüyor. Oradan çıkıp merkeze indikten sonra önce karnımı doyurmaya niyetlendim. Yemek için şehrin merkezinde yer ararken maalesef alkolsüz mekân bulmakta bir hayli zorlandım. Hatta bulamadım. Köprünün etrafındaki lokantaların hemen hepsi alkol bulunduruyordu. Köprüyü cepheden gören Küllük’e girip yemek siparişi verdim. Bir an önce yemeği yiyip çıkmak istedim. Yemekten sonra şehri gezmeye devam ettim. Köprünün öteki yakasına geçmeden evvel ilk durağım Koski Mehmet Paşa Camii’ydi. 1618 yılında inşa edilen camii dönemin önemli devlet adamlarından Koski Mehmet Paşa tarafından inşa edilmiştir. Eserin içerisinde hazire ve medrese de bulunmaktadır. Küçük ama ferah bir avlusu bulunan eserin içi abartıya kaçmayan tezyini ile bizi karşılıyordu. Bosna Savaşında Hırvat birlikleri tarafından başta nehri cepheden gören minaresi olmak üzere ağır tahribata uğrayan camii TİKA’nın katkılarıyla aslına rücu ettirilmiştir. Dört sene evvel geldiğim manzara oldukça değişmiş camii avlusu adeta bir “pazar”a dönmüştü. Turistler oldukça “rahat” bir şekilde hareket edip alışverişini yapıyordu. İçeriye girdiğimde ise namaz kılınan kısım daraltılmıştı. Neredeyse camii içerisinin yarısı ayakkabı ile girilen bir “müze”ye çevrilmişti. Nitekim gayrimüslimlerden giriş için ücret talep ediliyordu. Sahi Koski Mehmet Paşa’ya ne olmuştu? 2021’de bir cuma namazında neşe içerisinde huzur bulduğum camii şimdi gözüme ruhunu kaybeden bir eser gibi geliyordu. Çok fazla duramamış ve köprüye doğru harekete geçmiştim.
Köprüye doğru hareket ederken hafta sonu olması hasebiyle bir hayli kalabalık göze çarpıyordu. Çehreyi hediyelik eşya dükkanları sarıp sarmalamıştı. Biraz ilerledikten sonra nihayet Mostar Köprüsü’nü adımlamıştım. Neretva’nın üstüne kondurulmuş, Evliya Çelebi’nin “16 ülke arasından gördüğüm en yüksek” köprü olarak nitelendirildiği ve birçok batılı seyyahın taltifine mazhar olmuş Mostar Köprüsü… Daha önce farklı formlarda köprülerin yerine bir klasik Osmanlı eseri olarak Mimar Sinan’ın talebesi Mimar Hayrettin tarafından 16. yüzyılda inşa edilmiştir. Nehrin en derin ve en dar yerine inşa edilen tek gözlü ve sivri kemerli köprü 1993’te Hırvat topçu birlikleri tarafından bombardıman altında kalmış ve yıkılmıştır. 2004’te TİKA’nın katkılarıyla asla uygun inşa edilmiştir. Köprünün solunda 2. Selim tarafından tahsis edilen mescit bulunmaktadır. Köprüyü adımlayıp öteki yakaya geçtim. Çarşıyı geçtikten sonra sağ taraftaki çarşı girişine inşa edilmiş Yavuz Sultan Selim Camii’ne uğradım. Mostar’daki en eski vakıf eserlerinden olan camiinin cemaati Osmanlı döneminde köprü ve kulelerdeki görevli askerlerden oluşmaktadır. Taş işçiliğinin önem teşkil ettiği sade ve ufak bir camii. İçeri girdiğimde özellikle duvarların restoreye ihtiyacı olduğunu fark ettim. Tezyinler silikleşmiş. Camiyi geçtikten sonra küçük Mostar olarak da bilinen Eğri Köprü’nün oraya varmıştım. Altından sayha sayha akan nehir, fevkalade bir atmosfer… Köprüyü geçtikten sonra hemen kıyıdaki Tabakçı Nezir Ağa Camii’ne geldim. 17. yüzyıl ürünü camii rivayete göre civardaki tabakhane çalışanları adına inşa ettirilmiştir. Nitekim Tabakhane Camii olarak da anılmaktadır. Altından akarsu geçen (Radobalya Deresi’nin bir kolu) camiinin 20 metrelik de bir minaresi bulunuyor. Camiinin kapısı kilitliydi. Kapının girişinde son cemaat yeri bulunuyor. Camiden çıkıp nehrin kıyısına indim.
Nehrin kıyısında sürekli patlayan deklanşör, verilen pozlar ve dahası. Bot gezisine katılır katılmaz telefonla video çekmeye başlayanlar bize bir şeyler anlatıyordu. “Kayıt” altına alırken anın künhüne ne kadar vakıf olabiliyorduk? Müthiş bir “hafıza” aracı olan teknolojinin bizden ne götürdüğü düşünülmeli… Bir süre sonra Hırvat tarafında gezmeye koyuldum. Biraz yürüdükten sonra sonradan yeni yapıldığını öğrendiğim bir kilise dikkatimi çekti. Kilise önü kalabalıktı. Düğün vardı sanırım. Karşıya geçip yola devam ettiğimde karşıma tarihi bir camii çıkıverdi. Yeşillerin arasında Derviş Paşa Camii öylece duruyordu. Devlet adamlığı dışında şair ve mutasavvıf olan Mostarlı Derviş Paşa Bayazidagiç tarafından 1592 yılında yaptırılan camii klasik üsluba sahip. Banisi Derviş Paşa Mevlevi’dir. Hoş bir avluya sahip camii maalesef kapalıydı.
Şehrin kadimini bitirip modern tarafını gezinmeye başladım. Yükselen binalar, trafik akışı ve telaşlı insanlar. Akşam olmak üzereydi. Eve döndüm. Evdeyken yine ve yeniden yanlış vakte bilet aldığımı fark etmiş ve soluğu tren istasyonun orada almıştım. Günde sadece iki seferi bulunan istasyonda in cin top oynuyordu. Ertesi sabah erkenden gelip bilet almayı düşünerek gerisin geri dönerken Karagöz Bey Camii’nin avlusunda Türk çifte denk gelmiştim. Karadağ’a otobüs bileti bakıyorlardı. Camii avlusunda alternatif rotalar üzerine konuşurken vakit bir hayli ilerlemişti. Vedalaştıktan sonra camiinin son cemaat yerinde yatsıyı eda etmiş ve günü noktalamıştım. Mostar, zihnimdeki yenilenen konumuna rağmen bir güne birçok güzellik sığdırmıştı.