Sıcak bir Temmuz akşamıydı. Yeni araba almış, şoförlüğünü pekiştirmeye çalışan oğlumla Kasımpaşa civarındaydık. Derken bacanağım aradı; ülkede askerî bir hareketlilik olduğunu haber verdi. Vakit kaybetmeden eve döndük. Az sonra nasıl tarihî bir kırılmanın ve darbe manzaralarının ortasında kalacağımızdan henüz habersizdim.
WhatsApp gruplarına mesajlar adeta yağmur gibi yağmaya başladı. Tam o esnada ekranlara köprüdeki tankların o ürkütücü görüntüleri yansıdı. Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerinin Anadolu yakasından Avrupa yakasına araç geçişine kapatıldığını gördük.
İlk başta olup bitene bir anlam veremedim. Ters giden bir şeyler vardı ama neydi? Kimine göre terör saldırısı olmuştu ve asker güvenlik önlemi alıyordu. Kimisi bir bomba ihbarından, kimisi de Beylerbeyi'ndeki bir operasyondan söz ediyordu. Kimse darbe ihtimalini aklına bile getirmek istemiyordu. İçimizden, "Bu ülkede artık darbeler dönemi kapandı" diyorduk. Oysa gelen her bilgi, paylaşılan her görüntü, yaşananların düpedüz bir darbe girişimi olduğunu haykırıyordu.
Derken Başbakan canlı yayına bağlanarak ülkenin, ordu içindeki bir grubun kalkışmasıyla karşı karşıya olduğunu açıkladı. Böylece taşlar yerine oturdu. Haberler doğruydu; darbe oluyordu.
MİT’in aldığı bilgiye göre, FETÖ’cü subayların öncülük ettiği TSK içindeki cunta, normalde yönetime o gece saat 03.00’te el koymayı planlıyordu. Ancak planları deşifre olunca takvimlerini değiştirmiş, saat 21.00’de harekete geçmişlerdi.
Böylece 2016'nın en karanlık, en uzun gecesi başlamış oldu.
Darbeciler, kalkışmanın başarıya ulaşması için stratejik noktaları hızla ele geçirmeye koyuldular. Planları deşifre olduğu için adeta zamanla yarışıyorlardı. İstanbul'da eş zamanlı olarak Emniyet birimleri, Afet Koordinasyon Merkezi, İstanbul Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi gibi kritik noktalara baskınlar düzenlediler.
O kara gecede henüz evden çıkmamıştım. Sokaklardaki belirsizlik yüzünden evlerine dönemeyen ve bize sığınan akrabalarımız vardı. Birden yeri göğü inleten F-16’ların o korkunç sesi yükseldi. İlk anda üzerimize bombalar yağdığını sandık. Evlerimiz deprem oluyormuşçasına sallanıyor, kulaklarımız patlayacak gibi oluyordu. Darbeciler, ele geçirdikleri savaş uçaklarıyla alçak uçuş yaparak sokaklara çıkan, kendilerine meydan okuyan halkı korkutmayı ve dağıtmayı hedefliyordu. Sesten hızlı uçakların oluşturduğu o sonik patlamaları hepimiz gerçek birer bomba zannetmiştik.
Haberler birbirine karışıyor, baş döndürücü bir hızla akıyordu. Stratejik noktalarda çatışmalar sürüyor, TRT ekranlarında darbe bildirisi okunuyordu. Hele Genelkurmay Başkanı’nın rehin alındığını duyduğumda kanım dondu. Aklın, mantığın alacağı bir şey değildi bu. Cumhurbaşkanı’ndan henüz bir haber yoktu, ama bir şeyler yapmak gerekiyordu; bu vatan sahipsiz değildi.
Gecenin ilerleyen saatlerinde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, cep telefonundan görüntülü olarak CNN Türk canlı yayınına bağlandı. Ordu içindeki cuntanın bu kalkışmasının asla kabul edilemez olduğunu belirterek milleti meydanlara davet etti. Türk milletinin Başkomutanı, ölümü göze alarak İstanbul'a geleceğini duyuruyor ve halkını direnişe çağırıyordu. İşte o dakikalar, 15 Temmuz darbe girişiminin kaderini belirleyen asıl kırılma anlarıydı.
O an zihnimde yalnızca o gece yaşananlar değil, bu milletin darbelerle geçen acı hafızası da peş peşe canlandı. Türkiye, ilk askerî darbeyi doğduğum yıl, 27 Mayıs 1960’ta yaşamıştı.
Çocukluğumda büyüklerimizden bunu sık sık dinlerdik. Yıllarca süren Arapça ezan yasağını kaldıran Başbakan Adnan Menderes’in, iki bakanıyla birlikte idam edildiğini; milletin ise bu büyük haksızlığı gözyaşları içinde, çaresizce seyretmek zorunda kaldığını anlatırlardı.
Berber olan babamın dükkânında çıraklık yaptığım ilkokul yıllarında 12 Mart Muhtırası çok konuşulur, kudretli paşaların isimleri sıkça telaffuz edilirdi. Bir şeylerin yaşandığını hissederdim; fakat yaşım gereği olup bitenlerin mahiyetini kavrayamazdım.
12 Eylül 1980 darbesi olduğunda ise dağ başındaki bir köyde genç bir imamdım. Kanın gövdeyi götürdüğü o günlerde ülkeyi kasıp kavuran anarşi, darbenin ardından bir anda bıçak gibi kesilmişti. Büyüklerimiz, anarşinin arkasında görünmeyen bir el bulunduğunu hep söylerdi. Darbe olmuş, anarşi sona ermişti; fakat bu defa yasaklar, tutuklamalar, işkenceler ve idamlar başlamıştı. Gecenin bir yarısı çalan kapı zilinden korkmak için sayısız sebebimiz vardı. Darbe, milleti derinden sarsmış; hafızasında uzun yıllar silinmeyecek yaralar açmıştı.
Yıllar geçti. Yöntemler değişse de vesayet anlayışı ve darbe tehdidi bu ülkenin üzerinden uzun süre eksik olmadı. Bütün bunların ardından 28 Şubat 1997 postmodern darbesi ve 27 Nisan 2007 e-muhtırası yaşandı. Bu süreçlerden dili ve yüreği yanmayan neredeyse kimse kalmadı.
Bizler, büyüklerimizin darbeler karşısındaki sessizlikleri, gözyaşları ve pişmanlıklarıyla büyüdük. Adnan Menderes’in darbeciler tarafından idam edilmesinin vicdanlarda açtığı yara hâlâ tazeliğini koruyordu. Bu defa bu ülkenin meşru yöneticileri aynı kadere terk edilmemeliydi. Yakın zamanda Mısır’da yaşananlar da hafızalardaydı. Muhammed Mursi’nin başına gelenler, Recep Tayyip Erdoğan’ın başına gelmemeliydi.
İşte bu kararlılıkla 15 Temmuz, önceki darbelerden farklı olacaktı. Bu kez millet, tarihin akışını değiştirecek bir irade ortaya koyacak; darbelerin kaçınılmaz olduğu inancını kendi elleriyle yıkacaktı.
Nitekim o karanlık gece, hiç kimsenin beklemediği bir şekilde gelişti. Milletimiz, Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın basiretli liderliğinde, canı pahasına vatanına, bayrağına ve millî iradeye sahip çıktı. Darbe girişimini duyar duymaz sokaklara çıkan vatandaşlarımız, gözlerini kırpmadan tankların karşısına dikildi. Silahsızlardı; ama kararlılıkları, darbecilerin bütün hesaplarını altüst edecek kadar büyüktü.
O gece milletimiz, meydanları ve sokakları adeta bir Çanakkale ruhuyla savundu. Hainlere geçit vermedi, mermilere göğsünü siper etti. Kalplerimizdeki vatan sevgisi öylesine güçlüydü ki insanımız, imkânsız denileni mümkün kılacak bir irade ortaya koydu.
O gece 251 insanımız şehadete yürüdü. Allah için, vatan için, millet için; bu toprakların ve bu milletin kazanımlarının düşmanların ayakları altında çiğnenmemesi uğruna canlarını feda ettiler.
Artık evde durmanın mümkün olmadığını hissediyordum. Cumhurbaşkanımızın “Sokaklara, meydanlara, havaalanlarına!” çağrısına kayıtsız kalamazdım. Abdestimi aldım, kendimi sokağa attım.
Vatan Caddesi’ne doğru ilerlerken insanların sel gibi aktığını gördüm. Milletimiz bu çağrıya uyarak sokaklara dökülmüştü. Binlerce insan tekbir getiriyor, Allah’ın en büyük olduğunu, yalnız O’na dayanıp yalnız O’na güvendiklerini haykırarak akın akın yürüyordu. Ellerindeki ay yıldızlı bayraklarla yollar kırmızı beyaza bürünmüştü.
Dudaklarımda, "Ya Rabbi! Bu millete zafer ver, hainlerin oyunlarını boz ve onları zelil et.” yakarışıyla insan selinin içinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne doğru yürüyordum. Tam o sırada askerî helikopterlerden, binayı korumaya çalışan polislerin ve vatandaşların üzerine ateş açıldı. Bir anda kendimizi kıyametin ortasında bulduk. F-16’lar üzerimizden alçak uçuş yapıyor, helikopterler kurşun yağdırıyordu. Emniyetin çatısındaki polisler karşılık veriyor, helikopterlerin yaklaşmasına fırsat vermiyordu. Silah sesleri ambulans sirenlerine karışıyor, gecenin karanlığını yırtıyordu.
Haberler peş peşe geliyordu. İşgal edilen İstanbul Büyükşehir Belediyesi binasından ateş açıldığı, çok sayıda yaralı ve şehit olduğu söyleniyordu. Kalabalık oraya yönelmek isteyince polisler, “Burayı bırakmayın!” diyerek adeta yalvarıyordu. Şehrin dört bir yanında çatışmalar sürüyordu. Daha sonra öğrendim ki Saraçhane’de yakın tanıdıklarımdan yaralananlar ve şehit olanlar olmuştu.
Darbenin en acımasız, en kanlı saatleriydi. Tam o sırada göklerden yükselen bir ses semaları doldurdu. Sokakları aştı, evlerimize ulaştı, yüreklerimize işledi. Ezanlar okunuyor, salâlar gecenin karanlığında dalga dalga yayılıyordu.
Bu ses, milleti yeniden ayağa kaldıran, bize umut ve cesaret veren bir çağrıydı. Yüreklerimize su serpildi. Allah’a sığındık. Ezan ve salâ seslerine kurşunlar ve bombalar karışıyordu. Vatanımız işgal edilmek isteniyor, bayrağımıza uzanan kirli eller milletin iradesini teslim almaya çalışıyordu. Fakat ezanlar ve salâlar yükseldikçe ümidimiz de büyüyordu. Allah oldukça ne korkuya ne de ümitsizliğe yer vardı. “Ya şehadet ya gazilik!” diyerek tankların üzerine yürüdük.
İhanet ne kadar büyükse öfke de o derece büyüktü. İnsanlar, canları pahasına tankların ve üzerlerine ateş açan silahların karşısına kahramanca dikildi. Kurşun yağdığında yere kapanan, duvarların ve ağaçların ardına siper alan; ateş kesildiği anda tekbirlerle yeniden ileri atılan nice yiğit vardı meydanlarda. Vatan düşmesin diye toprağa düşmeyi göze alan 251 canımız, şehadet şerbetini içti.
Gözü dönmüş hainler, böylesine bir direnişi beklemiyorlardı. Silahsız bir milletin, canını hiçe sayarak karşılarında durabileceğine ihtimal vermemişlerdi. Önceki darbelerde olduğu gibi tankları yürüttüklerinde kimsenin önlerine çıkmayacağını zannediyorlardı. Arkasında ABD olan diğer darbelerde olduğu gibi, bu darbenin de kolayca başarıya ulaşacağını hesap etmişlerdi.
Fakat hesap etmedikleri bir şey vardı: Millet.
Tarihin gördüğü en büyük ihanetlerden biri olan 15 Temmuz darbe girişimi, aziz milletimizin yazdığı eşsiz bir direniş destanıyla, ülkemizin en önemli dönüm noktalarından biri hâline geldi. O gece, hepimiz için büyük bir imtihandı. Bu imtihanı; tereddüt etmeden tankların önüne dikilenler, mermilere göğsünü siper edenler, etten duvar örerek vatanını savunan aziz şehitlerimiz kazandı. Millî iradeyi silah zoruyla teslim almak isteyen ihanet şebekeleri ve onların arkasındaki odaklar ise kaybetmeye mahkûm oldu.
Darbecilerin acımasızlığı, Türk milletinin sarsılmaz iradesini kıramadı. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararlı duruşu ve liderliği, milletimizin derununda var olan direniş ruhunu yeniden şaha kaldırdı. O gece millet, iradesine sahip çıkarak darbecilere geçit vermedi ve böylece emperyalist emelleri püskürttü.
O kara geceden zihnime kazınan ve ömrüm boyunca unutamayacağım iki ses kaldı: Tepemizden ölüm kusarcasına geçen savaş uçaklarının insanın içine işleyen korkunç uğultusu ile gecenin karanlığını yırtarak azmimizi kamçılayan, bize ruh üfleyen ezanlar, salâlar... Birisi korkunun sesiydi, diğeri imanın. Birisi ölüm saçıyor, diğeri millete cesaret veriyordu. Aradan yıllar geçti. Fakat o sesler hâlâ kulaklarımda yaşamaya devam ediyor.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o kapkara geceye rağmen doğru yerde durduğuma dair en küçük bir tereddüt bile taşımıyorum. Meydanları dolduran o cesur yüreklerin arasında bulunmuş olmayı, ömrüm boyunca taşıyacağım en büyük şeref ve onur nişanesi olarak görüyorum.
Rabbim, o gece göğsünü siper eden aziz şehitlerimize rahmet eylesin, gazilerimize minnetimizi daim kılsın. Bu aziz millete bir daha böyle karanlık geceler yaşatmasın; semalarımızdan ezanımızı, gönderimizden bayrağımızı hiçbir zaman eksik etmesin.