“Gülden terazi tutarlar
Gülü gül ile tartarlar
Gül alır gül satarlar
Çarşı pazarı güldür gül”
Kul Nesimi
Öte bilinci bizde var, demek ki öte var. Ötelere merak ve ötekini kabul etme melekeleri de bizde var. Yaratılışımızda iyi olana, doğru olana ve güzel olana bir temayül var. Fizik ve metafizik gerçekliği ile birlikte bir de gayb hakikati var. Bu varlara şükredelim evvela. Ardından ya olmasalardı, diye bir düşünelim. Olmamalarını belki vehmedebiliriz belki zannedebiliriz belki bu durumdan şek ve şüphe içine düşebiliriz; ama bu varların olmamasını tahayyül de edemez, o ihtimale tahammül de edemeyiz. Anlamsızlığa tahammül edemeyen insan bir teselli arar. Teselli ise ancak güvenle ve güzelce teslim olunan ile olur. Neyle teselli bulduğuna bakmalı insan.
Gayb bilgilerinin ötelerden geldiğine, gaybdan gelen hakikatin yaşam ve fıtrattaki meyil gerçekliği ile mutabakatına şahit olduğumuz için bize müslüman; buna iman ettiğimiz için bize mümin deniyor. Fizik alemin ve metafizik alemin varlığının yanında gayb aleminin varlığı hakikati, insanın varoluşsal sancısının dermanı, anlamsızlığının anlamıdır. Gaybdan gelen habere itimat ve itaat ise insanda bu derman ve anlamın epistemolojik zeminidir. O haberi alan; tebliğ, tebyin, teşri eden ve bizim için en güzel örnek olan aleyhisselatü vesselam ise mahza hakikatin tezahürüdür. O’nun peygamber olarak varlığı hem doğru hem iyi hem de güzeldir. O, doğru, iyi ve güzelin Rabbi’nin rahmetidir. O alemlere rahmet deyu gönderilmiştir. Yoksa meçhuller aleminde salınan insan idraki, üst bir kaynaktan yani ötelerden beslenmediğinde, keşfedebildiği kısır anlamlılıkla debelenir ve hakikate temassızlığı ve talepsizliği münasebetiyle sancısını dindiremez. Sancısı dinmeyen insan doğru ve iyi olanı seçmekte zorlanır. Doğru ve iyi yoksa hayatında haliyle güzel de olmayacaktır. Beşeri ihtiyaçlarını gidermeyi hayatın gayesi ve gerçek iyi zannedecek, bu yolla elde ettiği doygunluğu kalbin itminanı ve gerçek doğru olan olarak vehmedecek, ahlaki normlara rağmen arzularına köleliği ise gerçek güzel olan bilecektir. Bu savrulma ontolojik bir savrulma halidir. Bunun islahı değil tashihi lazım gelir. Zira zehir ıslah olmaz. Zehrin bulunduğu kabı boşaltmak kırk kez yıkamak ve yeni bileşenlerle şifa karışımı yapmak zorundadır savrulan.
Bocalayan, sızlayan ve sızlanan insanın bu çökmüşlüğünün sebeplerini pek çok açıdan izah edebilir ve esbaba dair birtakım çıkarımlar yapılabilir. Ortaya çıkan esbabın ortak paydası ya da en özet ifadesi: hakikatle sahici temasın olmayışı diyebiliriz. Daha da berrak bir cümle ile hayattaki sünnet-i seniyye’nin eksikliği diyebiliriz. İyi, doğru ve dolayısıyla güzel olan sünnet-i seniyye; iyi doğru ve güzel olan fıtratla ahenkli bir uyum sağlayarak hayatı dolu, doygun ve donanımlı hale getirir. İnsan böylece hakikat ile sahici bir irtibat kurmuş, kevniyatla bu irtibat münasebetiyle sahici bir insicam içre girmiştir. Sünnet, bizim düşüncemizde hayatını ve haliyle kendisini iradesiyle her türlü surete sokabilecek insanın en doğru en iyi, en doğru ve en güzel hayat biçiminin adıdır.
İyi bir anlam taşır, doğru bir anlam ve elbette güzel bir başka anlam taşır. Bu anlamlar insanın anlama kapasitesi kadar derinleşir ya da sığ kalır. İnsanın nazar kabiliyeti kadar nazariyatı olur: Ne kadar donanımı artarsa o kadar netliği artar nazarının. İyiyi anlayabilen, doğruyu anlayabilen iyi ve doğru olanın temiz fıtrat için güzel olduğunu da anlar ve görür. Fizik alemde güzellik ölçülerini tahkim etmeye cüret eder kimileri; ama güzel ölçülebilir olan fiziki alemi aşar. Metafizik alemden güzeli tarif etmeye de kalkabilir birileri; ama güzel ötelerden yani gaybdan gelen bir ikramdır. Ötelerin güzel sesine kulak verip o güzel kokuyu koklayanlar dünyaya ötelere ulaşmak hatrına emanet bilinci ile muamele ederler. Bir yolcu misali geçerler buralardan. Onların rağbeti güzelin merkezi ve kaynağı olan Cemal’edir. Cemal olanı hatırlar, cemal olanı hatırlatırlar ve işlerini cemaliyetle yaparlar.
Bazıları hususi malzemeler ile bir sanat icrası içine girerler, bazıları yapıp eylediği her ne ise onu güzel eyleyerek sanat icra etmiş olurlar. Bazıları ise hem özel bir sanat icra ederler hem de hayatın kalanını sanatkarane bir rikkatle yaşarlar. Odun yakmaktan tarla ekmeye, raftan bir kitabı alıp incelemekten duvar örmeye, trafikten ticaret her ne ise eyledikleri, onu sanatkar inceliği ve letafetiyle yaparak güzel yapmış, güzelleştirmiş ve bütün bunların sebebi olarak el-Cemal olanın tecellisini teşhir etmiş olurlar.
Ah ki güzel olan çeler akılları. İnsan hep güzeli arar güzeli muştular güzele meftun olur. Ya güzele sahip olmak ister ki bu en edna tavırdır, ya güzele şahit olmak ister ki bu üst mertebedir ya da güzel görmek yani belki güzelleştirmektir ki bu mertebelerin alasıdır. Çünkü güzel yani göze el veren, gözü güçlü kuvvetli yapan nedir, diye düşünülmelidir. Güzel olmayan bir oluş, varlık, akış, nesne, canlı var mıdır? Güzel olmayan bir şey yoktur; güzel göremeyen vardır. Güzellik ölçüleri belirleyenler vardır, bir yerden anlaşılır bir durumdur bu ölçülebilirlik kaygısı. Ama güzel dediğiniz şavk, her yerde her andadır; ışıl ışıl yansımaktadır. Göremeyen gözlerin, güzel değil demesi, gözlerin emanet edildiği bünyenin gaflet, atalet ve cehaletindendir. Yaksa bakılan güzeldir. Ama ölçüleri biriciktir, ama güzelliği daha keskin bir nazara mecburdur ama nihayetinde güzeldir. Gözüne el veren, gözünü yani bakışını kudretli, güçlü ve dolayısıyla hikmetli yapabilenler nezdinde çirkin yoktur. Nazarın bu mertebeye urûcu ise nazarın iyi ve doğru olanla insibağı neticesinde mümkün olacaktır. Nazar sahibi ne ile beslenip derinleşiyorsa nazarı da ona dönüşecektir. Kesif olanla ise nazarı kesafet latif olanla ise nazarı letafet görecektir.
Güzelin biçimsel bir form olmadığını söylemiyoruz ama buna indirgenmesine itiraz ediyoruz. Yoksa kör olan ademler içi güzel yok mu diyeceğiz? Güzel, hilkatin muazzam ve muazzez ince ahenginin ifadesi ve ismidir, diyebiliriz. Dolayısıyla cemali temaşa etmek dahi salih amel kabul edilir. Çünkü bu temaşa, insanı hilkati üzerinde tefekküre ve özüne dönmeye vesile olacaktır. Yoksa hakim paradigmanın güzel algısı ile bir algılama yapıldığında ortaya çıkan şey; anlam ve amaçtan kaçış, haz ve tüketim döngüsü olacaktır. Halbuki İslam’da sanat ruha sekine, sadra itminan, bedene deva olacak şekilde tertip edilir.
Birbiri ile irtibatlı olan bütün kevniyat, kulle yevmin huve fî şe’n olan Allah’ın adını durmaksızın zikrederler güzelce. Kulaklar duyar, gözler görür ve kalpler iştirak ederler bu vecde güzelce. Gayrısı ise tatsız ve tutsuz bir sarmalın içinde; daha büyüğüne, daha çoğuna, daha yenisine, güzel demek yalanı ile kendilerini kandırıp ömürlerini cemalin tesellisinden mahrum ederler. Ah ki ne yazıktır o ademlere. Güzel olanla iyi ve doğru bir rabıta eyleyen murabıtlara güzellerce selam olsun!