Deneme

Kelamdan Öte: Sırrın Nakşı

​Bu sanatlar, ruhumuzu modern çağın o sağır edici gürültüsünden, hırslarından ve karmaşasından çekip alan gürültüsüz birer liman. Bize durmayı, nefes almayı, derin bir iç çekişle gökyüzüne bakmayı hatırlatan dilsiz birer rehber her biri. Bir sergi salonunda, bir yazma eserin kapağında ya da asırlık bir mabedin kuytusunda bu eserlerden biriyle göz göze gelindiğinde içe dolan o tanıdık ürperti; ait olunan o ebedî evin, o ilk vatanın kokusu. Sözler ile hiçbir şey anlatmadan, hiçbir iddiada bulunmadan, sadece kalbin pasını silerek ruhu kendi hakikatine doğru sessiz, derinden ve kesintisiz bir seyahate çıkarma arzusu taşır bünyesinde.

Gecenin en siyah anında, herkesin uykuya çekildiği o derin sükûtta, belki bir mum ışığının titrek alevinde sızlayan bir yürek... Zamanın çarkları dışarıda gürültüyle dönerken, ruhun el değmemiş o en kuytu köşesinde hiç susmayan dilsiz bir sızı. İnsanoğlu, yeryüzüne sürüldüğü o ilk günden itibaren işte o sızıyı dindirecek, ait olduğu o aşkın ebediyet ülkesinden bu fani aleme sızan kırık yankıları yakalayacak asil bir sığınak arayışında. ‘Bizim’ sanatlarımız, insanın bu köklü gurbetinin, toprağa, kâğıda, suya, ahşaba ve taşa düşmüş en zamansız gözyaşı. Göze hitap eden yüzeysel bir süsleme hevesini fersah fersah aşan; doğrudan doğruya ruhun kılcal damarlarına üflenen bir hüznün, derin bir tevazuun ve yakıcı bir aşkın dilsiz lisanı. Bazen de muhabbetin o en derin neşvesinin nişanesi. 

​Bu lisanı kavramak için sadece akılla bakmak yetersiz, kalbin gözünü aralamak, o gözle görmeyi, düşünmeyi, hissetmeyi bilmek şart. Çünkü bu iklimde ne fani dünyanın gösteriş telaşına yer var ne de sanatkârın kendi benliğini, kendi egosunu dışarı vurma kibrine. Aksine, tam bir geri çekilme, tam bir yok oluş sevdası hüküm sürer, sürmelidir ya da. Sanatkâr, parmaklarının ucunda biçimlenen eserin önüne geçmekten, kendi adını o ilahi güzelliğin üzerine bir gölge gibi düşürmekten haya eder. Güzelliğin kendisine ait bir mülk olmadığını, sadece bir ihsan, bir emanet olduğunu gayet iyi bilir. Kendisi, sonsuz ve kusursuz bir ışığın önündeki pürüzsüz bir aynadan ibaret. Ayna ne kadar silinir, dünya tozundan, gurur ve benlik pürüzlerinden ne kadar arınırsa, arkasındaki ilahi nur o kadar net vurur bu gölgeler alemine.

​Bir hattatın odasındaki o derin, o adeta insanı ürperten kutsal sükûtu hayal edin; Kamış kalemin kâğıt üzerindeki o incecik gıcırtısı kaplar odayı. Alelade bir ses değil bu; ruhun kendi hamlığından, nefsin pürüzlerinden soyunurken çıkardığı derin bir ah, bir iç çekiş. Kalem mürekkebe her batışında insan kendi iç karanlığıyla, kendi günahlarıyla yüz yüze gelir; çizgi kâğıdın üzerine her akışında içteki eğrilikler dümdüz olur. İs mürekkebinin kokusuyla yıkanan o daracık odada zaman hükümsüzleşir adeta, mekân sonsuzluğa genişler. O satırlara bakarken hissettiğiniz şey basit bir harf dizilimi değil; sabrın, edebin ve teslimiyetin kâğıda kazınmış fıtratı. Bir elin titremesi aslında bir kalbin titremesi, kâğıda düşen küçücük bir leke ise ruhun o anki dikkatsizliğinin hazin bir feryadı belki.

​Ya o boyaların suyla buluşup raks ettiği o büyülü an? Koyu kıvamlı bir suyun yüzeyine düşen tek bir boya damlası, kaderin ve takdirin avuçlarımız arasından nasıl kayıp gittiğinin en büyülü fısıltısı. Sanatkâr niyetli, fırça harekette; fakat suyun yüzünde neyin doğacağına, hangi renkle hangi kavisin kucaklaşacağına dair son söz insanda değil. O an, insanın çaresizliğini ve sınırlarını iliklerine kadar hissetme, aczini kabullenme vakti. Müdahale ile teslimiyet arasındaki o incecik çizgide renkler birbiri içinde eriyip kaynaşır, kâğıda basıldığı an sırra kadem basma telaşıyla kaybolur. Tıpkı şu kısacık ömrümüz gibi... Bir an görünen, büyüleyici bir ahenkle gözü ve ruhu okşayan, sonra ebediyet kâğıdına basılarak bu alemden çekilen bir rüya. Buna şahit olan bir ruh için varlık iddiası geride kalmış bir vehimden ibaret, geriye kalan sadece suyun akışına teslimiyet.

​Işığın ve altının o sarsıcı uyumunda ise insan kendisini bir cennet bahçesinin tam eşiğinde bulur. O kadar ince, o kadar milimetrik ve sabır isteyen bir emek ki o; gözün seçmekte zorlandığı, iğne ucu kadar detaylar insan gözü için değil, o detayları var eden Mucizeler Sahibi için işlenmiş sanki. Bir masanın başında günlerce, aylarca belini büken usta, bir küçücük yaprağın kıvrımına ömrünü nakşederken hiçbir alkışın, hiçbir dünyalık övgünün peşinde değil. Oradaki altın parıltısı, dünyanın geçici şatafatını değil; ilahi nurun, karanlık dünyamızı nasıl aydınlattığını hatırlatan bir işaret fişeği. Bakışlar o motiflerin sonsuz döngüsünde kayboldukça benliği kaplayan derin bir sessizlik yayılır, kelimeler yerini sonsuz bir hayrete bırakarak tükenir.

​Taşın, ahşabın ve toprağın ateşle piştiği yerlerde de aynı hüzünlü ve asil ruh karşılar bizi. Çininin o soğuk ama bir o kadar derin maviliğine dokunulduğunda, toprağın ateşten geçerek sırra erişinin, çileyle olgunlaşmasının hikayesi fısıldanır kulaklara. Çivinin ve tutkalın girmediği, ahşabın ahşapla kenetlendiği kündekâri işçiliğinde, parçaların birleşerek zamanın tahribatına nasıl direndiği, sabrın mermeri bile nasıl deldiği öğretilir insana. Bir caminin devasa kubbesinin altına adım atıldığında ise insanın üzerine çöken taşın ağır kütlesi değil; gök kubbenin o kuşatıcı, o şefkatli kucağı. O heybetli yapının içinde insan zerre kadar küçüklüğünün, fani oluşunun farkında; fakat aynı zamanda o sonsuz mimarinin bir parçası olmanın, o ulu kubbe altında durmanın huzuruyla dolu. Pencerelerden süzülen ışık huzmeleri halının üzerinde gezinir ve duvarlardaki girintilerde oynaşan gölgeler insana bu fani alemin bir gölge oyunundan ibaret olduğunu hatırlatsın içindir.

​Bu sanatlar, ruhumuzu modern çağın o sağır edici gürültüsünden, hırslarından ve karmaşasından çekip alan gürültüsüz birer liman. Bize durmayı, nefes almayı, derin bir iç çekişle gökyüzüne bakmayı hatırlatan dilsiz birer rehber her biri. Bir sergi salonunda, bir yazma eserin kapağında ya da asırlık bir mabedin kuytusunda bu eserlerden biriyle göz göze gelindiğinde içe dolan o tanıdık ürperti; ait olunan o ebedî evin, o ilk vatanın kokusu. Sözler ile hiçbir şey anlatmadan, hiçbir iddiada bulunmadan, sadece kalbin pasını silerek ruhu kendi hakikatine doğru sessiz, derinden ve kesintisiz bir seyahate çıkarma arzusu taşır bünyesinde. 

Ve yine bir dua ile bitirelim yazımızı: amin’lerinize talip bir öğrenci duası; bu dünyaya doğduğumuzdan şimdinin idrakiyle belki, lakin zamansız, sonsuzluğu hissedecek kadar ulvi bu güzel kapıları dileyen, emek veren herkese açsın Rabbimiz; bu ilmin derununa vakıf ve elbette rızayı ilahiye matuf eserler üretebilmek nasib olsun. Amin. 



Editörün Seçtikleri