Yazımıza, en sonda söyleyecek olduğumuz şeyi en başta söyleyerek başlayalım: ‘seçilmiş mülteci’, nüfus kaynaklı beka probleminin çözümüne katkı sağlayacak bir unsur olmanın yanı sıra, birçok durumda büyük güç olmanın gereklerindendir de.
Türkiye’deki devlet politikalarından biri olarak ‘nüfus plânlaması’ 2000’li yıllara kadar sürekli olarak vurgulanmıştır; kastedilen şey ise, çok yüksek olduğu belirtilen nüfus artış hızımızın düşürülmesiydi; siyaseten takipçisi olduğumuz ve modernleşerek kendisine benzemek istediğimiz batı Avrupa ülkelerinde nüfus artışının neredeyse sıfır dolayında olması da örnek alınan bir durum gibiydi. Biraz da modernliğin gereği olarak benimsenmiş bu devlet politikası çerçevesinde okullarda ve kamuya hitabın mümkün olduğu her yerde ‘çok çocuk değil, az çocuk’la mutlu gelecek tabloları çizen bir söylem şehirlerde ve okumuş kesim genelinde yaygın bir biçimde benimsenmiş görünmekteydi; zaten bu benimseyiş nüfus istatistiklerine de yansır olmuştu.
Bir ‘nüfus plânlaması’ yürütüldüğü için olmasa da sanayileşmenin, şehre göçün, kadın nüfusun eğitim ve iş hayatına katılımının ve feminizmin filizlenen her formunun söz konusu dönemde Türkiye toplumunun nüfus artış hızını azaltan bir etkiye sahip olduğuna tanık olmuşuzdur. 2000 öncesi dönemle ilgili Türkiye nüfus artış hızına dair resmî istatistik değerlerine bakıldığında 1970’te %2.5 olan nüfus artış oranının 2025’e gelindiğinde %0.5’e düşmüş olduğu görülür. Bu istatistikî bilgilere yansımış olan şey, bu mevcut gidişin hayra alâmet olmadığı ve göz ardı edilemeyecek olduğudur.
On yıllar boyunca ülke çapında bir devlet politikası olarak benimsenmesi için çaba gösterilmiş nüfus artış hızını düşürme politikasından tövbe edilip dönüldüğü görülmektedir. Ama bu resmî politika değişikliği, modernleşmesi (batılılaşması) için çok gayret gösterilmiş olan Türk toplumunun ‘az çocuk’ ve hatta ‘hiç çocuk’ konseptini yaygın bir biçimde bir konfor ve hatta bir modernlik faktörü olarak benimsemiş olduğu geç bir safhada oluyor; yani büyük ölçüde iş işten geçmiş durumdadır. Tarım toplumu olmaktan çıkışın çok çocuk edinme arzusunu ve motivasyonunu kırmış oluşu bir yana, şehre göç ve şehir hayatının zorluk ve sınırlayıcılıklarının da ebeveynleri çok çocuk konusunda caydırıcı bir rol oynadığını not etmek gerekir. Dahası, etkinlik kazanmış modern / batılı kültürel motiflerin etkin olduğu aile yapıları da kırılganlaşmış durumdadır; dolayısıyla, sokakta baskın hâle gelmiş kültür formasyonları, şehirleşme ve tarım politikaları ve aslında, yaygın biçimde benimsenmiş olan hayat tarzı yaklaşımları dikkate alındığında ebeveynleri çok çocuk yönünde teşviğin kayda değer olumlu bir karşılık bulma ihtimal ve şansının yüksek olmayacağını söyleyen bir tahmin oldukça gerçekçi görünmektedir.
Böyle bakıldığında Türkiye’de son dönemde sıkça tanık olduğumuz ‘mülteci akını’ durumunun aslında, tam da bir ‘nüfus yaşlanması’ endişesinin ortaya çıktığı ve Türkiye’nin bir bölgesel güç olmanın da sınırlarını zorlayacak biçimde bir rüzgâr yakalamış olduğu bir dönemde vuku bulmuş ve buluyor olmasının Türkiye için değer ve kadrini bilmesi gereken bir durum olup olmadığı üzerinde düşünmek gerekiyor. Burada, başlangıçtaki cümlemizde kullandığımız ‘seçilmiş’ kelimesinin altını çizmek doğru olacaktır. Bu kelimeyle kontrolsüz bir göçün birçok probleme de yol açıcı olduğunu da ifade etmiş oluyoruz. Mülteciye kapıyı açık tutmak tabii ki bereket sebebidir ama gelen muhacire plânlı bir biçimde yer göstermek, kimin nerede olacağını belirlemek de bir yönetim sorumluluğudur ve bu hem yönetimin ve hem de gelmiş olan muhacirin birçok açıdan yararınadır.
Ve tabii ki soruna asıl çözüm, doğru ensar mahallini de belirlemiş olarak, doğru muhacire ve mülteciye kapıyı hep açık tutmaktır; büyük devlet olmanın da olarak kalmanın da sırrı burada saklıdır; tek bir etnik yapı merkezî yönetimde ana rolü üstlenmek istese de ‘büyük güç’ün etkin işlerliğinin sürdürülebilir olmasının sağlanması çok keresinde onun güç yetirebilecek olduğunun ötesinde bir kapasite gerektirir. ‘Nation state’ konseptine bağlı kalınma eğiliminin ‘zırt’ dediği yer işte burasıdır. ‘Büyük güç’ün sınırlarının başladığı yerde ‘nation state’ olmanın sınırlarının genellikle çözülmeye bu başlıyor olduğu yerdir. İmparatorluklar genellikle bu ‘muhacir ve mülteciye açık kapı’ yaklaşımına sempatiyle bakan yapılar oluşturmuştur; farklı inanç ya da etnik kökeni yansıtan tutum, âdet ve sembolleriyle farklılık sergileyişi bu toplulukların bireyler ya da öbekler hâlinde ülke sathına renk ve zenginlik katmaları olarak memnunlukla karşılanır; hukuka uyum sağlamak anlamında entegre oluşları yeterli görülür[1] ve bu topluluklar siyasal bir tehdit kaynağı olarak algılanmazlar, ayrımcılığa (discrimination) tâbi tutulmazlar; asimilasyonları (ana ev sahibi nüfus içinde erimeleri ve kendi özgün renk ve çizgilerini -dillerini, giyim kuşam tarzlarını, mutfaklarını, inanç ve ibadetlerini icrayı, kutlama ve düğün gibi sosyal etkinlik âdetlerini, vd.- yok etmeleri) talep edilmez ve bu tür bir hedef gözetilmez. Tabii ki ‘zurna’nın - ‘zurna’yı ‘konjonktür’ diye okursak!- imparatorluklar için de ‘zırt’ dediği bir yer vardır; hükmedilen coğrafyanın aşırı genişlediği ve idarî yapıda liyakatsizliğin ve yozlaşmanın istisna olmaktan çıkıp genel kural hâline dönüşmüş olduğu noktadır bu genellikle; ve tabii, bu özelliklerle örnek deyince herkesin aklına Osmanlı Devleti’nin son dönemdeki durumunun gelmesi şaşırtıcı olamayacaktır.
Ve bir İmparatorluk bakiyesi olan Türkiye’nin, aslında bağlı olduğu inancın ve tarihinin beslediği genlerinde hep bir imparatorluk motiflerine sahip bir toplumun ana unsuru olmuş olduğu devlet olarak, mülteci toplulukların yeni kan ve dinamizm kaynağı olduğunun bilincinde olmaması mümkün olmayan bir devlet aklına sahip olduğunu görmek çok zor olmasa gerek. Miras aldığı, kendisine özel imkânlar sunduğu kadar özel bir misyon da yükleyen tarihinin en önemli boyutudur bu. Bu devlet aklıdır ki, kırk yılı aşkın bir süredir Bulgaristan’dan, Irak’tan, Afganistan’dan, Suriye’den, Libya’dan, vd. mülteciler her çaldığında kapının kendilerine açıldığını görmüşlerdir. Ve bölüm başlangıcında ifade etmiş olduğumuz gibi; bilinçli bir muhacir ve mültecilere açık kapı politikası, bir bereket politikasıdır.
Ve özellikle son kırk yıl içinde, yeri ve zamanı geldiğinde dünyanın herhangi bir yanındaki zayıf ve zor durumdakilere yardım ve destek elini uzatma, ‘ensar’ (ev sahibi) kimliğini benimsemiş olarak Türkiye’nin ve Türk sivil toplumunun tereddüt etmediği bir rol olduğu görülmüştür. Bu noktada merhametin etki ve yansımasının silahınkinden ve baskıdan daha etkili olduğunun resmini veren tarihî bir anekdotu kısaca nakletmek iyi olacaktır: İkinci Haçlı Seferi zamanıdır (1147). Eskişehir yakınlarında Anadolu Selçuklu birlikleri karşısında mağlubiyete uğrayan Haçlılar büyük gruplar hâlinde, farklı güzergâhlardan yollarına devam ederler. Bunlardan birisi güzergâhını Efes üzerinden Antalya olarak belirlemiştir. Yolda Küçük Türk birliklerinin vur-kaç türü saldırılarına da uğrayan grup zar-zor Antalya’ya (Elmalı bölgesine) ulaşır; grubun varlıklı üyeleri gemiyle Suriye’ye doğru ilerler; geride kalan yoksul Haçlılar yaya olarak Toroslar üzerinden Antakya’ya ulaşmayı düşünürler (o sırada Antakya bir Haçlı Krallığının merkezidir). Ama yoksul Haçlılar yola çıktıklarının daha ilk gününden yorgun, zayıf, parasız, aç ve hasta olarak Toroslar’da perişanlık içine düşerler; bölgedeki Hristiyan topluluklar onlara ‘ihanet’ edip sırtlarını dönerler iken Müslüman Türk köylüler ‘merhamet’ eder, yardım eli uzatırlar, onlara yiyecek verirler, barınma imkânı sağlarlar, hastalıklarıyla ilgilenirler. Sonuçta 3000 kadar Haçlı Müslüman olur, bölgeye yerleşirler. Onların bu durumuna tanık olan Rahip Odon de Diogilo merhametin bu dönüştürücü gücünü kendince şöyle ifade eder: “Ey hıyanetten daha zalim olan merhamet; o kadar zalimsin ki, düşmanımızı bile sevdirdin”.
Çok etnik yapılı hâle gelmenin ırkçı / milliyetçi olabilecek merkezî pozisyondaki ana etnik gruba yeni ötekileştirme fırsatları sunarken, ötekileştirmeyi giderek daha zorlaştırdığı ve onu ırk ayrımcılığı (racial discrimination) suçuna dönüştürdüğü de bir vakıadır; dolayısıyla, etkinliği tartışılsa da yeni popüler motto ‘birlikte var olmak’tır.
Bu arada, ABD’nin de benimsediği tutumlar itibariyle ismi konulmamış bir imparatorluk olduğunu ifade etmek gerekir; orada da plânlı bir biçimde gelmeleri sağlanan muhacir ya da mülteci topluluklardan genel hukuka ve sosyal düzene uyumları istenir; teorik olarak asimilasyonları talep edilmez, istenilmez. (Aslında, ‘great again’ olmak isteyen bir ABD için düşünülemeyecek olan şey ‘göçmen’siz bir ABD tasavvurudur; bu bağlamda altını çizelim: ne Trump, ne Vance ve ne de Rubio yerli –Kızılderili- kökenli değildir, hepsi de, 1-2 kuşak ya da 4-5 kuşak öncesinde ABD’ye gelmiş göçmen aile çocuklarıdır. Kısaca, ABD’yi bugünkü büyüklüğüne taşıyanlar göçmenler ve onların çocukları, torunlarıdır).
Çerçevesini çizmiş olduğumuz perspektif açısından Çin’in durumu problemli bir görüntü sunar: farklı etnik yapıların (örneğin Uygurların ve Tibetlilerin) kimliklerini ve kökenlerindeki nitelikleri yansıtan tutum ve sembolleri hazmedemeyişi ve o etnik yapıları siyasal bir tehdit kaynağı olarak gören ve kabul edilemez sertlikte baskı politikalarına yol açan hassasiyetiyle Çin’in imparatorluk eşiğinde kıvrandığı ve ama bu asimilasyoncu tutumuyla imparatorluk olamadığı (ve olamayacağı) tespiti doğruluğu kolay ispatlanabilir bir olgudur. Çin eliti, bu tutum ve politikanın bir idarî ve ekonomik zâfiyet durumunda siyasî istikrarsızlığa ciddi katkı yapabilecek bir rol oynayacağının farkındadır. Bizim tahminimiz, Çin’in çok geçmeden, farklı etnik yapıların kimliklerinden nem kapan bu asimilasyoncu (kendi ana kültürü içinde eritmeci) hassasiyetini bilinçli bir biçimde giderek yumuşatacak olduğu ve imparatorluk olmanın önündeki engellerin önde geleni olarak ondan kurtulma çabası içine girecek olduğudur.
Örnek vermişken Rusya’ya da değinmek yerinde olur. Bolşevik Devrimi (1917) öncesi dönemde Çarlık Rusya’sının nüfus politikası tam bir imparatorluk tutumu yansıtır; bu tutumu yansıtan somut bir belge olarak, Çar II. Aleksandr’ın bölgedeki temsilcisi General Çernaief’in işgal altındaki Türkistan topraklarında yaşayan Müslüman toplulukların emîrlerine Çar adına gönderdiği mektup yeterlidir; mektubunda Çar, her şeyin Şeriatın emirleri çerçevesinde yürütüleceğini söyler, Müslüman tebaasının mensuplarının dinî ibadet ve merasimlerini özenle uygulamaya devam etmelerine verdiği önemi ve onların Müslüman oluşlarıyla ilgili en ufak bir problem yaşamalarına izin vermeyeceğini belirtir.[2] Bu mektuptaki düşünce ve inanç serbestliği garantisi uygulamada da pek ihlal edilmez; ama 1917 yılındaki Bolşevik Devrimi’yle durum değişir, Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti temsilcileri ve görevlilerin tutumu tam tersidir, zulüm alır başını gider ve sonunda bilindiği gibi Sovyet sistemi 1991 yılında çöktüğünde Rusya yeniden eski imparatorluk reflekslerine geri döner. Sınırları içinde 12 milyonun üzerinde Türk kökenli nüfusun (çoğunluğu Müslüman) yaşamakta olduğu[3] Rusya’da artık yeni yönetimin din ve düşünce özgürlükleri konusunda (yönetime karşı bir iddia ve meydan okuma taşımadığı sürece) farklı etnik ve dinî topluluklara açıkça bir düşmanlığı söz konusu olmayacaktır.[4] Mamafih bu ülkelerde, inanç ve etnik köken farklılığı siyasî bir sorun olarak ortaya çıkmıyor olsa da bu, bu toplulukların, yönetim açısından doğrudan bağlayıcı görünmese de misyonerlik faaliyetleri türü faaliyetlere muhatap kılınmadıkları anlamına gelmemektedir.
Örneklerimiz arasında İngiltere ve Fransa’ya da yer açmalıyız. İngiltere İkinci Dünya Savaşı ile birlikte, kendi menfaatlerini belli ölçüde sınırlandırarak ve esneklik sergileyerek ve ama yeni tarz ve biçimlerle (İngiliz Commonwealth’i) ilişkisini sürdürerek sömürge ülkelerinden ve Ortadoğu’dan çekilirken de sonrasında da imparatorluk konsept ve tutumundan hiç ayrılmamıştır; demokrasi oyunlarına fazlasıyla alan açsa da imparatorluğun yapısal özelliklerinden vazgeçmedi. ‘Nation state’ fikrinin ana vatanı olan Fransa da imparatorluk konseptini hiç bırakmak istemedi. Halklarını kendi ülkelerinde köleleştirmek şeklindeki sömürge dönemi tutumuna rağmen sömürgelerini terk ederken İngilizlerin gösterdiği ölçüde bir esnekliği gösteremedi ve eski sömürgesi durumundaki ülkelerle ilişkisinin şimdi de iyi olmadığı sır değil; Anglosaksonların tanımına kıyasla çok daha katı tanımladığı ve o şekliyle benimsemiş olduğu sert laiklik uygulamaları da bu bağlamda zaman zaman sıkıntılar yaşamasının sebebi oldu. Ama tüm bu zihinsel ve tarihsel boyutlu tutum ve sabıkalarına rağmen, Afrika’da çok zemin kaybetmiş olsa da[5] en azından, eski sömürgesi olan ve hâlâ da yörüngesinde tutmayı bir ölçüde başardığı küçük ada ülkeleri üzerindeki nüfuzu ve sahip olduğu denizaşırı topraklarıyla hayalinde olan şey bir imparatorluğa evrilmektir; mamafih, bugün birçok açıdan sergilediği zaaflarıyla bunun boş bir hayal olduğu açıktır.
Belki Kanada, Japonya ve Avustralya gibi ülkelerden söz ederek, asimilasyoncu olmamanın ve muhacir ve mülteci kabûl eden yaklaşımın bir ülkenin ya da devletin büyük güç niteliği kazanması için yeterli şart olmadığı ama olmazsa olmaz bir gerekli şart olduğunu da vurgulamak yeterli olacaktır. (Diğer gerekli şartlar arasında hemen akla gelebilecek olanlar arasında ülkenin kayda değer bir ekonomik büyüklük ve zenginliğe sahip olması, coğrafî bir derinliğe (ve jeopolitik konuma) ve nüfus büyüklüğüne ve insan kaynağı zenginliğine ve kendine özgü yumuşak güçlere –muhacir ve göçmene kucak açma özelliği öylesi ciddi bir yumuşak güçtür- ve kültürel zenginliğe sahip olması zikredilebilir. Ve ülke içinde hukuka güvenin ve siyasal istikrarın kökleşmiş olması da bunlara eklenebilir; Japonya özelinde, ada ülke olmanın avantajlarına sahip olsa da stratejik anlamda kuşatılabilir bir coğrafyada bulunuyor olması ve hammaddeye ulaşım zorluklarının olması zikredilebilir).
Büyük güç olmak biraz da mobilize edebileceği potansiyellerle kendisini hissettirir; bu bağlamda Türkiye’nin de her zaman dikkate alınacak bir aktör olarak görülmesinin şaşırtıcı olmadığını vurgulamak doğru olacaktır. Tabii, ‘büyük güç olmayı engelleyen bazı şartlar da zikredilebilir: Sınırların, yönetilemeyecek şekilde aşırı genişlemesinin ‘büyük güç’ olmayı sürdürmeyi zorlaştırdığını, yönetimin ciddi bir zâfiyet içine girdiği dönemlerde bu durumun ölümcül olduğunu yukarıda zikretmiştik. Kronikleşen ekonomik ve siyasal istikrasızlık durumlarının da aynı derecede ölümcül olduğunu belirtmek gerekir; enerji kaynağı yoksunluğunun ve hatta su ve bazı kritik madenler gibi doğal kaynaklardan yoksunluğun da büyük güç olma yolunda ciddi engebeler oluşturacak olduğu zikredilebilir. Ayrıca, fiilen sahip olunulan gücün izlenecek dış politikayı ve sergilenecek meydan okumaları destekleyemeyecek kadar zayıf kalmış olma durumunun büyük güç olma yolunda ciddi bir handikap oluşturacağının da altı çizilebilir.
Son bir cümle olarak, küresel sistem güneşinin yeniden ‘imparatorluklar’ burcuna girmek üzere olduğunu resmeden bugünkü görünümün uluslararası organizasyonların yapılarında ve oynayabilecekleri rollerde önemli farklılaşmalara yol açmasının da kaçınılmaz olduğunu belirtmek uygun olacaktır.
[1] Entegrasyonla sağlanan bu durum ve görünüş çok keresinde ‘mozayık’ betimlemesiyle ifade edilir. Bu bağlamda, dinî ya da etnik kökeni farklı topluluklar, kendi kültürel hususiyetlerini muhafazada tam bir serbestlik içindedir.)
[2] Bknz. Hîve’den Altın Semerkant’a, Ella R. Christie, s. 246, Büyüyen Ay Yayınları.
[3] Bu nüfusun büyük kısmını Tatarlar oluşturmaktadır; Başkurtlar ve Çuvaşlar diğer iki büyük nüfusa sahip olan topluluktur. Kazaklar, Âzerîler, Yakutlar, Kumuklar, Tuvalar, Karaçaylar, vd. diğer topluluklardır. Türk kökenlilerin önemli bir kısmı Tataristan (başkenti Kazan), Başkurdistan, Çuvaşistan, Dağıstan bölgelerinde ve Samara, ve Astrahan gibi oblastlarda büyüklü küçüklü öbekler hâlinde yaşamaktadır; Moskova ve diğer büyük şehirlerde de münferit aileler olarak birçok Türk kökenli bulunmaktadır.
[4] Ayrıca bknz. Bu bölüm başlarında yer alan ‘Sovyet Bloku Çökünce’ başlıklı kısım.
[5] Fransa Mali, Burkina Faso, Nijer ve Çad üzerindeki nüfuzunu tümüyle kaybetmiştir.