Deneme

Ömer Lekesiz ile Geleneksel Sanatlar Üzerine

Tevhid yalnız "Allah birdir" demek değildir. Aynı zamanda varlığın parçalanamaz bir bütün olduğunu kabul etmektir. İslâm sanatındaki ritim, oran, tekrar, denge ve birlik hissi bu tevhid düşüncesinin estetik karşılıklarıdır.

Kıymetli hocam, genelde din-sanat, özelde İslâm-sanat ilişkisi sizce hayatın neresinde duruyor? Bu konuda neler söylersiniz?

Din ile sanatı iki ayrı alan gibi görmüyorum. Din, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin adıdır; sanat ise bu ilişkinin güzellik üzerinden görünür hâle gelmesidir. Dolayısıyla sanat, dinin yerine geçen bir alan değildir; insanın inandığı hakikatin duyulur dünyadaki tezahürlerinden biridir.

İslâm açısından meseleye baktığımızda bu ilişki daha da belirginleşir. Çünkü İslâm yalnız inanç esasları vazeden bir din değildir; aynı zamanda bakmayı, işitmeyi, konuşmayı, yürümeyi, kısacası insanın bütün varoluşunu / yaşayışını terbiye eden bir hayat nizamıdır. Sanat da bu terbiyenin dışında düşünülemez.

Bu sebeple İslâm sanatını, estetik haz üretmekten önce "görmenin terbiyesi" olarak okumayı tercih ediyorum. Çünkü insanın bakışı değişmeden yaptığı sanatın da değişmeyeceğini düşünüyorum. Nur / ışık olmadan görme, görme olmadan idrak, idrak olmadan da sanat mümkün değildir.

Farklı din mensupları arasında ayrı ayrı sanat türlerinin doğmasını ve gelişmesini nasıl yorumlamak gerekir? Her din kendi sanatını doğurur diyebilir miyiz?

Büyük ölçüde evet. Çünkü her din, yalnız Tanrı tasavvuru değil, aynı zamanda insan, tabiat, zaman ve mekân kısaca âlem ve eylem tasavvuru da ortaya koyar. Sanat ise tam da bu tasavvurların biçim kazanmış hâlidir.

Mesela Hristiyan sanatının merkezinde büyük ölçüde beden ve enkarnasyon tecrübesi vardır. Budist sanatında sükûnet ve iç dinginlik ön plana çıkar. İslâm sanatında ise belirleyici ilke tevhiddir. Bu yüzden İslâm sanatı temsil etmekten çok işaret etmeyi, suretten çok mânâyı, nesneden çok düzeni ve ritmi öne çıkarır.

Dolayısıyla dinler yalnız farklı ibadet biçimleri değil, farklı görme biçimleri de meydana getirirler. Sanatlar da bu görme biçimlerinin tarih içindeki görünür dilleridir.

Müslüman toplumlarda sanatın ortaya çıkış sebepleri sizce hâricî midir, dâhilî midir?

Elbette dış etkiler vardır. Müslümanlar fethettikleri coğrafyalarda Bizans'tan, Sasânîlerden, Çin’den, Orta Asya'dan ve yerel kültürlerden pek çok teknik unsur devralmışlardır. Fakat teknik başka, ruh başkadır.

Ama İslâm sanatlarının doğuşunda asıl belirleyici olanın dâhilî sebep olduğunu düşünüyorum. Çünkü Müslüman sanatkârın temel meselesi yeni bir biçim icat etmek değildir; vahyin gösterdiği varlık düzenini görünür kılmaktır.

Kubbe yalnız mimarî çözüm değildir; semayı hatırlatır. Hüsnühat yalnız yazı değildir; vahyin görünür hâlidir. Geometri yalnız süsleme değildir; kozmik düzenin ritmik ifadesidir. Tezhip yalnız bezeme değildir; nurun yüzey üzerindeki seyridir.

Bütün bunlar bize İslâm sanatının kaynağının öncelikle içeride, yani tevhid merkezli dünya tasavvurunda bulunduğunu gösterir.

İslâm sanatlarını diğer dinlerin sanatlarından ayıran temel özellikler nelerdir? Bir sanat eserine bakarak onun hangi dine ait olduğunu anlayabilir miyiz?

Her zaman kesin olarak anlayamayız. Çünkü biçimler tarih boyunca birbirini etkilemiştir. Fakat elbette büyük sanat geleneklerinin kendilerine mahsus bakışları da vardır.

İslâm sanatını diğerlerinden ayıran temel özellik, bana göre, temsilden çok tecellîye yönelmiş olmasıdır.

İslâm sanatı çoğu zaman "Bu nedir?" sorusundan önce "Bu neye işaret ediyor?" sorusunu sordurur. Bu yüzden “boşluk” da biçim kadar önemlidir; ışık da taş kadar önemlidir; ritim de nesne kadar önemlidir.

Bu bağlamda uzun zamandır İslâm sanatını "nur estetiği" üzerinden okumaya çalışıyorum. Çünkü burada ışık yalnız fizikî unsur değildir; idrakin ve hakikatin sembolüdür. Bu bakımdan İslâm sanatı, bakışı nesneye hapsetmek yerine onu görünmeyene doğru yönlendiren bir sanattır.

İslâm'ın ana omurgasını tevhid oluşturmaktadır. Tevhid ile sanat arasındaki ilişki konusunda ne söyleyebilirsiniz?

Bence İslâm sanatını anlamanın anahtarı tam da buradadır.

Tevhid yalnız "Allah birdir" demek değildir. Aynı zamanda varlığın parçalanamaz bir bütün olduğunu kabul etmektir. İslâm sanatındaki ritim, oran, tekrar, denge ve birlik hissi bu tevhid düşüncesinin estetik karşılıklarıdır.

Bu yüzden İslâm sanatında tekrar monotonluk değildir; sonsuzluğu hissettiren ritimdir. Geometri mekaniklik değildir; düzenin görünür hâlidir. Hüsnühat yalnız yazı değildir; vahyin bedene bürünmüş şeklidir. Mimaride kubbe yalnız örtü değildir; semanın yeryüzündeki remzidir.

Kısacası tevhid, İslâm sanatına konu veren bir ilke değil; onun bütün biçimlerini içeriden kuran varlık anlayışıdır.

İslâm sanatlarının bugünkü hâline bakarak geleceği hakkında nasıl bir tahminde bulunabilirsiniz?

İslam sanatlarının geleceği konusunda karamsar değilim; ama ihtiyatlıyım.

Bugün İslâm sanatı adına çok sayıda üretim yapılıyor. Fakat bazen geleneğin biçimleri korunurken “onu doğuran idrak” unutulabiliyor. Böyle olunca ortaya güzel görünen, fakat derinliği eksik eserler çıkabiliyor.

Kanaatimce geleceğin en önemli meselesi yeni biçimler üretmek olmayacaktır. Asıl mesele “yeniden görme”yi öğrenmektir.

Çünkü İslâm sanatı, tekniklerin toplamı değildir; bir bakışın ürünüdür. Eğer o bakış öze tâbi olarak yeniden kurulabilirse yeni mimariler, yeni yazılar, yeni şiirler, yeni hikâyeler ve yeni sanat eserleri de kendiliğinden ortaya çıkacaktır.

Bu yüzden geleceği geleneğin tekrarında değil, geleneği mümkün kılan idrakin yeniden keşfedilmesinde görüyorum. Çünkü sanat geçmişi kopyalayarak değil, hakikati yeniden temaşa ederek yaşar.

Belki de bugün İslâm sanatlarının önündeki en büyük görev budur: Görüntülerin çoğaldığı bir çağda yeniden görmeyi öğretmek; seslerin çoğaldığı bir çağda sesi ve sözü yeniden işittirmek; biçimlerin çoğaldığı bir çağda nuru yeniden fark ettirmek… 

Bana göre İslâm sanatlarının geleceği de tam burada, yani insanın bakışını hakikate yeniden açabilme imkânında yatmaktadır.

Bugün estetikten çok söz ediyoruz; fakat siz yazılarınızda sık sık "güzelleştirme" kavramını öne çıkarıyor, hatta bazen estetik yerine onu tercih ediyorsunuz. Bunun özel bir sebebi var mı?

Evet, var. "Estetik" modern Batı düşüncesinin belli bir tarihî dönemde geliştirdiği önemli bir kavramdır; bunu inkâr edemeyiz. Ancak estetik, büyük ölçüde öznenin güzellik karşısındaki duyusal tecrübesini merkeze alır. Oysa İslâm düşüncesinde güzellik, yalnız insanın beğenisiyle açıklanamaz. Güzellik, hakikatin görünür hâle gelişidir.

Bu sebeple ilgili bahiste çoğu zaman "güzelleştirme" kavramını tercih ediyorum. Çünkü burada yalnız güzel olanı seyretmek değil, varlığı Allah'ın "el-Bedî’,”, "el-Cemîl" ve “el-Musavvir”… isimlerinin tecellisine uygun biçimde imar etmek söz konusudur. Sanatkâr yalnız güzel eser yapan kişi değildir; güzelleştirme sorumluluğunu üstlenen kişidir.

Yazılarınızda sıkça "görmenin terbiyesi" ifadesi geçiyor. Bir medeniyet gerçekten görme biçimiyle tanımlanabilir mi?

Kanaatimce evet. Çünkü insan önce görür, sonra düşünür. Hatta çoğu zaman nasıl düşündüğümüzü de nasıl gördüğümüz belirler.

Her medeniyet kendi bakışını inşa eder. İslâm medeniyetinin en büyük başarısı da bana göre insanın bakışını tevhid ekseninde yeniden terbiye etmiş olmasıdır. Kur'ân'ın sürekli "Bakmazlar mı?", "Görmezler mi?", "İbret almazlar mı?" diye sorması bu cihetle çok değerlidir. 

Bu yüzden İslâm sanatını anlamanın yolu, mimariden önce nazarı anlamaktan geçer. Çünkü sanat, terbiyesini bulmuş bakışın biçim kazanmış hâlidir.

Son dönemde "nur estetiği" kavramını kullanıyorsunuz. Sizce İslâm sanatını açıklayacak yeni bir estetik dile gerçekten ihtiyaç var mı?

Buna ihtiyaç olduğu kanaatindeyim. Çünkü uzun zamandır İslâm sanatını ya Batı estetiğinin kavramlarıyla ya da yalnız tarihî bilgiler üzerinden okumaya çalışıyoruz. Elbette her iki yaklaşım da önemli katkılar sağladı; fakat ikisi de bana tek başına yeterli görünmüyor.

Bence İslâm sanatını kendi düşünce geleneğinin içinden yeniden okumamız gerekiyor. Bunun için de nur, nazar, idrak, tecellî, hayal, rüya, tabir, zikir ve tevhid… gibi kavramların yeniden sanat teorisinin merkezine taşınması gerektiğini düşünüyorum.

Benim "nur estetiği" derken kastettiğim de tam olarak budur. Bu, Batı estetiğine “karşı / muhalif” yeni bir estetik kurmak değildir; İslâm sanatının zaten sahip olduğu düşünce dilini yeniden görünür hâle getirmektir.

Yapay zekâ çağında sanatın geleceğini nasıl görüyorsunuz? Makine sanat üretebilir; sanatkâr da olabilir mi?

Yapay zekâ çok etkileyici eserler üretebilir. Üslup taklit edebilir, biçim çoğaltabilir, kurgu yapabilir ve kompozisyon kurabilir. Bunların hiçbirini küçümsememek gerekir.

Fakat sanat yalnız üretim değildir. Sanat, insanın hakikat karşısındaki tecrübesidir. Sanatkâr ise yalnız biçim kuran kişi değil, kendi varlığını da terbiye eden kişidir.

Makine hesap yapabilir; fakat hayret edemez. İlişki kurabilir; fakat mesuliyet taşıyamaz. Büyük veriyle, zengin malumatla çalışabilir; fakat vicdan sahibi olamaz. Bu yüzden yapay zekâ sanat üretimine katılacaktır; fakat insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi temsil eden sanatkârlığın yerini alabileceğini sanmıyorum. En azından kendi zamanımda…

Bugün genç sanatçılara tek bir cümleyle ne söylemek isterdiniz?

Tek bir cümlede ifade etmem zor; birkaç cümle sarf edeyim:

Sanata eserden değil, kendinizden başlayın. 

Tekniğinizi geliştirin; ama önce bakışınızı terbiye edin. Çünkü el, gözün gördüğünü yapar; göz ise kalbin gördüğünü görür. Kalp hakikate yönelmemişse, el ne kadar maharetli olursa olsun ortaya çıkan eser bir süre sonra yalnız ustalık olarak kalacaktır.

Son olarak: Sanatın en büyük meselesi yeni biçimler bulmak değildir; hakikati yeniden görebilmektir.

 

 

 

Editörün Seçtikleri