Deneme

Tecrübenin İflası: Malumat Çağında İnsan

Doğayı ve evreni sadece yüksek çözünürlüklü görseller üzerinden tanıyan fakat ayağı çamura değdiğinde rahatsız olan insanın durumu tam da budur. Sistem, insanı kâğıt üzerinde her şeyi çözen ama hayatta hiçbir şeyin sorumluluğunu alamayan korunaklı bir alana hapsetti. Bilgi, insanı dünyayla bağ kurmasını sağlayan bir köprü olmaktan çıkarak, insanı dünyadan koruyan/soyutlayan bir yalıtım malzemesine dönüştü.

Günümüz insanı, insanlık tarihinin en çok "bilen" ama nesnelerle ve hayatla en az "temas eden"  kuşağı haline geldi. Dünyanın öteki ucundaki bir iklim krizini, okyanus tabanındaki canlıların  ekolojik dengesini, kuantum fiziğinin temel yasalarını ya da bir tohumun hücrelere bölünüp  ağaca dönüşme evrelerini tek bir dokunuşla öğrenebiliyoruz. Ancak aynı insan, sabah yürüdüğü  yoldaki ağacın adını bilmiyor; bastığı toprağın kokusunu, komşusunun yüzündeki, çöküntünün,  kederin ne anlama geldiğini fark etmiyor. İsmet Özel’in "Albatrosu Baudelaire’den öğrendim  ama hiç hayıt ağacı görmedim" ikilemi, bugün bireysel bir eksiklik olmaktan çıkıp kitlesel bir  yaşam biçimine/sorununa dönüştü. Bilgiyi zihnimizde devasa bir kütüphane gibi istifliyoruz;  fakat o kütüphanenin kapısından çıkıp sokakta yürümeyi beceremiyoruz. 

Bu tablo, modernitenin insan zihnine kurduğu en büyük tuzaklardan... Modern düzen, her şeyi  ölçülebilir, kategorize edilebilir ve rasyonel bir kalıba sokulabilir şekilde düzenlerken, insanın  somut gerçeklikle bağını kopardı. Bilginin dolaylı ve zahmetsiz hale gelmesi, tecrübe denilen  kavramın içini boşalttı. Doğa olaylarını ekrandan izlemek veya üzerine yazılmış teknik  analizleri okumak, o gerçeklikle sahada karşı karşıya gelmenin yerini tutmuyor. Doğayı ve evreni sadece yüksek çözünürlüklü görseller üzerinden tanıyan fakat ayağı çamura değdiğinde  rahatsız olan insanın durumu tam da budur. Sistem, insanı kâğıt üzerinde her şeyi çözen ama  hayatta hiçbir şeyin sorumluluğunu alamayan korunaklı bir alana hapsetti. Bilgi, insanı  dünyayla bağ kurmasını sağlayan bir köprü olmaktan çıkarak, insanı dünyadan koruyan/soyutlayan bir yalıtım malzemesine dönüştü. 

Üstelik bu araçsal akılcılık, beraberinde ciddi bir zihinsel kibir getiriyor. İşimize yaramayan,  hayatımıza dokunmayan, sadece sözel alanlarda statü sağlayan bir malumat yığınıyla  dolaşıyoruz. Gündelik yaşamın en basit insani krizleri karşısında çaresiz kalan ama küresel  mekanizmalar üzerine saatlerce teorik tartışma yürütebilen zihinler ürettik. Artık oturulan her  masada bilgi, bir paylaşım zemini değil; tüketilen malumatlarla karşıdakini alt etme aracına  dönüştü. Bilgiyi bir yaşam rehberi olarak değil, kendimizi başkalarından ayırma ve bir kimlik  inşa etme aracı olarak kullanıyoruz. Zihnimiz sürekli işliyor; fakat bedenimiz ve hislerimiz bu  sürecin tamamen dışında kalıyor. Hayatın ritmiyle bağını koparmış, her şeyi mantık dizgesine  oturtmaya çalışan bu aklın ürettiği sonuç ise derin bir yalnızlık ve yabancılaşmadır.

Nihayetinde, zihnimizde biriktirdiğimiz bu devasa veri deposu, hayatın en çıplak ve kaçınılmaz  gerçekleri karşısında işlevsiz kalıyor. Bir kriz anında, sarsıcı bir kayıpta ya da kendimizle baş  başa kaldığımız o sessiz anlarda teorilerin hiçbiri sığınak olamıyor. Çünkü insanı ayakta tutan  şey zihinsel yükün ağırlığı değil, hayatla kurduğu doğrudan ve hesapsız ilişkidir. 

İhtiyacımız olan şey zihnimize biraz daha veri depolamak ya da yeni kavramlar ezberlemek  değil. Aksi halde kendi zihnimizde kurguladığımız cam fanusumuzun içinde ömür tüketir, yanı  başımızda akıp giden hayatın hakikatinden habersiz kalırız. Bilginin getirdiği o yapay özgüveni  bir kenara bırakıp, dünyanın basit, yalın ve dolaysız gerçekliğine geri dönmek zorundayız.  Çünkü hayat, üzerine makaleler yazılacak bir proje değil; bizzat tecrübe edilecek bir süreçtir.

Editörün Seçtikleri