70’lerden bugünlere her alana yansıyan kesitleriyle değişim ve dönüşüm süreçlerine odaklanmış olduğumuz bu yazı serisinin önceki sayıda yer alan kısmı olan “2000’li Yıllar”a giriş bölümünde çok sayıda alt başlığımızın yer alacak olduğunu belirtmiştik. Doğal olarak bu alt başlıklar ya önceki dönemlerde başlayıp bu yıllarda sonuç ve etkilerinin görünür ve yaşanır olduğu, ya da başlangıç adımlarının atılmış olduğu farklılaşma süreçlerine ait kesitlerin değerlendirildiği kısımlara ait olacak.
Uzunluğu bu sayıda bize ayrılan sayfalarda bir başka alt başlığa yer vermeyi mümkün kılmadığından yazımız tek bir konu odaklı olacak; 2000’lerde iyice görünür hâle gelmiş olan, şimdimizi ve geleceğimizi daha derinden ilgilendiren bir evriliş süreci. Maalesef, konu kapsamının genişliği, ilgili bazı hususlara dair kısımların bir sonraki sayıya kalmasını gerekli kılıyor.
İslam Tefekkürünün Nefes Aldığı Tasavvuf İkliminde Ana Espriden Farklılaşma Eğilimleri: Tasavvuf ve Tarikatler
Değişim ve dönüşüm süreçleri bağlamında önemli alt başlıklardan birisinin, dergâh ve tarikatlarda, tasavvufa dair nakledilegelmiş geleneksel yaklaşım ve tutumlara kıyasla gözlenen odaklanma ve oryantasyon farklılaşmaları olduğu aşikârdır. Kapsamının genişliği, konuyu bu yazının tek odağı hâline getirdi; bir şekilde hassas olması dolayısıyla konuyla ilgili bazı hususları kısa tutma ya da geçiştirme gibi bir lüksümüz de olamazdı. Tanık olduğumuz değişime dair fotoğrafları usulünce tanımlamak, doğası gereği zorluklar taşıyor olsa da önemi ve gereği açıktı; güvendiğimiz şey ise, eğer yetiyorsa, niyetimizin halisliğidir.
Geleneksel çizgideki mirasla hemhâl bulunmakta olan ve ‘bu alan benden sorulur’ bakışıyla çevreyi tarassut eden bir nice akademisyen varken böyle bir değerlendirmeyi bizcileyin bir ayağı içeride olsa da bir ayağı dışarıda görünen, samimiyeti tartışma ötesi olsa da genel görünümü itibariyle ‘kavanozu dışından yalayanlar’ kategorisinde, gönlü kırık-dökük bir kişiye mi düşer sorusu çok kişinin aklına gelebilir. Cevabımız açıklamasız olarak nettir: Evet, bu tür bir değerlendirmeyi bizimki gibisinden, elli yılı aşkın bir zamandır söz konusu alana ve aktörlerine bizatihi ilgi ve sempati duyuyor olması dolayısıyla ilgili alanda olup bitenleri olumlu ya da olumsuz önyargılardan uzak durmaya çalışan bir bakışla gözlemlemesi zor olmayan bir konumda bulunmuş kişiler yapabilir, yapmalıdır. En azından, böylesi bir yaklaşımla ‘içeriden’ yapılacak olan değerlendirmenin, konuya ‘dışarıdan’ ve soğuk bir tarzda olmasına özen gösterilmiş; bir ‘araştırma konusu’nu ele alma duyarsızlığı içinde ‘akademik’ bir görüntü kazandırılmış yaklaşımla olan değerlendirmeye kıyasla daha değerli olacağını düşünürüz. Umarız ki ‘tasavvuf bahrinde kabaksız yüzme’ durumuna düşmeyiz.
Burada amacımızın tasavvufun ne olduğunun ya da tarihsel süreç içerisindeki tezahürlerinin ne olduğunun detaylarını açıklamak olmadığı bellidir; bu konularda da çok genel bir çerçeve vermeyi deneyecek olsak da asıl yapmak istediğimiz şey, tasavvufa ait zihnimizde gerek klasik literatüre[1] yansıyan ve gerekse de son elli yılı aşkın dönem içinde yaşayarak gözlemlemiş olduklarımızdan zihnimizde yer etmiş ve farklılaşma şeklinde algılamış olduğumuz görüntülerden yola çıkarak, genellikle olumsuz olarak algıladığımız bazı işaret ve yönelişlere ilişkin düşünce ve yorumlarımızı paylaşmaktır. İlk dönem sufi öncülerin söz ve hayat tarzları bize sufiliğin ya da tasavvufun hakikatinin ne olduğu kadar ne olmadığına dair de fikir vericidir. Ve hemen belirtmeliyiz ki, tespit, değerlendirme ve yorumlarımız genel atmosfer itibariyle Türkiye odaklı olacaktır ve herhangi belli bir topluluğa ya da dergâh merkezine ilişkin olmayacaktır. Ayrıca, ‘turuk-ı merdude’ olarak tasnif edilerek batıl ya da sapkın olarak nitelendirilmiş, zarfı ‘tarikat’ olarak isimlendirilse de mazrufu tümüyle çizgi dışı olan ekollerin tümüyle bu yazı kapsamı dışında tutulmuş olduğunu da belirtmemiz gerekir.
Öncelikle vurgulamak istediğimiz şey, tasavvuf anlayışının genel İslam inancı ve anlayışından ve tasavvuf esprisi çerçevesinde oluşmuş yol –tarikat- ve yapıların da İslam toplumunun ana yapısından ayrı ya da onun içinde ayrışmayı hedeflemiş yapılar olmadığı ve önde gelen temsilcilerinin bu tür bir hedef gözetmeyi ‘harakiri’ yapmaktan farklı görmemiş olduklarıdır. Gönülleri itibariyle saf ve zengin, zahirleri itibariyle sade ve fakir, dünyevi zevklere kayıtsız ve kanaatkâr ama razı olunmuşluğa ulaşmanın inceliklerini hayatlarına yansıtma konusunda son derece arzulu ve titiz nitelikte olması beklenen bu topluluğun öncü örnekleri Hz. Peygamber’in yakın ve sadık sahabilerinden başkası değildi.
Önceki dönemlerde yaşamış ve tasavvufun pratiği içinde oldukları kadar mahiyeti üzerine olan düşünceleriyle de tanınmış yetkin isimler, koruyucu ve güvende tutucu sert dış kabuğu oluşturan ve genel fıkhi ölçülerle birlikte genel sağlam bir itikadî yaklaşıma eşlik eden kulluk bilincine ve haram-helal dikkatine itibar etmenin ve ona sahip olmanın gereğinin ve öneminin fazlasıyla farkındadırlar: kabuk tahrip olursa bir adım sonra öz de tahrip olur.[2] İstikamet üzere olmanın bir tercih değil bir zaruret olduğunu müdrik olan tasavvuf iklimi öncü isimlerinin nezdinde doğal olarak, ‘şeriat’ı oluşturan fıkhi çerçeveler ve tevhid anlayışının yeri özeldir, vazgeçilmezdir, bir başka şeyle ikame edilemezdir. Dolayısıyla, bozulma ya da savrulma gibi tanımlayabilecek olduğumuz şeyden kastımızın, tasavvuf ve sufilik pratiğinin geçmişteki sahih olduğunu düşündüğümüz örneklerinin bilinen yaklaşımlarından, tutumlarından ve dünyevileşmeye ilişkin söylemlerinden uzaklaşma şeklinde görülen farklılaşma olduğu açıktır; dolayısıyla burada şeri hassasiyetleri terk söz konusu edilmemektedir. İbn Arabî’nin sözleriyle tekrarlamakta yarar vardır: “Kur’an, kendi hazinelerini (sırlarını), vâz etmiş olduğu şeri ölçülere tabi olmuş olanlara açar. Onun vâz etmiş olduğu kurallara uymayan için aydınlanış / kemâlât yoktur. Biz buradaki ‘hazineler’ sözünü genel anlamda ‘hikmet’ başlığı kapsamında anlama eğilimindeyizdir ve ondan yoksunluğun büyük bir mahrumiyet olduğunu düşünürüz, tasavvuf ikliminde bir yolculuk yönünde irade sergilemiş olanlar için de durum farklı olamaz.
Tasavvufu tam olarak ifade eden bir tanımı kendi kelimelerimizle şöyle şekillendirmemiz mümkündür: Tasavvuf, şeriat olarak vâz edilen ölçüler ve incelikler içinde yoğrulup derinleşmek ve bu hâli lütuf bilmektir. Tasavvuf vadisine adım atmakla dervişin soyunduğu şey, olmazsa olmaz olan (ve aslında ‘kurtuluş’ için yeterli olan), yerine getirilmesi zorunlu (farz) ibadetleri ifa ile ve kaçınılması zorunlu fiil ve davranışlardan (büyük günahlardan) kaçınmakla yetinmeyip, Kur’an ve sünnette tavsiye olunmuş ama zorunlu kılınmamış olan nafilelerle ve salih amellerle günlük hayatını zenginleştirip renklendirmek böylece Allah’a daha fazla yakınlaşma yolunda çaba ve umut içinde olmak ve bunun sevincini yaşamaktır. Aslında, bu tercih ve çabalarla müminler arasında bir mertebelenme oluştuğu belli bazı Kur’an ayetlerinde açıkça ifade edilmektedir (İsra Suresi 79. ayet, Vakıa suresi 10-12. ayetler, Âl-i İmran suresi 16.-17. ayetler, Enfal suresi 3- 4. ayetler, Ahkâf suresi 19. ayet, Furkan suresi 63-64. ayetler, vd.). Ayrıca söz konusu ettiğimiz ‘yakınlaşma’, “kulum bana en çok, kendisine farz kılmış olduğum şeylerle yakınlaşır; nafile ibadetlerle yakınlaşmaya devam eder” şeklinde başlayan meşhur Buhari hadisi (hadis-i kudsî) muhtevasında ayrıntılı bir biçimde resmedilmektedir:
Tasavvuf esprisi çerçevesinde, seyr-i sülûk olarak isimlendirilmiş olan manevî yolculuk ile kişilerin fertler (sâlikîn) olarak ayrı ayrı gerçekleştirerek nefs tezkiyesini –manevî arınmayı- gerçekleştirmeleri ve insanın yaratılış amacıyla uyumlu bir bilinç ve ahlaka erişmeleri murat edilir; nihaî ve net hedef ise bir muhabbet zarfı içerisinde rıza-i ilâhinin kazanılması ve Mülkün Sahibi olana yakınlık (kurbiyet) sağlamaktır[3]. Ve, yol tecrübesi olan bir rehberin nazarını üzerinde hissetme durumu söz konusu olabilse bile, esas itibariyle yalnız olduğu bu yolculukta sâlik (yolcu) için en büyük handikaplardan birisi, bu ‘büyük savaş’taki mücahedesindeki azim ve kararlılığından dolayı duyabileceği kibir ve manen giyindiği takva elbisesinin süsünün çevre tarafından görülüp fark edilmesini arzu etmesidir; sâlik açısından kibir ve algı dikkati kendi çabalarını sıfıra indirgeyici etkenler olarak görülür. Ve tabii, daha sonra yeniden üzerinde duracak olduğumuz nokta, bu yolculuğun tek fertler olarak gerçekleştirilen bir yolculuk olması asıl olmakla birlikte, bu bağlamda söylenebilecek alternatif bazı yorumların da mümkün olabileceği hususudur.
Doğal olarak genel İslam düşüncesi gibi tasavvuf iklimine dair de zaman içerisinde, o iklim içinde nefes alıp veren öncü düşünürler tarafından tasavvufun, tarikatın, dervişliğin, ilâhî aşkın ve muhabbetin ne olup olmadığı hususlarında birçok şey söylenmiş, başlangıçta doğal olarak bulunmayan bazı sistematik yaklaşımlar kökleştirilmiştir. Bu çerçevede artık tasavvuf derken bir yerde zikir, zühd ve riyazetle süslenmiş bir hayattan söz ederken, bir başka yerde belli ayet, hadis-i kudsî ve hadislere dayalı bir dünya ve yaratılış tasavvurundan, bir başka yerde onun şiir ve sanattaki yansımalarından ve bir başka yerde ise, ona nispet ederek sergilediği ritüel ve davranışlarıyla kendisini tefrik edilir hâle getirmiş özel bir topluluğun giyim kuşam dâhil günlük hayat tarzı hâline getirdiği bir disiplinden söz ediyor olabiliyoruz; doğal olarak dikkat edilmesi gerektiğini düşündüğümüz şey, tasavvufun ya da sufiliğin bunlardan herhangi birisine indirgenmemesi ve ritüellerin ötesinde, başlangıçta ortaya konulmuş tarz ve yaklaşımların daha fazla dikkate alınması, ayinler ve sembollerden örülmüş davranışlardan ziyade onlara kaynak olan temellerin iyi anlaşılmasıdır. Bu bağlamda, tasavvuf öncülerinin kâinat, insan ve yaratılış amaçları[4] ile ilgili olarak dayandıkları ve altını çizmiş oldukları birçok ayet ve hadis arasında, onların önde gelenleri olarak: ‘elest-i bi rabbiküm’ ayeti[5], Âraf suresi 54. ayet, Tîn suresi 4. ayet, Kâf suresi 16. ayet, Hicr sûresi 29. ayet, ‘kenz-i mahfî’[6] kudsî hadisi, anlamı itibariyle yaygın kabul görmüş ‘âlemleri senin için yarattım’[7] ifadesi zikredilebilir: dervişlerin günlük hayatı için tavsiyeleri ve genel tutum ve davranışları ve kalbin arındırılması, muhabbet tasavvur ve anlayışları için de ‘ihsan’[8] kavramına açıklık getiren ‘Cibril hadisi, ‘küçük-büyük savaş’[9] hadisi, ‘insan-ı kâmil’[10] anlayışının dayandığı ayet, hadisler ve yine aynı bağlamda çok vurgulanan aynı zamanda bazı temel yaklaşımlara temel olan farz ve nafile ibadetlerle Allah’a ‘yaklaşılacağı’nı vurgulayan, Allah’ın ‘rahmeti’nin ‘gazabını aşmış’ olduğunu’ ve Allah’ın ‘kalbi kırık olanların yanında olduğu’nu ifade eden hadis-i kudsîler ve ‘hikmet’in büyük hayır olduğunu ve Allah’ın onu ‘dilediği kuluna’ bahşedeceğini belirten ‘hikmet’ ayeti[11], “O’ndan başka sığınılacak kimse olmadığı”nı[12] vurgulayan ve ‘rahmetim her şeyi kuşatmıştır’[13] mealindeki ayet-i kerimeler anılabilir.
Sufiler Yolu: Hep Kendine Özgü
Tasavvuf neydi, ne oldu? Gerçeklikten bir tabela ismine mi dönüştü; nereye konuşlandı, dünyevî hedeflere kilitlenmek gibi uzun vadede tahribatı ağır olabilecek bir eğilim mi revaç buldu, tecelli özlemi güç açlığına mı evrildi, yoksa evriliş savruluşa mı dönüştü? İnci mercan avcılığı ya da arayıcılığı bitti mi? Nasıl biter ki? Arayıp bulma isteği insanın iradesiyle mi başladı ki! Aramayı başlatan şey, o inci – mercan varlığına cazibenin yüklenişi ve dolayısıyla o cazibenin insanın fıtratında potansiyel olarak var kılınmış olan hakikati arayıp bulma iştiyakını harekete geçirişi değil miydi? Aslında, dervişlik yolu mahiyeti gereği zaten düz ve handikapsız bir yol değildi; zâhiri şartların, dervişlik meşrebinde olanlar için okul rolü üstlenen tarikat yapılanmalarının her birinin etkilenmekten korunma dikkat ve çabası göstermesi gereken bir durum sergilediği de aşikârdı.
Orada bir ‘umman’ durdukça, sende (fıtratında) potansiyel olarak var olan arama arzusu ve üflenmiş olan cevheraktif hâle geldikçe, orada diplerde bir yerlerde, hakikat sırları ve tecelliler olarak inci ve mercanın bulunduğu bilindikçe umut ve keşif isteği kendisini hep yenileyecek ve bir yerlerde hep yeni açılımlar, çiçeklenmeler olacaktır; ve dolayısıyla her hakikat zerresine ilişkin ‘keşf’ seni heyecanlandırdıkça; yani bu dünyanın, ayın, güneşin ve yıldızların birbirleriyle uyumlu varoluşları ve ‘hesap üzere’[14] olan hareketlerinin sonu gelmedikçe[15] sözünü etmiş olduğumuz inci mercan avcılığı bitmeyecektir. Yani ‘yol’ da, ‘sefer’ de hep olacak, şöyle ya da böyle, şuradan, ya da buradan, ama hep bir hedefe kilitlenmiş olarak. Yol belki daha zorlu olabilecektir, ama belki daha zevkli ve şevkli. Zaten yola giren salikte o zorluk ve kolaylığı düşünüp tartacak hâl de yoktur, vakit de. Zorluk ve kolaylık ‘dışarıdan’ bakan gözlerin nitelemesidir.
Nefsleri ve isimleri ile ‘kendisi’ olarak kalmayı esas alan, yol arkadaşlarını sayıya indirgemeden (ya da dönüştürmeden)[16] ve geneli sığlaştırmadan hususileştirmeyi sağlayabilen bir rehber, örgütlenmeden irtibatlı hâle gelmeyi ve getirmeyi mümkün kılabilen bir yaklaşım, görüş sağlayan bir penceresi olsa da girişi çıkışı olmayan bir hânkâh; bugün aranılacak muhtemel mekân ya da adres ve müdavimlerine dair olan silik izler böyle bir görüntü veriyor olmalıdır.
Alvarlı Efe öyle demiş: Tasavvuf sâf-ı dîlden Hazret-i Allah’a dönmektir / Tasavvuf, ıstılahatı ile sanma öğünmektir”.
Bu yollarda hız limiti çok düşüktür; acelen varsa eğleşme, var git yoluna. Burası ‘toplu taşıma’ yapılan bir yer değil, yol da üç şeritli otoyol değil; acelenin ve hızın yeri hiç değil, titizlenmenin, dikkatin, inceliğin, dinginliğin yeridir; esmanın tecellilerinin hayranlıkla gözlemlendiği, kulluğun aceleye getirilemeyeceği, alışkanlığa dönüştürülmemesi esprisinin derinleştirildiği yerdir. Dünya gözüyle ve modernin aklıyla varlığı ve niteliği tanımlanamayacak olan ‘kalp gözü’yle bakılmalı ve yol boyunca yol kenarında hız limit levhalarının yanı sıra şu mealde uyarı içeren levhalar da dikkatten kaçırılmamalıdır: ‘tarikat’ dediğin, “yol”dur kişiye.
[1] İlk dönem sûfilerinin literatürde yer alan söz ve hayat tarzlarından tasavvuf ve dervişliğin ne olduğu kadar ne olmadığını da tasavvur etmek mümkündür. Hz. Peygamber sonrasındaki ilk yüzyıllarda (genellikle Üçüncü ve Dördüncü Hicrî yüzyıllarda) yaşamış bu sûfilerin (Hâris el-Muhâsibi, Cüneyd-i Bağdadî, Zünnun-ı Mısrî, Bâyezid-i Bistâmî, Hakîm et-Tirmizî, Ebu Nasr es-Serrâc, Ebû Talib el-Mekkî, Kelâbâzî, vd.) düşünce ve sözleri kadar hayat tarzları ve dünyaya bakışlarına dair bilgiler de ya bizzat kendilerine ait eserlerle ortaya konulmuş ya da daha sonraki dönemlerde yayınlanmış derleme / değerlendirme çalışmaları olan Tabakatü’s Sûfiyye (Sülemi), Risale-i Kuşeyrî (Kuşeyrî) ve Tezkiret’ül Evliya (Feridüddin Attar) gibi eserlerde yer almıştır. Ayrıca, daha sonraki yüzyıllarda yazılmış ve bazıları özellikle belli bir tasavvuf yolunun tarz, şiâr ve temsilcilerinin söz ve anekdotlarına ayrılmış olan Ahmet Eflâkî’nin Âriflerin Menkıbeleri ve Mevlana Ali b. Hüseyin’in Reşahat ayn-el Hayat gibi menakıb eserleri de mevcuttur. Ve ayrıca, İbn Arabî’nin Zünnûn-ı Mısrî üzerine yazmış olduğu eseri gibi tek bir öncü sûfinin hayatı ve düşüncelerine odaklanmış çalışmalar da bulunmaktadır; bu çerçevede Veysel Karani (ve Üveysîlik) üzerine olan çalışmalar ve özellikle de yakınlarda yayınlanmış olan Ahmet Yaşar Ocak’ın Veysel Karani ve Üveysîlik üzerine olan çalışması da dikkat çekicidir.
[2] Bir diğer söylemde dinin ‘şeriat’ı ağacın kök ve gövdesine, ‘tarikatlar’ dallarına, ‘hakikat’ meyvelerine ve ‘marifet de o meyvelerin özsuyuna benzetilir. Kök ve gövde hasar görür ve kurursa geriye dal ve meyve de kalmayacaktır. Literatürde tasavvufun genel İslâm anlayışı açısından yeri ve önemini ifade için ise ‘kalbin vücut içindeki yeri ve önemi’ şeklindeki benzetmeler yer alır.
[3] Buhari’nin naklettiği bir kudsi hadis mealen şöyledir: “Kulumu bana en ziyade yaklaştıran şey ona farz kıldığım ibadetlerdir ve kulum nafile ibadetlerle bana daha da yaklaşır ve sonunda sevgime ulaşır. Kulumu sevdiğimde onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.”
[4] Tasavvuf yolu öncülerinin rağbet ettiği yaratılış (evren ve insan bağlamında) tezlerine ilişkin ayrıntılı bir değerlendirme için bknz: Ol Dedi Oldu Âlem (Yaratılış ve Sonrası), Y. Yazar, Büyüyen Ay Yayınları.
[5] Araf Sûresi, 172. âyet: “ “. (Maide sûresi 7. âyet de aynı manaya işaret eder.
[6] Hadis-i kudsî: “Gizli hazine idim, bilinmek istedim.”
[7] ‘Âlemleri senin için yarattım’:
[8] Sûfi öncüler tasavvufun öngördüğü günlük hayat tarzı ile ‘ihsan’ kavramının mahiyeti arasında yakın bir ilişki kurarlar; örneğin F. Schuon ‘ihsan’ı ‘doğru inanç ve doğru amel ve onların özü olan Hakikat’ olarak tanımlar. ‘ihsan’ kavramı iyi bilinen ‘Cibril hadisi’ile tanımlanmıştır: Hayatını ibadet (kulluk ile aynı kökten bir kelimedir) ekseninde tasavvur eden Müslüman ibadetini (kulluğunu) Allah’ı görür gibi yapmalıdır; kul onu göremiyorsa da O, kulunu görüyordur. ‘İhsan’, bu idrak, bilinç ve hâlin adıdır ki bir makamı da tanımlar.
[9] Bir sefer dönüşünde “küçük cihaddan büyük cihada döndünüz” mealinde Hz. Peygamber’e atfedilen söze dayanır.
[10] ‘İnsan-ı kâmil’ kavramı ve anlayışı genel olarak, insanın ‘ahsen-i takvim’ üzere yaratılmış olduğunu ifade eden Tîn sûresi 4. âyet, Ahzab sûresinde (72) ‘emanet’in göklere, yer yüzüne ve dağlara teklif edilmiş olduğunu ve onların bunu yüklenmekten çekinmiş olduğunu ve ama insanın bunu yüklenmiş olduğunu vurgulayan âyet, Allah’ın insanı ‘kendi suretinde’ yaratmış olduğunu ifade eder mealdeki hadis ve Hz. Muhammed’i varlığın özü ve gayesi gibi gören ‘Hakikat-ı Muhammediyye’ yaklaşımına dayanır.
[11] Bakara sûresinde, ‘hikmet’in büyük hayır olduğu ve Allah-u teâlanın onu dilediği kuluna bahşedeceğini ifade eden 269. âyet.
[12] Tevbe sûresi, 118. âyet.
[13] Âraf sûresi, 156. âyeti muhtevası ‘Rahmetim her şeyi kuşatmıştır’ ifadesini içermektedir. Bu ifadeyi mealen tekrar eden bir ifade de Mü’min sûresi 7. ayet kapsamında mevcuttur.
[14] Rahman sûresi 5. âyeti.
[15] Birgün bu ‘son’gelecek, ‘zamanın ömrü’ tamama erecek, güneş ‘kararacak’, yıldızlar ‘kararaıp saçılıp dökülecek’ ve gökler ‘dürülecek’tir; ‘yeryüzü’ yeni bir yer, gökler de başka göklere dönüşecektir.
[16] Sâlik, iradesini ve ‘akletme’ melekesini körelterek ‘büyük’ diye nitelenmiş söz konusu ‘hususî’ ve kişisel savaşını nasıl sürdürebilir? Vekalet savaşı ancak, ‘küçük’ olarak nitelenmiş kolektif savaşlarda olur.