Deneme

Ucb Ehlinin Müzmin Hastalığı Emir Bi’l- Ma‘rûfçuluk ve Nehiy Ani’- Münkercilik

Burada bir ayrım yapmak zorundayız. İnsan, kendisinin de mücadele ettiği bir kötülükten başkalarını sakındırabilir. Yapmakta zorlandığı bir iyiliği tavsiye edebilir. Kimse bütün zaaflarından arınmayı bekleyerek iyiliğe davet etmek zorunda değildir. Sorun, insanın eksikliklerinin bulunması değildir. Sorun, bu eksiklikleri yok sayıp kendisini başkalarına örnek gösterilecek kusursuz bir ölçü hâline getirmesidir. İyiliği sevmek, iyiliği yapmak, iyiliği anlatmak ve iyiliği anlattığı için kendisini iyi sanmak birbirinden farklıdır.

Dr. Musa MERT 

Eğitimci-Yazar

 İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak…

Söylemesi kolay. Peki, iyiliği kimin adına emrediyoruz? Kötülüğü hangi ölçüyle belirliyoruz? Daha önemlisi, başkalarının hayatına müdahale ederken kendimizi nereye koyuyoruz?

Bazen insan, başkasının yanlışını öylesine büyütür ki kendi yanlışını göremez. Başkalarının kusurlarıyla meşgul olmak, kendi kusurlarıyla yüzleşmekten daha kolay gelir. Çünkü başkasını yargılarken insan kendisini sanık sandalyesine oturtmak zorunda kalmaz.

Oysa insanın en çok yanılabildiği yerlerden biri, kendisini yanılgının dışında gördüğü yerdir.

Bu yazının üzerinde durduğu tehlike de burada başlıyor: ucb. İnsan, iyiliği savunurken kendi iyiliğine hayran kalabilir, kötülüğe karşı çıkarken kendisini kötülükten uzak, hatta onun üstünde görebilir. O zaman iyiliğe davet, farkına varmadan bir üstünlük gösterisine dönüşür.

 

Kimin Ma‘rûfu, Kimin Münkeri?

Kur’an, iyiliği emretmeyi ve kötülükten sakındırmayı müminlerin sorumlulukları arasında sayar (Âl-i İmrân 3/104, 110; Tevbe 9/71). Bu sorumluluğun varlığı açıktır. Fakat onun nasıl yerine getirileceği, kimlerin hangi konularda söz söyleme yetkisine sahip olduğu ve müdahalenin nerede başlayıp nerede biteceği üzerinde düşünmek gerekir (Çağrıcı, 1995).

Ma‘rûf, yalnızca bizim alıştığımız şey midir? Münker, bize yabancı gelen her davranış mıdır?

Bir toplumda ayıplanan her şey dinen yasak olmayabilir. Bir insanın beğenmediği her tercih de münker sayılamaz. Geleneklerimizi dinin hükümleriyle, kanaatlerimizi kesin bilgilerle, kişisel rahatsızlıklarımızı ahlaki ölçülerle karıştırdığımızda iyiliği emretme sorumluluğunun sınırlarını belirsizleştiririz.

Ma‘rûf ile örf aynı kökten gelir. Ancak bir şeyin toplumda alışılmış olması, onun mutlaka iyi olduğu anlamına gelmez. Râgıb el-İsfahânî ise ma‘rûfu aklın veya dinin iyi kabul ettiği davranışlarla ilişkilendirir (Râgıb el-İsfahânî, 1412 H., “ʿ-r-f” md.). Demek ki ma‘rûfun ölçüsü, yalnızca insanların neye alıştığı değildir.

Kur’an’ın “İyi olanı emret” buyruğu (A‘râf 7/199) da bu ayrımı hatırlatır. Taberî, âyetteki “örf”ü, Allah’ın emrettiği ve teşvik ettiği iyilikler kapsamında açıklar (Taberî, 2001, C. 10, A‘râf 7/199 tefsiri). Öyleyse kendi alışkanlıklarımızı dinin değişmez ölçüleri gibi sunmaya ne kadar hakkımız var?

Örf ile âdet arasındaki ilişki de sanıldığı kadar basit değildir. Fıkıh literatüründe bu iki terim kimi zaman birbirinin yerine kullanılır, kimi zaman farklı kapsamlarla açıklanır. Üstelik toplumda yerleşmiş her uygulama dinen muteber örf sayılmaz (Dönmez, 2007). Yaygınlaşmış olmak, tek başına haklı olmak değildir.

Peki, kendi çevremizin alışkanlığını herkes için bağlayıcı bir iyilik ölçüsüne dönüştürüyorsak gerçekten ma‘rûfu mu emrediyoruz, yoksa alışkanlıklarımızı mı?

Elbette bu, iyilik ve kötülüğün bütünüyle kişisel tercihlere bırakılması anlamına gelmez. Tam tersine, din adına konuşmanın daha fazla bilgi, dikkat ve sorumluluk gerektirdiğini gösterir.

Kendi doğrusunu ma‘rûf, kendisine aykırı olanı münker sayan insan, dinin ölçüsünü mü esas alıyor, kendisini mi ölçü kabul ediyor?

 

Kim Kimi, Hangi Hakla?

Bir insanın yanlışını görmek, o insan üzerinde sınırsız söz hakkına sahip olmak anlamına gelir mi? Bir davranışın yanlışlığını bilmekle o davranışı düzeltmeye yetkili olmak aynı şey midir?

Âl-i İmrân 3/104’te “içinizden” iyiliğe çağıran bir topluluğun bulunmasının istenmesi, görevin ehliyet boyutunu da gündeme getirir. Taberî, âyetteki hayra çağrıyı İslâm’a ve onun hükümlerine davet olarak açıklar. Kurtubî ise “min-kum” ifadesindeki “min” edatı için iki yorumu aktarır: Bir grubu bildiren teb‘îz yorumuna göre bu görevi üstlenenlerin bilgi sahibi olması gerekir; beyân yorumuna göre çağrı bütün topluluğu kapsar. Kurtubî, görüşleri tartışırken teb‘îz yorumunun daha isabetli olduğunu da belirtir. Bu yorum farkı, sorumluluğun kapsamı ile müdahalenin ehliyeti arasındaki ayrımı görünür kılar (Taberî, 2001, C. 5, Âl-i İmrân 3/104 tefsiri; Kurtubî, 2006, C. 5, Âl-i İmrân 3/104 tefsiri; Çağrıcı, 1995).

Bilgi, sorumluluk, yöntem ve yetki birbirine karıştırıldığında iyiliğe davet, insanlara had bildirme hevesine dönüşebilir.

Haddini bilmeyenin had bildirmek ne haddine!

Bu söz, yanlış karşısında susmayı öğütlemiyor. Yanlışa müdahale eden insanın da bir sınırı bulunduğunu hatırlatıyor. Birine yanlışını söylemek başka, onu yanlışından ibaret görmek başkadır. Bir davranışı eleştirmek başka, o davranıştan hareketle kişinin bütün şahsiyetini mahkûm etmek başkadır.

Üstelik haklı olmak, kullanılan her yöntemi haklı kılmaz. Kur’an’ın hikmetle ve güzel öğütle çağırmayı istemesi (Nahl 16/125), yalnızca ne söylediğimizin değil, nasıl söylediğimizin de önem taşıdığını gösterir. İbn Kesîr bu ayetin tefsirinde tartışmanın güzel bir üslupla, yumuşaklık ve nezaket içinde yürütülmesini özellikle belirtir (İbn Kesîr, 1999, C. 4, s. 613).

Nitekim Mûsâ (a.s.) ile Hârûn’a  (a.s.), Firavun’a bile yumuşak söz söylemeleri emredilir (Tâhâ 20/43-44). Muhatabın yanlışının büyüklüğü, sözün ölçüsünü ortadan kaldırmaz.

İyiliğe çağırırken muhatabımızın haysiyetini incitiyorsak neyi kazandık? Bir kötülükten sakındırırken başka bir kötülüğün kapısını açıyorsak neyi önledik?

İyiliği emretmekle görevlendirilmiş olmak, iyiliğin sahibi olduğumuzu mu gösterir?

 

Kötülüğe Hazır, İyiliğe Mecbur!

İnsanın kendi zaafını, başkalarına verdiği vaazın arkasına gizlemesi mümkündür.

Kendi nefsinin yapmaya hazır olduğu kötülüğün nehyedicisi, mecbur kalmasa yapmayacağı iyiliğin davetçisi!

Bir kötülüğün zararlarını uzun uzun anlatırken aynı kötülüğe duyduğu arzuyla yüzleşmeyen insan… Bir iyiliğin faziletlerini coşkuyla sıralarken o iyiliği hayatına taşımakta isteksiz kalan insan…

Kur’an, müminlere yapmayacakları şeyleri söylemelerinin büyük bir günah olduğunu ağır biçimde hatırlatır (Saff 61/2-3). Bu uyarı, başkasına yönelttiğimiz sözün önce kendi hayatımızda nasıl karşılık bulduğunu sormamızı gerektirir.

Burada bir ayrım yapmak zorundayız. İnsan, kendisinin de mücadele ettiği bir kötülükten başkalarını sakındırabilir. Yapmakta zorlandığı bir iyiliği tavsiye edebilir. Kimse bütün zaaflarından arınmayı bekleyerek iyiliğe davet etmek zorunda değildir. Sorun, insanın eksikliklerinin bulunması değildir. Sorun, bu eksiklikleri yok sayıp kendisini başkalarına örnek gösterilecek kusursuz bir ölçü hâline getirmesidir. İyiliği sevmek, iyiliği yapmak, iyiliği anlatmak ve iyiliği anlattığı için kendisini iyi sanmak birbirinden farklıdır.

İnsan bazen iyiliği yapmaktan çok, iyiliğin savunucusu olarak görünmekten hoşlanır. Böylece söz, davranışın önüne geçer. Başkalarına verilen öğüt, insanın kendi vicdanıyla yüzleşmesini geciktiren bir perdeye dönüşebilir.

Açığı olan, açık arayarak açığını kapatacağını sanır. Oysa başkasının kusuru, bizim erdemimizin kanıtı değildir.

 

Emir bi’l-Ma‘rûf mu, Emir bi’l-Ma‘rûfçuluk mu?

Emir bi’l-ma‘rûf ve nehiy ani’l-münker, dini ve ahlaki bir sorumluluktur. Bu yazıda emir bi’l-ma‘rûfçuluk ve nehiy ani’l-münkercilik dediğimiz şey ise o sorumluluğun kişisel üstünlük gösterisine dönüşmesidir. Bunlar klasik literatürde yerleşik iki ayrı terim olarak değil, bu yazının eleştirel ayrımı olarak kullanılmaktadır.

Birincisinde iyilik önemlidir. İkincisinde iyiliği emreden kişinin kendisini nasıl gördüğü öne çıkar. Birincisinde yanlışın giderilmesi amaçlanır. İkincisinde yanlışı gösterenin haklılığı ve üstünlüğü sergilenir. Birincisi insanı kendi davranışlarını da sorgulamaya çağırır. İkincisi insanı başkalarının davranışları üzerinde sürekli hüküm vermeye alıştırabilir.

Bu ayrımın merkezinde ucb vardır: İnsanın kendi iyiliğine, bilgisine veya dindarlığına hayranlık duyarak kendisini olduğundan üstün görmesi. Ucb, başkalarını küçümsemeye varabilir, fakat her zaman açık bir kibir gösterisi değildir. Klasik ahlak düşüncesinde insanın kendi faziletlerini abartmasıyla ilişkili içsel bir tehlike olarak da ele alınır (Çağrıcı, 2012).

Başkalarının yanlışlarını kolayca görür. Kendi yanlışlarına ise açıklamalar, gerekçeler, mazeretler bulur. Kendine mazeret, başkasına mahkûmiyet üreten bir ahlak, hangi iyiliği emredebilir?

Kur’an’ın insanlara iyiliği öğütlerken kendisini unutmayı sorgulaması (Bakara 2/44) ve insanın kendisini temize çıkarmaması gerektiğini bildirmesi (Necm 53/32), tam da bu noktada üzerinde düşünülmesi gereken uyarılardır.

İyiliği emretmek, iyi olmanın belgesi değildir. Kötülükten sakındırmak, kötülükten arınmış olmanın delili değildir.

Önce Kimin Kapısı?

Başkalarının hayatındaki yanlışları görmemek de bir çözüm değildir. Haksızlığa, zulme ve kötülüğe kayıtsız kalmayı erdem diye sunamayız. Fakat kötülüğe karşı çıkmanın kendisi, insanı ahlaki denetimden muaf tutmaz.

Bir insan haklı bir eleştiriyi haksız bir yöntemle yapabilir. Doğru bir sözü yanlış bir niyetle söyleyebilir. Başkasına faydalı bir öğüt verirken kendisini olduğundan üstün görebilir. Bu ihtimaller, iyiliğe daveti terk etmemizi gerektirmez. Davet ederken kendi nefsimizi de hesaba katmamızı gerektirir.

Başkalarını iyiliğe çağırmakla öylesine meşgulüz ki iyiliğin bizi de çağırdığını unutuyoruz.

Başkalarından beklediğimiz dürüstlüğü ne ölçüde gösteriyoruz? Başkalarının dilinden dökülen kırıcı sözleri eleştirirken kendi dilimize ne kadar dikkat ediyoruz? Birinin merhametsizliğini ayıplarken kendi merhametimizin sınırlarını hiç yokluyor muyuz?

Kendi nefsine müsamahakâr, başkasının nefsine hükümran bir tutumla hangi iyiliği çoğaltabiliriz?

İnsanın kendi kusurlarını görmesi, başkalarının kusurlarına göz yumması anlamına gelmez. Yalnızca eleştirirken kendisini de insanlık hâlinin içinde tutmasını sağlar. Çünkü mesele kusursuz olmak değil, kusursuz olduğunu sanmamaktır.

Bu satırları okurken aklınıza bazı insanlar gelmiş olabilir. Başkalarını sürekli eleştirenler… Her konuda hüküm verenler… Kendi yanlışlarına mazeret bulurken başkalarının yanlışlarını affetmeyenler…

Belki onları düşündünüz. Belki birçoğunun yüzü gözünüzün önünden geçti.

Peki, kendiniz hiç aklınıza geldiniz mi?

Ben düşündüm.

Çünkü başkalarının ucbunu teşhis etmeye çalışan bu satırların yazarı da aynı hastalıktan muaf değil.

Hatta şimdi, bu yazıyı ne kadar isabetli yazdığımı düşünerek kendimden memnun olmaya başlamışsam…

İşte o zaman, yazdığım her şeyi önce kendime okumam gerekiyor.

 

Kaynakça

Çağrıcı, M. (1995). Emir bi’l-ma‘rûf nehiy ani’l-münker. TDV İslâm Ansiklopedisi (C. 11, ss. 138–141). Türkiye Diyanet Vakfı. https://islamansiklopedisi.org.tr/emir-bil-maruf-nehiy-anil-munker

Çağrıcı, M. (2012). Ucb. TDV İslâm Ansiklopedisi (C. 42, ss. 36–37). Türkiye Diyanet Vakfı. https://islamansiklopedisi.org.tr/ucb

Dönmez, İ. K. (2007). Örf. TDV İslâm Ansiklopedisi (C. 34, ss. 87–93). Türkiye Diyanet Vakfı. https://islamansiklopedisi.org.tr/orf

İbn Kesîr. (1999). Tefsîrü’l-Ḳurʾâni’l-ʿaẓîm (S. b. M. es-Selâme, thk.; 2. bs., 8 cilt). Dâru Taybe.

Kurtubî. (2006). el-Câmiʿ li-aḥkâmi’l-Ḳurʾân (A. b. A. et-Türkî, thk.; 24 cilt). Müessesetü’r-Risâle.

Râgıb el-İsfahânî. (1412 H.). el-Müfredât fî ġarîbi’l-Ḳurʾân (S. A. ed-Dâvûdî, thk.). Dârü’l-Kalem ve ed-Dârü’ş-Şâmiyye. (“ʿ-r-f” maddesi).

Taberî. (2001). Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-Ḳurʾân (A. b. A. et-Türkî, thk.; 24 cilt ve fihristler). Dârü Hicr.

Editörün Seçtikleri