Arş. Gör. Nuran ÖNDEŞ
FSMVÜ
İslam düşünce geleneğinde özellikle de kelami metinlerde bir kaide olarak karşılaştığımız ‘‘Hakikatler sabittir ve bilinebilir.’’ ilkesi dini ve dünyevi hayatı yaşanabilecek bir yer hâline getirip düzeni sağlayarak kaotik ortamı engelleyen epistemolojik bir temeldir.[1] İlk çağlardan itibaren sofistlerin hem ontolojik hem de epistemolojik açıdan hakikatleri inkâr ederek ‘‘Hiçbir şey yoktur, var olsa dahi bilinemez, bilinse bile başkalarına aktarılamaz.’’ iddiaları ile agnostiklerin mevcut şartlar altında her türlü nesnelliği reddedip kesin yargıya varmaktan geri duruşlarını İslam âlimleri kabul etmeyerek eleştirmişlerdir. Zira idrak ettiğimiz mevcudatın bir vehimden ibaret olmadığı akıl ve duyu bilgisi ile sabittir. Bilgi edinme vasıtaları ile elde ettiğimiz bu gerçeklik nefsu’l-emirde sabit hakikatlere ulaşma noktasında bize yardımcı olmaktadır.[2] İşte bunu temel alarak alimlerimiz fikri bir titizlikle varlık ve bilgi felsefesinin temelini oluşturmuşlardır.
Hakikatler sabittir ve bilinebilir ilkesinin temelini oluşturduğu bu epistemolojik zemin ile varlık ve ahlak tasavvuru teminat altına alınmıştır. Bu ilkenin emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker vacibesi ile doğrudan bağlantısı vardır. Öyle ki, iyilik ve kötülük, doğru ve yanlış, hak ve batıl; bireysel heveslere, sofistik-septik-agnostik şüphelerle çağın getirdiği eleştiri girdaplarına kurban edilemeyecek hususlara bağlıdır. Bu noktada maruf ve münkerin hangi bağlamda tanımlanacağı, tanımlarken hangi şart ve kayıtların dikkate alınacağı ancak ve ancak hakikati sabit gören sahih bilgi anlayışıyla elde edilebilir. Ne var ki varlık ve bilginin elde edilebileceği bir zemini ortadan kaldırarak her şeyin izafi olduğunu ifade eden bir zihin dünyasında iyiliği emretmek ya da kötülükten alıkoymak da değerini yitirip anlamsızlaşacaktır.
Peki bu kavramlara ulaşılabileceğimiz zihinsel ve pratik sınır neye dayanmalıdır? İmam Mâturîdî Te’vîlâtü’l-Kur’ân’da iyiliğin emredilmesi ve kötülükten sakındırılmasının açıklandığı ayetlerde maruf ve münkerin semantik katmanlarına dikkat çekerek buna üç farklı boyuttan ulaşabileceğini ifade etmiştir:
Akli Boyut: Doğru düşünen selim aklın hasen dediği maruf, kabih dediği münkerdir. Diğer bir deyişle doğru ve düzgün karar alabilen genel-geçer nesnel aklın iyi olduğuna hükmettiği şeyler güzel görülürken bunun tam tersi ise kötü görünmektedir.
Şeri Naslara Dayalı Boyut: Kur’an veya sahih sünnete dayalı nasların delâletiyle hüsnü bilinen şeyler maruf, aynı şekilde bu naslar aracılığıyla çirkin olduğu sabit olanlar ise münkerdir.
Nebevi Boyut: Peygamberlerin makbul olduğunu söylediği veya ikrar ettiği her fiil maruf iken uzak durulmasını ifade ettiği davranış ve durumlar münkerdir.
İmam Mâturîdî’nin maruf ve münkerin tespitinde akıl, şeriat ve nebevi ölçüleri mizan olarak alır ve bugünün dünyasına bakarsak değerler hiyerarşisinin nasıl bir savrulma içerisinde olduğunu ne yazık ki acıyla müşahede ederiz. Böyle bir savrulmanın temelinde başta zikrettiğimiz durum yatmaktadır. Zira iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, yapılması istenen ve istenmeyen şeyin bilgisine sahip olmayı zorunlu kılmaktadır. Ancak bilginin ulaşılamayan bir şey olması, her kimsenin menfaatine uygun şekilde değişmesi, heva ve heveslere tabi olarak araçsallaştırılması bunu imkânsız hale getirmektedir. Nitekim böylesi bir durumda marufun özendirilip uygulanmasını istemek için gerekli olan müşterek zemin de giderek silikleşmektedir.
Modernizmle birlikte gelen, postmodernizmin getirileriyle şiddetlenen, post-postmodernizm ile zirveye ulaşan bireysellik, günümüzde maruf ve münkeri; ilahi, nebevi ve hatta akli boyutlarından soyutlamıştır. Maalesef ki, bireylerin dar zihin dünyalarındaki değişken ve bencil arzularına hizmet eden bir zindana hapsedilmiştir. Nihayetinde söz konusu değerler, hakkında ortak bir tasavvura sahip olup hakikatin ölçüsü olması bir kenara atılmış, popüler kültüre köle unsurlar hâline getirilmiştir. Kuran-ı Kerîm’de de ‘‘hakikat’’ ile ‘‘heva-heves’’ birbirine aykırı iki zıt kutup olarak karşımıza çıkmaktadır. Hakikat; zaman, mekân ve şartların ötesinde, kişilerden bağımsız, mutlak ve nesnel olan iken heva çağdan çağa hatta günden güne değişen geçici bir yanılsamadan ibarettir.
Böylesine bir anlam kaymasının yaşandığı belirsizlikler asrında emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker’eyüklenen çok katmanlı misyon daha da önem kazanmaktadır. Öyle ki modernizmin getirdiği karmaşaların ardından sürüklenen yorgun zihne, peşinden koştuğu geçici hazların ve içi boşaltılmış özgürlüklerin sunduğu rahatlıktan çok daha önemli ve erdemli bir iyinin var olduğunu açıklayıp ispat etmek gerekmektedir. Böylesine bir değer kaybının belki de en büyük ilk sebebi Batı dünyasındaki ikâme krizidir. Daha açık söylemek gerekirse bu kriz, hakikatin sabitliğine duyulan inancının sarsılıp dini egemenliğin sorgulanması ile başlamış ve bizim insanımızı da etkilemiştir. Antik çağ sofistlerinin başlattığı o epistemik ve ontolojik şüphe zamanla sistemleşmiş ‘‘Akıl, nas ve duyuların her birinin tek başına yarar vermediği bir aşamada hakikatin ölçüsü nedir?’’ sorusu haline gelmiştir. Francis Bacon’dan Renes Descartes’e oradan da Spinoza’ya uzanan ve daha nice isimlerin çabalarıyla şekillenen bu fikirde, akıl ve tabiat ilahi olanın yerine ikame edilmek istenmiştir. Zamanla da, ilahi olan ile tüm bağların koparıldığı ‘‘mutlak hürriyet’’ anlayışına evrildi. Öyle ki, romantik dönemin zihniyeti ile birlikte insanın kendi nefsi ve benliğini kutsallaştırılarak değerler tamamen ortadan kaldırılmış oldu. Her ne kadar tek tek filozof ve düşünürlerin çabalarıyla başlasa da ironik bir şekilde kitlelerin benimsediği üstü kapalı bir nihilizme dönüştü. İşte böylesi bir süreçte maruf ve münker silikleşmiş ve nihayetinde bireylerin anlık heveslerine göre izafileşmesiyle bugünün doğrusunun yarının yanlışı olmasına sebep olmuştur.
Kısaca bu şekilde bahsedebileceğimiz postmodern çağda uzun soluklu entelektüel inkârın sonunda münker gizlenilen veyahut mahcup olunan, toplumsal vicdanın süzgecinden geçerek reddedilen bir unsur olmaktan çıkmıştır. Bunun da ötesinde münker meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Akıl, nas veya nebevi irşadın belirlediği münker, ‘‘özgürlük, bireysel hak, çoğulculuk’’ gibi kılıfların arkasında son derece hoş ve cazip görülen şeylere dönüştürülmüştür. Böylece kişi kendi eliyle oluşturduğu ve iradesine bağladığı izafi değerleri tabulaştırıp hakikati tamamen göz ardı etmiştir. Modern olarak isimlendirilen bu çağda insanın düştüğü en büyük yanılgı bu tabulara meşruiyet libası giydirerek yaygınlaştırmaya çalışmaktır. Adı üzerinde modernizm her daim yenilenmeyi savunduğundan 10 yıl önce ortaya atılan şey bugün için eski olacaktır. Bu nedenle de postmodernizm bile bir ‘post’u beraberinde getirmiştir.
Modernizmin dine başkaldırısı, laikliği ve sekülerliği de kaçınılmaz sonuçlar olarak peşinden sürüklemiştir. Büyük dünya savaşları bu zihniyetin yanlış tasavvurlarının neticesi olarak zuhur etmiştir. Ancak burada iki önemli şeyin altını çizmemiz gerekir. O da modern dönemden bu döneme uzanan savrulmalarla meşrulaştırılan paradigmalar ve her saniye şekil değiştiren sözde doğrular, mümkün ve hâdislerdir. Daha açık bir ifadeyle varlığı ve yokluğu birbirine eşit olup sonradan var edilmiş modanın ve modernitenin kalıplarına tabi değişken değerler sanki mutlak bir hakikatmiş gibi ele alınmamalıdır. Zira hâdis ve mümkün olan ne hakikatin ölçüsü ne de anlam dünyasını tahkim edecek değerler nazariyesi olabilir.
Doğru ve yanlışın mahiyeti, fail-i muhtâr bir yaratıcının ve bu yaratıcının insana lütfettiği selim bilgi vasıtalarının rehberliğinde anlam kazanmaktadır. Bu zaviyeden bakarsak her müslümanın üstlenmesi gereken bir vazife olan emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker mahiyet ve öncelik açısından tekrar gündem edilmeli ve üstünde durulmalıdır. Öyle ki asıl önemli olan tekil meseleler üzerinde durup muayyen bir günahı engellemekten ziyade niyetleri ve dahi kavramları bulanıklaştırıp zehirleyen, onların yerine heva ve hevesi koyan epistemik krizi tedavi etmektir. İnsanların o bulanık sularda yüzen fikirlerini ıslah etmeden hayatın pratiklerini düzeltmeye çalışmak suya yazı yazmak ile eşdeğer olacaktır. Zira fiiller bilgi temellidir, sebepler düzeltilmeden sonuçların düzeltilmesini beklemek mantığa aykırı bir durumdur.
İmam Gazzâlî, İhyâ’u ulûmi’d-dîn eserinin ‘‘Emr-i bi’l-maruf ve’n-nehy-i ani’l-münker’’ kitabında bu ilkenin, ‘‘dinin en büyük kutbu’’ القطب الأعظم في الدين olduğunu ifade etmiştir. Daha açık bir ifadeyle ona göre dini ayakta tutan en önemli şey emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker’in doğru uygulanmasıdır. Esasında tüm peygamberler de bu temel gayeyi îfâ etmek için gönderilmiştir.[3] Böylesine mühim ve ciddi bir görevin yerine getirilmesinde dikkat edilmesi gereken bazı hususların olması kaçınılmazdır. Gazzâlî bunların ilim, güzel ahlak ve takva olduğunu ifade etmiştir. Dolayısıyla iyilik emredilip kötülük sakındırılırken kişi neyin iyi neyin kötü olduğunu bilmelidir. Bu bilgi, kişinin kendi şahsi çıkarlarına göre değil, hakikatin ölçüsü esas alınarak tespit edilmelidir. Bunun yanı sıra bilgiyi elde eden kişi bencillik ve öfkeden arındırılmış bir nefis ve ahlaka sahip olmalıdır. Ayrıca şefkat ve merhameti elden bırakmadan insanlara muamele etmelidir. İlimden, ahlaktan ve nefis terbiyesinden mahrum bir şekilde dinin en büyük kutbunu gerçekleştirmek veyahut bunu hırs ve hamiyet kaygısıyla yapmak huzuru zedeler ve fitnelere yol açar.[4] Bununla birlikte yapılan işlemin geçici bir tedbir olarak da görülmemesi gerekir. Zira asıl amaç maruf ve münkerin sabitlerini tesis etmektir. Aksi takdirde emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker anlık ve ferdi bir ahlak kuralı olmanın ötesine geçemediği gibi Kur’ân-i çerçevesi de daraltılmış olur. Öyle ki Âl-i İmrân suresinde islam ümmetinin şerefli konumu bu ilkeye bağlanmıştır: ‘‘Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emredersiniz, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız.’’[5]
Modern felsefede ne bilgi ne de ahlaki değerler nesnel bir hakikate dayanmaktadır. Michel Foucault ve benzeri teorisyenlere göre iyi-kötü tamamen iktidar/güç tarafından üretilmektedir. Siyasi otorite kendi ahlakını bunun da ötesinde hakikatini kendi inşa eder ve bu güce sahiptir.[6] Ancak islam dininde böyle bir uygulamanın yeri yoktur. Bu, marufu bilen ve uygulayan her iktidar sahibi Müslüman için geçerli olmalıdır. Irak valisi İbn Hubeyre’nin, Emevi halifesinin buyruklarını yerine getirirken sorumluluktan kurtulabileceğinin mümkün mü olduğunu sorduğunda, Hasan-ı Basrî ‘‘Allah’ın hakkı halifenin hakkından önce gelir. Allah seni halifeden korur fakat halife seni Allah’tan koruyamaz.’’ cevabını verir.[7] Bu cevap göstermektedir ki siyasi irade, dönemin hâkim otoritesi veya beşeri gücü elinde tutan bir devlet başkanı kendi doğrusunu veya ahlakını dinin sınırlarını aşacak şekilde ortaya koymamalıdır.
Netice olarak denebilir ki emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker hem ferden hem de en hayırlı ümmet olmamız için sarılmamız gereken en mühim vazifelerimizin başında gelmektedir. Ancak modernitenin getirdiği çağ; maruf ve münkerin sınırlarını ortadan kaldıran, hakikati iktidara teslim eden, bireysel menfaatleri kıstas yapan ve meşrulaştıran bir zihniyet girdabını temsil etmektedir. Hâdis ve mümkün geçici fikirler karşısında hakikatlerin nefsü’l-emirde sabit olup fâil-i muhtâr yaratıcı tarafından şeriat, akıl ve peygamberler vasıtasıyla belirlenmiş olması bu savrulmanın önüne geçilmesi için gereklidir. Bunun için de tekil yanlışları düzeltmekten ziyade insanların zihin dünyalarını kasıp kavuran krizleri tedavi etmek gerekmektedir. İmâm Gazzâlî’nin dinin en büyük kutbu olarak nitelendirdiği bu nebevî görevi ihya etmek ilim, güzel ahlak, takva ve sabırla mümkün olacaktır.
Kaynakça
Gazzâlî, Ebû Hâmid el-. İhyâü Ulûmi’d-Dîn: Kitâbü’l-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ani’l-munker. Beyrut: Daru’l-Marife.
Gutting, Gary & Oksala, Johanna. ‘‘Michel Foucault’’. The Stanford Encyclopedia of Philosophy. ed. Edward N. Zalta. https://plato.stanford.edu/entries/foucault/ (8 Ekim 2026).
Mâtûrîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Kitâbü’t-tevhîd (Açıklamalı Tercüme). çev. Bekir Topaloğlu. Ankara: İsam Yayınları, 6. Basım, 2014.
Mâtûrîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed. Te’vîlâtü’l-Kur’ân. ed. Yusuf Şevki Yavuz. çev. Bekir Topaloğlu-Kemal Sandıkçı. İstanbul: Ensar Neşriyat, 2015.
Teftâzânî, Sa’düddin Mes’ud b. Ömer b. Abdillah el-Herevî. Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye. Suriye: Dâru’t-Takva, 2020.
[1] Sa’düddin Mes’ud b. Ömer b. Abdillah el-Herevî Teftâzânî, Şerhu’l-Akâidi’n-Nesefiyye (Suriye: Dâru’t-Takva, 2020), 107.
[2] Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed Mâtûrîdî, Kitâbü’t-tevhîd (Açıklamalı Tercüme), çev. Bekir Topaloğlu (Ankara: İsam Yayınları, 2014), 52-54.
[3] Ebû Hâmid el-Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn: Kitâbü’l-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ani’l-munker. (Beyrut: Daru’l-Marife), 2/306.
[4] Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn: Kitâbü’l-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ani’l-munker, 2/333.
[5] Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn: Kitâbü’l-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ani’l-munker, 2/307.
[6] Michel Foucault’un görüşleri hk. Detaylı bilgi içib bkz. Gary Gutting & Johanna Oksala, ‘‘Michel Foucault’’, The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Ed. Edward N. Zalta), https://plato.stanford.edu/entries/foucault/ (8 Ekim 2026).
[7] Gazzâlî, İhyâü Ulûmi’d-Dîn: Kitâbü’l-emr bi’l-ma’rûf ve’n-nehyi ani’l-munker, 2/347, 355.