Deneme

İngilizceyi Emr-i Bi’l-Ma‘rûf İçin Öğrenmek

Elbette İngilizce bilmek tek başına gönüllere ulaşmaya veya emr-i bi’l-ma‘rûf vazifesini yerine getirmeye yetmez. Bunun için samimiyet, hikmet, güzel ahlak ve muhatabımıza duyduğumuz saygı da gerekir. Ancak bu niyetle öğrendiğimiz İngilizce, hakkı anlatmanın, iyiliğe davet etmenin ve haksızlıklar karşısında sesimizi daha geniş kitlelere duyurmanın güçlü bir vesilesi olabilir.

                                                                                                                                                    Dr. Gülay Güler

          “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun                                                                ayetlerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum Suresi,22)

Bir insana iyiliği nasıl anlatabiliriz, eğer onunla anlaşabileceğimiz ortak bir dilimiz yoksa? Bir hakikati nasıl paylaşabiliriz, eğer sözlerimiz muhatabımızın dünyasına ulaşamıyorsa? Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker elbette ki yalnızca sözle değil, yaşayışımız ve insanlarla kurduğumuz ilişkilerle de ilgili. Bununla birlikte, ilmimizi paylaşmak, sorulara cevap vermek ve farklı coğrafyalardaki insanlarla gönül bağı kurmak istediğimizde ortak bir dile ihtiyaç duyarız. Peki, farklı dünyalar arasında iletişim kurmamıza hangi dil yardımcı olabilir?

Arapça, İslam’ın temel kaynaklarına ve ortak ilmi mirasına ulaşmak açısından elbette ayrı bir öneme sahiptir. Bununla birlikte İngilizce, dünyanın farklı bölgelerinde yaşayan insanların iletişim kurmak için sıklıkla başvurduğu ortak dillerden biridir. British Council’ın tahminlerine göre dünya genelinde yaklaşık 1,75 milyar insan İngilizce’yi ana dili veya ikinci dil olarak konuşuyor. Bu yaygınlık, İngilizce’yi İngilizlerin veya Amerikalıların dili olmaktan çıkarıp bir lingua franca, yani farklı ana dillere sahip insanların anlaşmak için kullandığı ortak bir dil hâline getiriyor. Böylece İngilizce, farklı toplumlarla doğrudan iletişim kurabilmek için önemli bir imkân sunuyor.

Buna rağmen Türkiye’de bazı Müslümanların zihninde hâlâ “Gavurun dilini niçin öğrenelim?” sorusu bulunuyor. Bu sorunun arkasında, Batı’nın tarih boyunca İslam dünyası üzerinde kurduğu tahakküme ve emperyalist politikalara yönelik tarihi ve fikri itirazların bulunduğunu anlayabiliyoruz. Ancak bu itirazları dile getirirken dil ile ideoloji arasındaki ayrımı da göz önünde bulundurmak gerekmez mi? İngilizce öğrenmek, Batı’nın değerlerini benimsemek, Amerika’yı örnek almak veya kendi inanç ve kimliğimizden uzaklaşmak anlamına gelmek zorunda değil. Nitekim Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) Hz. Zeyd b. Sâbit’e diplomatik ve tebliğ ihtiyaçları doğrultusunda İbranice ve Süryanice öğrenmesini emretmesi, yabancı dil öğrenmenin İslam geleneğindeki stratejik ve nebevî karşılığını açıkça gösterir. Bir dili hangi amaçla öğrendiğimiz ve onu nasıl kullandığımız da en az dilin kendisi kadar önemlidir.

Buna karşılık, Türkiye’de İngilizce öğrenmeye büyük önem veren, hatta bunu bir öncelik hâline getiren geniş bir kesim de var. Anne babalar çocuklarının her şeyden önce İngilizce öğrenmesini istiyor; özel okul tercihlerinde İngilizce eğitiminin niteliği belirleyici bir rol oynuyor. İşverenler hemen hemen her pozisyon için İngilizce bilgisi arıyor. Her köşe başında bir İngilizce kursuna rastlamak, telefonlarımızda İngilizce öğrenme uygulamalarına yer vermek veya sosyal medyada İngilizce öğreten hesapları takip etmek artık son derece sıradan. Peki, bütün bunların arkasında nasıl bir motivasyon var? İngilizceyi neden öğrenmek istiyoruz? Bu dili öğrenmekten asıl beklentimiz ne?

Müslüman anne babalar zaman zaman çocuklarının İngilizce öğrenmesi için benden tavsiyeler istiyor. Bu konuda dertlenmiş olmalarına seviniyorum. Ancak “Çocuklarınızın İngilizce öğrenmesini neden istiyorsunuz?” diye sorduğumda benzer cevaplar alıyorum: İyi bir okula gitsin, yurtdışında üniversite kazansın, iyi bir kariyer yapsın, yurt dışında iş bulabilsin… Bunların hepsi elbette anlaşılır ve meşru beklentiler. Bununla birlikte, üzerinde düşünmeye değer bir soru var: Çocuklarımızın İngilizce öğrenmesine dair beklentilerimizi eğitim ve kariyer imkânlarının ötesine de taşıyabilir miyiz? İngilizceyi daha iyi bir gelecek kurmanın yanı sıra, inandığımız değerleri paylaşmanın ve daha geniş bir sorumluluğu üstlenmenin de bir vesilesi olarak görebilir miyiz?

Dünyaya söyleyecek sözü ve sunacak bir teklifi olan Ümmet-i Muhammed’in gayesi, kişisel hedeflerle sınırlı kalmamalı. Viktor Frankl, insanın anlamı kendi ihtiyaçlarında değil, ancak kendisini aşan amaçlarda ve başkalarıyla kurduğu ilişkilerde bulabileceğine dikkat çeker. Peki, Müslümanlar olarak bizim gayemiz ve başkalarına karşı sorumluluğumuz nedir? Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker, Allah’ın rızasını gözeterek hakkı ve iyiliği paylaşma, insanları kötülükten sakındırma vazifemizi hatırlatır. 

Bir dili hangi amaçla öğrendiğimiz, o dille neler yapabileceğimizi de belirler. İngilizceyi yalnızca eğitim ve kariyer için değil, dinimizi anlatmak, farklı toplumları tanımak ve haksızlıkları duyurmak için de öğrenebiliriz. Filistin’de ve Doğu Türkistan’da yaşananları uluslararası kamuoyuna aktarmak, Batı’da Müslümanlara yönelik ayrımcılıkları gündeme taşımak veya Azerbaycan’daki başörtüsüne yönelik kısıtlamaları duyurmak gibi. Böylece İngilizce, iyiliği yaymanın ve mazlumların sesi olmanın bir vesilesine dönüşebilir.

Türkiye’nin güçlü ve kendi kendine yetebilen bir ülke olması hepimiz için kıymetli. Bununla birlikte, kendi ayaklarımız üzerinde dururken dünyadan kopmak zorunda değiliz. Kendi değerlerimizi korurken başka toplumlarla iletişim kurabilir, onların deneyimlerinden öğrenebilir ve kendi tecrübelerimizi paylaşabiliriz. Bilmediğimiz bir şeyi öğrenmeye ihtiyaç duymak bir eksiklik değildir; aksine, öğrenmeye açık olmak bir erdemdir. Hiç kimse daha az bildiği ya da hiç bilmediği bir şeyle övünmemeli; çünkü cehalet değil, öğrenme çabası takdire değerdir.

Nitekim bir dili bilmek, yalnızca kelimelerine ve kurallarına hâkim olmak değildir; o dili konuşan insanları anlamaya ve onlarla bağ kurmaya da çalışmaktır. Belki de “dil” kelimesinin Farsçada “gönül” anlamına gelmesi bu açıdan anlamlı bir tevafuktur. Yunus Emre’nin,

Âşık dilin bilmeyen yâ delüdür yâ dehrî
Ben kuş dilin bilürem, söyler Süleymân bana.

beyti, dilin kelimelerden öte bir anlam taşıdığını hatırlatıyor.

Elbette İngilizce bilmek tek başına gönüllere ulaşmaya veya emr-i bi’l-ma‘rûf vazifesini yerine getirmeye yetmez. Bunun için samimiyet, hikmet, güzel ahlak ve muhatabımıza duyduğumuz saygı da gerekir. Ancak bu niyetle öğrendiğimiz İngilizce, hakkı anlatmanın, iyiliğe davet etmenin ve haksızlıklar karşısında sesimizi daha geniş kitlelere duyurmanın güçlü bir vesilesi olabilir.

 

 

 

 

Editörün Seçtikleri