Artık yeni işim dolayısıyla Diriliş’e cumartesileri bazen de iş çıkışları gidiyordum. Diriliş’in muhasebesini yine ben yapıyor, beyannameleri dolduruyor, Üstad kontrol ediyor, imzaladıktan sonra vergi dairesine götürmek üzere Mevlüt’e bırakıyordum.
Günlüklere devam ediyorum:
16 Mayıs 1992, Cumartesi
Bugün Diriliş’e gittim. Tam kapıdan girdiğimde telefonla konuşan Üstad’ın telefondaki kişiye “Mustafa Diriliş’in idare müdürlüğünü yaptı o kadar sene.” dediğini duydum. Biraz daha konuştular, kim olduğunu anlayamadım. Telefonu kapattıktan sonra kiminle konuştuğunu söyleyecekti, bu sefer tekrar telefon çaldı. Galiba Turgut Bey’di. Uzun konuştular. Sonra unutuldu.
9 Haziran 1992, Salı
Bugün Üstad telefonda Varlık dergisinin yeni sayısından bahsetti. İş çıkışı dergiyi aldım. Fransa’da yayımlanan Le Figoragazetesi 16 Mart tarihli kitap ekinde, günümüzde değeri abartılan ya da yeterince değer verilmeyen yazarlar konusunda bir soruşturma açmış. Varlık dergisi de bu konuyu “ilginç” bularak benzerini “Cumhuriyet Yazını” bağlamında Türkiye’deki yazarlar üzerinde tatbik etmiş. Önce Fransa’da çıkan sonucu listeler halinde vermiş. Ardından “soruşturma” başlığı altında bazı yazarları konuşturmuş ve bir liste yayımlamış. Değeri abartılan 45 yazarın arasında Sezai Karakoç adı da var. Diğer isimlerden bazıları: Kemal Tahir, Oğuz Atay, Enis Batur, Orhan Pamuk. Fransa’da değeri abartılan yazarlar arasında birinci sırlarda Marguerite Duras, Simone de Beauvoir, Marguerite Yourcenar var. Bir de André Malraux, André Gide, Louis Aragon ve Thomas Bernhard dikkatimi çekti. Fakültede bir hocamızın sözü aklıma geldi. “Üç türlü yalan vardır, inanılan yalanlar, inanılmayan yalanlar ve anketler.”
21 Haziran 1992, Pazar, 02:15
İki saat önce ilk kızım dünyaya geldi. Gece saat 24’e birkaç dakika kala dünyaya geldi. Eve bir şeyler almaya geldiğimde Üstad aradı. Dua etti.
22 Haziran 1992, Pazartesi
Üstad’la telefonla görüştük. Doğan kızımız için isim istedim. “O zaman” dedi “iki isim olsun, biri klasik, bir de yeni. Klasik olanı siz seçin yeni ismi de ben söyleyeyim. Ama seçtiğiniz klasik ismi de bana söylersin” dedi. Tekrar arayıp “Zeyneb” ismini seçtiğimizi söyleyeceğim.
23 Haziran 1992, Salı
Üstad telefonla aradı. “Ayla ismini buldum” dedi. “Ayın etrafındaki ışık, hale, nur demek. Arapçası hale, Türkçesi Ayla oluyor. Söyleniş ve çağrı olarak da uygun. Başka anlamları da var. Gelince bakarsın.” Beğendiğimi söyledim, teşekkür ettim. Vedalaşmadan önce, “İlk çocuğun kız olması iki bakımdan önemli. İlki büyüdüğünde anneye yardım etmesi, ikincisi de aileye rahatlık ve genişlik vermesi” dedi.
27 Haziran 1992, Cumartesi
Diriliş’e gittim. Üstad ansiklopediyi işaret ederek “Ayla” maddesine bakmamı istedi. Ben bakarken “epeyce anlamı” var dedi. Büyük Larousse bir sütuna yakın tanımlamış. Ay ışığı, ayın çevresindeki hale dışında hemen dikkatimi çeken anlamlarından biri “camın kırılan yerindeki mavilik”e bu ismi vermesi oldu. Üstad o arada Kâmus-ı Türkî’de yazılışını aradı. “Ağ ağılı kelimesi var o da Ayla manasında ya da hale manasında” dedi. Doğum gecesi hastanede başıma gelen garip olayı anlattım.[1] Bunun üzerine ailesinin ilk çocuklarının kız olduğunu, o zamanlar ailenin durumunda bir rahatlık ve genişlik söz konusu olduğunu anlattı.
4 Temmuz 1992, Cumartesi
Diriliş’e gittim. Üstad daha sonra geldi. Kızımız ve eşim hakkında “Nasıl iyiler değil mi?” diye sordu. Bunun üzerine ailesinin ilk çocuklarının kız olduğunu, o zamanlar ailenin durumunun rahat olduğunu, bir genişlik söz konusu olduğunu, ailesinin durumunun bozulmasının erkeklerin doğum dönemlerine rast geldiğini söyledi. Tatlı almak için müsaade isteyince “Asıl bizim bir hediye almamız lazım” dedi “ne alsak acaba?” diye devam etti. Ben de Ayla ismiyle hediyemizi en güzel şekilde aldığımızı söyledim. “Yemeği beraber yiyip yemekten sonra muhallebiciye gideriz, tatlısını o zaman yeriz” dedi. Ama Bitlis’ten Arvasilerden bir zat geldi. Uzun kaldı. Programı uygulayamadık. Çıkışta partiye gittik, yemeği partide yedik.
Muhsin Yazıcıoğlu’nun Ziyareti
Şehzadebaşı’nda İstanbul İl Merkezi’nde her cumartesi sohbetler devam ediyordu. Akşam saatlerinde başlıyor, gece 00.00 civarında bitiyordu. Üstad önce gündemi değerlendiren bir girişten sonra soru cevap faslına başlıyordu. Bilhassa öğrencilerin soruları akışı belirler, bu sorular bitinceye kadar cevap verirdi. Kısa cevaplardan ziyade bir olayı ya da geçmiş zamanlardan bugüne gelen bazı meselelerimize etraflıca, kökenlerinden başlayıp süreç dikkatiyle fasıla fasıla şimdiki zamana bağlardı. Gününü tam hatırlamıyorum. Galiba bir kış akşamı yılın son günleriydi. Gelenler gelmiş, sohbet başlamıştı. Birden Muhsin Yazıcıoğlu birkaç arkadaşıyla geldi. Galiba 6-7 kişi varlardı. Selam ve tokalaşma faslından sonra oturdular. O zamanlar Muhsin Bey Sivas milletvekili idi. 12 Eylül darbesinden sonra MHP kapatılmış, parti Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP) adıyla yeniden kurulmuştu. 1991 seçimlerinde MÇP, Refah Partisi ve Aykut Edibali’nin Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak yaparak - o zamanlar bu ittifak ‘Kutsal İttifak’ olarak vasfedilmişti - Meclis’e girmiş Muhsin Bey de Sivas milletvekili olmuştu. İttifak sürecinde yaşanan sıkıntılar ve sonraki zamanlarda Meclis çalışmaları parti içi hizipleşmeler basına yansıyordu. Bu fikir ayrıklarını görünür kılan da Muhsin Bey’in 1 Ekim 1992’de kurduğu Alperen Ocakları ve Alperenler şeklinde de anılan Nizam-ı Âlem Ocakları idi. Nihayetinde Muhsin Bey ve 4 milletvekili arkadaşı Temmuz 1992’de MÇP’den istifa etmişlerdi. Ağustos 1992’de “Muhsin Yazıcıoğlu ve Arkadaşları” imzasıyla “Milli Mutabakat Çağrısı” başlıklı bir bildiri yayımlayarak yeni bir parti kuracaklarını duyurdular. Çağrıda “siyasetin sunduğu imkânların “Meşveret” ve “Şura” prensipleri etrafında Müslümanlar tarafından alabildiğine kullanılması gerektiğini düşünüyoruz” deniliyordu. Diriliş Partisi’ni ziyaretleri de bu bildiriden epey sonra; 1992 Aralık ayında gerçekleşti. Üstad geldiklerinde akışı değiştirmeden - partinin başka odaları da vardı, oraya alabilirdi fakat Üstad bu tür şeylere dikkat eder, hiçbir görüşmesini gizli saklı yapmazdı - onları sohbete dâhil etti. Üstad sohbetlerde masasında konuşurdu. Bu sefer masasına oturmadı, sandalyesini çekip masanın önüne aldı, Muhsin Bey’le karşılıklı oturacak şekilde konumlandırdı. Hâl hatır faslından sonra önce yeni durumlarına telmihen hayırlı olsun dileklerini iletti. Muhsin Bey yaptıkları meşveretler sonucu parti kurmaya karar verdiklerini, kuruldan parti kurma kararı çıktığını söyledi. Üstad, “Karar o şekilde mi cereyan etti, yoksa siz yönlendirdiniz mi” diye sordu. Muhsin Bey, “Evet, ben yönlendirdim” dedi ve Diriliş Partisi ile de ittifak içinde olmak istedikleri yönünde düşüncelerini dile getirdi. Üstad, “Siz zaten bir yola girmişsiniz, kararınızı vermişsiniz, bir parti kuruyorsunuz. İttifak ancak birliğini bütünlüğü sağlayamamış, farklı fikirlere sahip iki şey arasında geçici bir süreliğine olur. Bu seçimlerde denendi. Tek başlarına Meclis’e giremeyecek birçok parça bir amaç için geçici bir süre ittifak içinde olup, bu geçici amaca ulaştıktan sonra da herkes kendi yoluna devam ediyor.” dedi. Akabinde hatırımda kaldığı ve o akşam orada bulunan arkadaşlardan da parça parça edindiğim bilgiler doğrultusunda Üstad’ın konuşması şu minvalde devam etti: “Müslümanlar arasında böyle bir niteleme yanlıştır, ittifak demekle en başta ittifaka teşebbüs edenler birbirlerinden farklı olduklarını ve geçici bir amaç için bir araya geldiklerini âşikâr etmiş olurlar. Bu İslâmi bir yaklaşım değildir, bizim düşüncemiz ittifakı değil birlik ve beraberlik içinde, yekpare ve tek vücut olmayı gerektirir. Siz ittifak diyerek beraberlik kurduğunuzu zannedersiniz fakat aslında en başta bu ifadeyle birbirinden farklı şeylerin bir araya geldiğini söylemiş olursunuz. Böyle tanımladığınızda hasımlar ve haset erbabı sizi ayıran çizgiyi keşfeder ve oradan ilerleyerek sizi birbirinizden ayırma yolları ararlar. Bu fitneye teşne olacak çizgiye önce Müslümanlar meydan vermeyecek ki oradan kimse giremesin. Bizim kastettiğimiz bütün ayrıştırıcı çizgileri en başta reddeden tam bir bütünlük. Fikirlerde farklılıklar, birbirimizden ayrı ayrı düşüncelere sahip olabiliriz. Peygamberimiz sahabe ile istişare ederdi. Hz. Ebubekir zamanında da bu istişare usulü daima çalıştı. Hz. Ömer bu yöntemi kural ve kaidelerle sistemleştirdi. Ömer yaralandığı vakit kendisinden sonraki halife seçimi için altı kişi tayin etti. - Bu örneği konuşmalarında her vesileyle işler, hatta Papalık seçimlerinin Hz. Ömer’in bu uygulamasından mülhem olduğunu söylerdi.- Onlara üç gün mühlet verdi. Bir odaya kapanıp, karar vermelerini ve odadan bir isim üzerinde fikir birliği ederek çıkmalarını istedi. Hatta onların toplandıkları yere dışardan kimsenin girmemesi için önlem aldı. Bu önlem dışarıdan gelebilecek fitneye matuf muhtemel etkilerin izole edilmesi içindi. Meşveret yapmak, fikirlerdeki yol ve yöntemlerdeki farklılıkları konuşarak çözmek ve bir bütün olarak hareket etmek içindir. Düşüncelerimiz birbirinden farklı olabilir. Bu iyi bir şeydir. Ama bu düşünceler asla değişmez şeyler değildir. İstişare yöntemi fikir birliğini sağlamak içindir. Siz arkadaşlarınızı çağırırsınız, ben de arkadaşlarımı çağırıp bir odaya kapanıp anlaşmadan o kapıdan çıkmamamız lazım. Gerekirse günler sürsün, az yiyerek az uyuyarak, sadece namaz için dışarı çıkarak ve kalan zamanımızı tartışarak ve sonunda anlaşarak fikir birliğine ulaşalım. Ama o fikir birliğine mutlaka ulaşalım, o kapıdan öyle çıkalım. Düşmanların içimize sızdıkları tek kapı, bu fikri ayrılıklar kapısıdır. Diriliş’in üç vazgeçilmezi var. Biz “İslâm Milleti”nin varoluşunu ve bu milletin “İslâm Medeniyeti” diye tanımladığımız bir medeniyeti olduğunu savunuyoruz ve üçüncü olarak da milliyetçiliği bir ideoloji olarak kabul etmiyoruz. Irklar vardır ve bir realitedir ama ırkçılığa hayır diyoruz. Bizim düşüncelerimiz böyle, siz kılıçsınız biz de kın, kılıç kında gerektir, siz de katılıyorsanız işte Diriliş Partisi gelin burada hizmetimizi yapalım. Parti işleri benim işim olmamalı. Siz ayrı bir parti kursanız dahi öyle davranılmalı ki bir gün adeta birleşilecek gibi.”
Muhsin Bey bu fikirlerinin kendisi için bir ilke olacağını, konuyu arkadaşlarıyla müzakere ettikten sonra karara varacaklarını söyledikten sonra kalkmak için izin istedi. Üstad onlarla birlikte kapıya doğru yürürken “İşte size hazır kurulmuş parti, gelin burada hep birlikte çalışalım, teşkilatlanıp büyüyelim, görev alalım, talipseniz yönetici de parti başkanı da olabilirsiniz, bunlar benim işim değil.” diyerek uğurladı.
Diriliş dostlarından Dr. Bülent Timur Demirgil ve Dr. Yener Yörük’ün verdiği bilgi ve gözlemlerle kâmil hâle getirebildiğim bu görüşmeden sonra Üstad daha sonraki zamanlarda bazen bir soruya binaen bazen de umumi bir değerlendirme dâhilinde Muhsin Bey’in siyasi hayatı ile de rabıtalı olarak bahisler açardı. Birçok kişinin şahit olduğu bu görüşme o zamanlar yaklaşık 30 yaşın eşiğinde bulunan bizler için âdeta tatbiki yüksek bir nezaket ve metodoloji dersi hükmündeydi. Bugün nadirattan kullanılan fakat eskilerin sıklıkla müracaat ettikleri ve bir tanımlama ya da sıfat olarak kullandıkları güzel bir kelimemiz var: Sarâhat. İfadelerde açıklık, şüpheye, tereddüde yer bırakmayacak şekilde açık anlatım anlamında. Biz o akşam bu kelime kendi lisanımızda olmasa bile onu yaşamış, kendi adıma söyleyecek olursam muhtemelen kelimeyi de tam anlamıyla sonradan öğrenmiştim. O gece, ilkelerin nefsaniyetten uzak bir tutumla bizzat ideal saikiyle dile getirilmesi ve temellendirilmesine şahit olmuş; fert ya da siyasi bir hareket olarak düşüncelerin asıl kaynağından sadır olarak tutum ve davranışları nasıl şekillendirdiğini, pratiklere nasıl yön verdiğinin de canlı örneğini bir metodoloji dersi gibi yaşamıştık.
Evet, bu görüşmeden yaklaşık 1 ay sonra Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşları 29 Ocak 1993’de Büyük Birlik Partisi’ni kurdular. Partinin amblemi Diriliş Partisi’nin ‘güller açmış gül ağacı’ndan mülhem ‘hilal içinde tek bir gül goncası’ idi. Bunu söyleyenlere Üstad şu cevabı verirdi: “Gül goncası bir gün solar ama gül ağacı yaşar ve kalır.” Üstad’ın Muhsin Bey’le son görüşmesi 2006’da telefon görüşmesi idi. 2006’da Kültür Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü ilan edildiğinde telefonla aramış, ayrıca bir mesaj da yayımlamış, kendi el yazısıyla memnuniyetini ifade eden bir metni faks olarak Diriliş Yayınları’na göndermişti.
***
Bu yılın bir başka olayı da 2 Ekim 1992’de Ege Denizi’ndeki “Kararlılık Göstersi-92” ismi verilen NATO tatbikatı sırasında, Muavenet isimli savaş gemimiz ABD uçak gemisi Saratoga'dan ateşlenen füzeler tarafından kasıtlı olarak hedef alınarak vurulması oldu. Gemi komutanı ve dört asker şehit olmuştu. Üstad bu olayı parti sohbetlerinde işledi, görüşleri bazı gazetelerde de haber olarak çıktı. Sohbetlerinde bu saldırıyla Amerika’nın ilk kurşunu atarak Türkiye’yi parçalama sürecini fiili olarak başlatan ilk somut adımı attığını söyledi. Muavenet gemisi üzerinden belki de birçok kişinin bilmediği, basında da işlenmeyen bilgiler verdi. Çanakkale Savaşı’nda Muavenet-i Milliye[2] gemimizin İngilizlerin kraliyet donanmasına ait bir gemisini batırdığını, 1974’te Kıbrıs’a çıkarma yapılan gemilerden birinin adına da Çanakkale Savaşı’ndaki başarısından dolayı bu isim verildiğini, Muavenet’in sıradan bir gemi değil aynı zamanda sembol bir isim olduğunu söyledi.
8 Ekim 1992, Perşembe
Şehzadebaşı Diriliş Partisi İl Merkezi'nde bu akşam bir sessizlik hâkimdi, konuşmalar da kopuk kopuktu, herkes sanki aynı ruh haline ram olmuş, bedenen orada olsalar da
âdeta kendi içimizden bir türlü dışarı çıkamıyoruz. Üstad’ın “Ödünç Gece” şiirinden şu mısralar aklıma geldi:
“Bu gece eşsiz bir duvar devrilmiş
…
Bu gece ölüler şehri terk etmiş
….
Bu şehir yerden bile ağır bu gece
Altında bir tek ölü olsun kalmamış”
Üstad da aynı idi. Zaten o öyle olduğu için aynı halet-i ruhiye bizlere de hâkim olmuştu. Böyle durumlarda muhakkak bir şeyler söyler, hâli tanımlardı. Öyle de oldu ve gece şu cümlesiyle sona erdi: "Bu gece boşlukları olan delik deşik bir gece.”
10 Aralık 1992
İslam dergisi Aralık sayısında Şair Erdem Bayazıt’la “Şiir ve Politika Etrafında” başlığı altında bir röportaj yapmış. Diyor ki: “Düşünün ki Sezai Karakoç el yazısıyla dergi çıkarmayı düşünüyordu 1962’de. Dizgi ve baskı parası olmadığı için “el yazısıyla çoğaltalım, belli sayıda okuyucumuz var, adreslere postalayalım” diye ciddi ciddi düşünülmüştür.”
***
1992 yılı yukarıda bilhassa en önemlilerini naklettiğim daha birçok olaylar eşliğinde geçti. Dışımızda çeşit çeşit zuhuratlarıyla ortaya çıkan ülkemizin zamanı yine aynı şekilde daha geniş bir çerçevede dünyanın zamanı bizim kendi zamanımıza karışıyor, âdeta onu işliyor, olaylar fikirlerimizi şekillendiriyor, psikolojilere nüfuz ediyor, onlara anbean kendi rengini veriyor, her birimizi gelecekteki insana hazırlıyordu.
[1] Üstad’a bahsettiğim tuhaf olay şu idi. Doğumu beklerken dışardan bebek ağlama sesini duyar duymaz hemen hızla hastabakıcı geldi “Bir oğlunuz oldu” dedi ve gitti. Sonra bebeğimizi kundağa sarıp hemşire getirdi, kız imasında bulununca, bekleme salonunda bir müddet önce çocuğu doğup hastanede alıkonulduğu için görmeye gelmiş kravatlı takım elbiseli, bürokrat görünümlü bir adam kucağında bebeği hemşireye hitaben beni işaret ederek “bu nasıl olur az önce oğlu oldu dediniz şimdi de kız diyorsunuz, sigorta hastanesinde olsa olay çıkar” dedi. Hemşire elbette şaşırdı, durumu anlamaya çalıştı. Bunun üzerine adam yine hemşireye hitap ederek “benim bu dördüncü kızım, beni 10 dakikalığına da olsa erkek babası yapmadınız” diyerek herkesi güldürdü. Durum sonradan anlaşıldı. Hastabakıcı gelip özür diledi ve doktor hanımın bebeğimiz doğar doğmaz kilosundan dolayı “işte bir tosuncuk geldi” demesini erkek olarak anladığını söyledi. Sonra doktor hanım da geldi. Hiçbir şey söylemeden âdeta durup seyrettiğim bu olaydaki bürokrat görünümlü kişinin esprisine gülen Üstad bu zatın söylediklerinden hareketle kız çocuklarının bereket, genişlik olduğunu söylemişti.
[2] Hatırlatıcı olması bakımından kısa bir tarihçe: Muavenet-i Milliye (Milli Yardımlaşma) adı verilen gemi ismini, donanmanın güçlendirilmesi için hayırsever İstanbullu 28 iş adamının öncülüğünde kurulmuş ve faaliyetlerini kısa sürede bütün yurda yaymış "Donanma-i Osmani Muavenet-i Milliye Cemiyeti"nden (Osmanlı Donanması Milli Yardımlaşma Derneği, kısa adı ‘Donanma Cemiyeti’) almıştır. Muavenet-i Milliye bu cemiyet tarafından 1910’da Almanya’dan satın alınmış, gemi komutanlığını 1912'den itibaren kıdemli Yüzbaşı Ahmed Saffet (Ohkay (1876-1938) - Ayasofyalı Ahmed Saffet) yürütmüştür. Gemi Osmanlı Donanması’nda 1910-1923 yılları arasında hizmet etmiştir. Osmanlı Devleti'nin I. Dünya Savaşı'na girişinin ilk aylarında Karadeniz operasyonlarından görevlendirilen Muavenet-i Milliye, Çanakkale Savaşı'nın başlamasıyla bu cepheye yönlendirilmiştir. Çanakkale Savaşı esnasında 12 Mayıs 1915'i 13 Mayıs'a bağlayan gece Kraliyet Donanması ön dretnotu HMS Goliath'ı gerçekleştirdiği bir operasyon sonucunda batırmasıyla tarihe geçmiştir. Goliath'ın batırılışı İngiliz Deniz Kuvvetleri’ni sarsmış, Deniz Kuvvetleri Komutanı Amiral Fisher ve Deniz Kuvvetleri’nden sorumu bakan Winston Churchill'in istifasına yol açmıştır. Bu darbe büyük ölçüde savaşın seyrini değiştirmiş, İngilizlerin karadaki güçlerini de kırmıştır. Muavenet-i Milliye’nin kaptanı kıdemli Yüzbaşı Ahmed Saffet ve yaklaşık 90 kişilik mürettebat İstanbul'a dönüşlerinde kahramanlara yaraşır bir şekilde, şenliklerle karşılanmışlar ve ödüllendirilmişlerdir. Türk Deniz Kuvvetleri'nin Muavenet-i Milliye’den sonra gelen üç gemisine bu ilkinin şerefli ve kahramane başarısından dolayı, Muavenet ismi verilmiştir.