Deneme

Kotku: İsmiyle Müsemma

Her büyük insan gibi o da başkalarının onca derdi ile ilgilenirken, onca insanın problemlerine çare bulmaya çalışırken kendi derdini görmezden gelirdi. Sahip olduğu makamı ve elinde tuttuğu imkânları şahsıyla ilgili olarak kullanmaz, bu konuda son derece titiz davranarak inandığı şeylerden taviz vermezdi. Yaptığı her fiilin, gösterdiği her davranışın dervişleri tarafından örnek alınacağının bilincinde olarak buna bilhassa özen gösterirdi. Kendisine yapılan yardımı ve sadakayı geri çevirirdi. Bir defasında Mekke’de şahsına verilen yardımı kabul etti ve etrafındakiler buna hayret ettiler. Sebebini de, “Biz bu parayı almasaydık, o kişi her sadaka verişinde ‘acaba reddedilir miyim?’ diye tereddüt edecekti.” şeklinde izah etti. O sırada yanından geçen bir ihtiyaç sahibine, paranın üstüne birkaç mislini koyup tasadduk ederek dervişlerine örnek oldu.

“Kotku” kelimesinin bilimsel olarak ne anlama geldiğini öğrenmek için, İstanbul Üniversitesi’nde Osmanlı Türkçesi uzmanı olan Hayati Develi dostumuza müracaat ettik. Kelimenin Kaşgarlı Mahmud’un Divanu Lugati’t-Türk adlı eserinde 108a’da geçtiğini, “kotkı”ya “mütevazı” anlamının verildiğini belirtti. Kotkı er, “mütevazı, alçakgönüllü adam” demektir. Bunu daha yeni yayınlarda “kutkı” diye okuyanlar da var. Kotkı~kodkı kelimesinin etimolojisini Clauson An Etymological Dictionary of Pre-Thirteenty-Century adlı etimolojik sözlüğü şöyle veriyor: kodkı ˂ kodı “aşağı, aşağı yönlü” + kı “aitlik eki” (aşağıda olan). Mecazen “alçakgönüllü, mütevazı” demek oluyor. Etimoloji konusunda farklı düşünceler olmakla beraber kaynaklar genellikle “kotku” kelimesini “mütevazı” şeklinde açıklıyor. 

       İsmiyle müsemma derler ya; Mehmed Zahid Kotku’yu anlatan herkesin, onun için kullandığı anahtar kelimelerden biri de tevazudur. Onu tanıyanlar, insanlara karşı son derece yumuşak ve alçak gönüllü olduğunu söylüyor. 1934 yılında Soyadı Kanunu çıkarken, çoğu yerde olduğu gibi aile bu inisiyatifi nüfus memurunun insafına bırakmamış, bilerek ve bilinçli olarak seçim yapmıştır. Ataları, Dağıstan eteklerinde bulunan Şeki bölgesinden Anadolu’ya geldiğine göre, soyadını alırken de memleketi ata yurduna yaslandığını görüyoruz.  

       Bursa İlahiyat Fakültesi emekli hocalarından Yunus Vehbi Yavuz’un anlattığına göre, babası Hasan Rami Yavuz, birlikte halvete girdiği Zahid Efendi’ye bir gün “Kotku” soyadının ne anlama geldiğini sordu. Bu duyulmamış kelimeyi öteden beri merak ediyordu. Hocaefendi de, “Kotku tevazu/alçak gönüllülük demektir; gerçi ben mütevazı bir kimse değilim, amma mütevazı olmak için bu soyadını aldım!” diye cevap verdi.[1] Babası İbrahim Efendi ona “Oğlum Mehemmed!” diye hitap edermiş. Ve soy isminin mütevazı manasına geldiğini nüfus cüzdanının başına kayıt düşerek not düşmüş.  

       Yine ilahiyatçı Arap Dili ve Edebiyatı uzmanı Ahmet Turan Arslan, ilk gençlik yıllarından beri yakından tanıdığı Mehmet Zahid Kotku deyince İslam ahlakının güzellikleri, özellikle “tevazu”nun akla geldiğini söyler.[2] Arapça “veda’a” kökünden olup “tefâul” kalıbındadır. Kelime bu kalıpta olunca, çoğunlukla “asıl ve gerçek durumda olmayan hâli ifadeye çalışmak” anlamında kullanılır. Mesela dilimizde yine aynı kalıptan türemiş “tecâhül” kelimesi vardır. Aslında bildiği halde bilmiyor görünmek manasındadır. Edebiyattaki “tecâhül-i ârif” (bilenin bilmiyormuş gibi görünmesi) sanatı bu kabildendir. Kelime tevazu şeklinde tefâül kalıbında söylenince, gerçekte öyle olmadığı hâlde, kişinin kendisini başkaları karşısında kibirlenme ve kendisini büyük kabul etmenin zıddı anlamında, kendisini basit, aşağı ve değersiz kabul etmesi, daha açıkçası kendisini davranışlarıyla böyle göstermeye çalışması demek oluyor.

       Mehmed Zahid Efendi’nin seyahatlerinde, konforlu otellerden çok bir dostun evinde misafir olmayı tercih ettiğini söyleyen Ahmet Turan Hoca, kendisine bir şey öğrenmeye gelen herkesi hoş karşıladığını, toplumdaki seviyesi ne olursa olsun, anlattıklarını bildiği bir şey olsa bile daha önce hiç duymamış gibi can kulağı ile dikkat kesildiğini anlatır. Her kesimden insanı alçak gönüllülükle karşılardı. İnsan gönlünün kırılgan ve alıngan bir yapıda olduğunu bildiği için buna çok dikkat gösterirdi. Tevazu ahlakının insanların gönlüne yerleşmesi için, babasının sık sık tekrarladığını söylediği şu sözü kendisi de fırsat buldukça ifade ederdi: “Herkes yahşi ben yaman, eller buğday ben saman!”[Azerbaycan Türkçesi’ni göz önünde bulundurarak “men” mi demeliydik?] İşte sehl-i mümteniye örnek gösterebileceğimiz Kafkas menşeli olan bu söz, onun hayatını özetler mahiyettedir. Herkesi yahşi kendisini kötü, elleri buğday gibi kıymetli kendini saman gibi değersiz gören bir tasavvuf anlayışıdır bu. Düşünün bir: Herkes kendini böyle görse, bu dünyada kötülüğe ve kötülere yer kalır mı?! Böyle bilecek insan; herkese hürmet edip yardım edecek, her gördüğünü Hızır bilecek. İyi bak ki iyi olasın! İnsan kendi kusurlarına baktığı zaman başkalarının ayıbını görmeye fırsat bulamaz. Hocaefendi’nin sohbetlerinde en çok işlediği konudur bu. Şairin dediği gibi: “Kendi aybın bilmedir ancak hüner.” Marifet, kişinin kendi ayıp ve noksanlarını görüp fark etmesidir. Ona göre kusur aramak Müslümana yakışmaz, çünkü kusursuz insan olmaz.

       Hocaefendi mütevazı yönünü genellikle gizlerdi. “Ben fakîr-i pür-taksîr” diye söze başlayanların kibir kokan sözlerindeki gururu anında sezerdi. Kendisi hayatta iken basılmış olan Tasavvufî Ahlak kitabının kapağında M.Z.K. rumuzunu kullandığı malum. Marmara İlahiyat Fakültesi’nde yıllarca tasavvuf dersi okutmuş olan İrfan Gündüz, bu rumuzun Mehmed Zahid Kotku isminin baş harflerinden meydana geldiğini biz vefatından çok sonra öğrendik, diyor. Cemaatinin ve ihvanının çoğu da bunu bilmiyordu. İsmini bile böyle vafi bir şekilde gizlediğini, mahviyetkâr kâmil bir insan olduğunu belirten Gündüz, onun makamlardan, şandan, şöhretten hoşlanmadığını; hâliyle ve kâliyle insanlara örnek olmaya çalıştığını ifade eder. Hatta bir defasında, “Pazardan gelirken, cebinde pazardan aldığı emtiayı hamala verip taşıtacak parası olan adamın, bu malı kendisinin taşıması tahrimen mekruhtur.” demişti. Ardından da şöyle getirmişti sözünün arkasını: “Çünkü o hamallar da geçinecek; nereden geçinecek? Herkes bu kadar parayı sever de her işi kendim yapayım derse, piyasada hiç kimse bir başkasından iş alma imkânı bulamaz!”[3]   

       Esad Coşan, Hocaefendi’yi anlatırken, çok mütevazı bir insandı, bunu öyle lafla değil, ömründeki jestleriyle bize göstermiş kimsedir, der. Buna örnek verirken de, “Kendisinin tekkeye getirdiği insanları öne geçirmiştir.” diyerek, Nakşibendî tarikatinin önceki halkalarına göndermede bulunduğunu görüyoruz. Bilindiği gibi Abdülaziz Bekkine ve Serezli Hasip Yardımcı’yı Gümüşhânevî dergâhına Mehmet Zahid Kotku getirdiği halde dergâhın başına onların vefatından sonra şeyh olmuştur. Bu durum, tevazu sahibi olarak aynı zamanda onun bir feragat ve fedakârlık timsali bir şahsiyet olduğunu da gösterir. 


Riyaya Kaçmayan Bir Tevazu

 

Zahid Efendi en iyi bildiği bir konuyu bile muhataplarından öyle can kulağı ile sonuna kadar dinlerdi ki dışarıdan bakanlar o hususla ilgili sanki bir şey bilmediği zehâbına kapılırdı. Ziyaretine gelmiş bir yabancı, onun bu yönünü anlatırken, “riyaya kaçmayan bir tevazu” olarak nitelemiştir. En çok vâkıf olduğu tasavvuf bahsinde bile, karşısındakilerin “ne bilgili bir adam” demelerinden hoşlanmaz, bilmemiş gibi mütevazı davranırdı. Bir köy imamı mütevazılığında bir havası vardı ve böyle görünmekten hoşlanırdı. Köy imamıydı zaten, İstanbul’a gelmeden önce Bursa’da İzvat köyünde imamlık yapmıştı. İmam olarak anılmaktan ve kendisine imam-hoca denilmesinden de hoşnut olurdu. 

       Rüstem Keleş’in Kuddusi Yazaroğlu’ndan naklen anlattığı bir anekdot, tam da burada meramımızı ifade etmeye çalıştığımız gibidir. Mehmet Efendi, en yakın dervişi Kuddusi Bey’le yaptıkları bir seyahatte Gölcük’te ikamet eden amcası Zekeriya Yazaroğlu’nun evine misafir olurlar. Ev sahibi tanış olmaları için mahalle camiinin imamını da eve davet eder. Muhtemelen imam, Hocaefendi’yi hiç tanımayan bir cami hocasıdır. İmam efendi şöyle der beldeye gelen misafire hitaben: “Hocam bir tarikate müntesip misiniz?” Hocaefendi’nin verdiği cevap, bize ne denli bir tevazu âbidesi olduğunu gösterir: “Eh, yolunda olmaya çalışıyoruz!”  

       Her büyük insan gibi o da başkalarının onca derdi ile ilgilenirken, onca insanın problemlerine çare bulmaya çalışırken kendi derdini görmezden gelirdi. Sahip olduğu makamı ve elinde tuttuğu imkânları şahsıyla ilgili olarak kullanmaz, bu konuda son derece titiz davranarak inandığı şeylerden taviz vermezdi. Yaptığı her fiilin, gösterdiği her davranışın dervişleri tarafından örnek alınacağının bilincinde olarak buna bilhassa özen gösterirdi. Kendisine yapılan yardımı ve sadakayı geri çevirirdi. Bir defasında Mekke’de şahsına verilen yardımı kabul etti ve etrafındakiler buna hayret ettiler. Sebebini de, “Biz bu parayı almasaydık, o kişi her sadaka verişinde ‘acaba reddedilir miyim?’ diye tereddüt edecekti.” şeklinde izah etti. O sırada yanından geçen bir ihtiyaç sahibine, paranın üstüne birkaç mislini koyup tasadduk ederek dervişlerine örnek oldu.

       Hacca gittiği zaman hep yanında bulunan ihvanından Ayşe Hümeyra Ökten, hocasını anlatırken mütevazı yanını da öne çıkarır ve “ilmi, irfanı, tevazuu, cömertliği, şecâati, belâgati, iffeti, keremi, takvası...” gibi hasletleriyle onu Peygamber Efendimiz’e benzetir. Dostundan ve düşmanından gördüğü eziyetleri affeder, karşılık vermezdi. Şefkati çoktu. Kendisini kimseden üstün tutmazdı. Hastaları ziyaret eder, cenazelerde bulunmaya dikkat ederdi. Gönül almak, onun için en makbul bir işti. Bazen sabah namazından sonra cemaate döner: “Hastası olan var mı? Cenazesi olan varsa yardıma gidelim!” derdi. Yakın olan ihvanından birini birkaç gün görmese, onu sorar; yolculuğa gitmişse hayır dua eder; şehirde ise ziyarette bulunurdu. Kimsenin ayıbını yüzüne vurmaz, kimseden şikâyet etmezdi. Yolda karşılaştığı Müslümana önce kendisi selam verirdi. Çok cömertti. Kendisinden bir şey istendiği zaman hiç yok dediği işitilmezdi. Varsa verir, yoksa sükûtu tercih ederdi. Hediyeyi kabul eder, zekât ve sadaka almazdı. Ekseriyetle hediyenin karşılığını ziyadesiyle verirdi.[4]

       Gurur ve kibri ayaklar altına aldığına dair bir hatırasını da ihvandan Malatyalı Muammer Elmalı anlatır: Hacta bir gün Arafat’a çıkılırken sofra hazırlandığı esnada Mehmed Efendi dışarı çıkar. Beklerler beklerler, gelmez. Gecikir. “Acaba Hocaefendi niçin gecikti?” diye içlerinden bir ikisi arkası sıra gidince bir de ne görsünler, umuma ait helâları temizliyor. “Bize emretseydiniz efendim!” dedi içlerinden biri. “Yok dedi, bu sünnettir. Peygamberimiz böyle yerleri temizlemenin fazileti çoktur, demiş. O hadis aklıma geldi, onun için bunlarla meşgul oldum.” (Erkaya, s. 293) Böylece unutulmuş ve kimsenin yerine getirmeye tenezzül etmediği bir sünneti daha ifa etmenin huzurunu yaşıyordu. Bu ancak ben duygusunu yenmiş, izzet-i nefsini ayaklar altına almış mütevazı bir kimsenin harcıdır. Bugün dilimizde yanlış kullandığımız bu ifadeye Abdülaziz Efendi bir açıklık getirerek “nefsin izzeti olmaz” der. Bir müridinin, küs olduğu yakınlarından birini affedince, “Acaba izzet-i nefsimi ayaklar altına mı alıyorum?” dediği zaman Hocaefendi: “Senin nefsinin izzeti mi var?” diye sorar. O da, “Evet hocam, izzet-i nefsimiz yok mudur?” diye karşılık verince şöyle cevap verir Aziz Efendi: “Nefsin izzeti olur mu? Nefis bir hayvandır, onun izzeti olmaz. Ancak vasfın izzeti olur. İnsan cömerttir izzetlidir. Çalışkandır izzetlidir. Fedakârdır izzetlidir.”[5]

       Yine Hacta, bir defasında Muammer Elmalı’ya: “Acaba banyoları nasıl buranın?” dedi Mehmed Zahid Efendi. O da, bir bakıp kontrol edeyim, size haber veririm diyerek dışarı çıktı. Etraftaki hamamları dolaştı. Baktı Araplarda âdâb-ı muaşerete dikkat eden fazla kimse yok; “Efendim dedi, münasip değil, edebe riayet etmiyorlar… Emir buyurursanız, ben size burada bir banyo için su hazırlayayım!” Sonra ev sahibine gitti, orta büyüklükte bir kazan buldu, suyu ısıttı, sade bir banyo yerinde Hocaefendi’yi bir güzel yıkadı. “Ben de seni yıkayacağım Muammer!” dedi Zahid Efendi bu sefer. Kendisine karşı yapılan bir iyiliğin altında kalmaz istemez, mukabelede bulunmayı çok severdi. Mümkünse o iyiliği boşta bırakmaz, fırsatını bulup bir gün mutlaka telafi etmenin yollarını arardı.  

 

 Dipnotlar:

[1] Mehmed Zahid Kotku Kitabı (Editör: Necdet Yılmaz), Server Yayınları, İstanbul 2022, s. 26
[2] Prof. Dr. Ahmet Turan Alkan’la 1 Nisan 2026’da Atikali’de görüştük. 
[3] https://esadcosankulliyati.com/arsiv/kitap/mzkvetasavvuf/mzkvet07.html [Erişim tarihi: 10.10.2026]
[4] Metin Erkaya, Anılarla Mehmed Zahid Kotku Rh. A., İstanbul 2017, 580 s.

[5] Osman Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, Gonca Yayınevi, İstanbul Tarihsiz, s. 151.
 


Editörün Seçtikleri