Deneme

Sinema Dilinin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi

Ancak sinemanın insan üzerindeki etkisini değerlendirirken, hangi değerleri öne çıkardığı kadar iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleyi nasıl ele aldığına da bakmak gerekir. Zira sinemada çatışma hikâyenin itici gücüdür. İnsanın kendisiyle yaşadığı iç çatışma, insanın başka bir insanla, doğayla, çevresiyle ya da insanın toplumla/sistemle çatışması sinemanın anlatım biçimlerini şekillendirir. Bu nedenle sinema insanın kendi iradesine yenilebileceğini, bencilliği, bağımlılığı, zulmü, haksızlık gibi insani zaafları da anlatmalıdır. Buradaki önemli nokta, kötülüğü anlatırken onu meşru hâle getirmenin sınırını koruyabilmektir. Sinemada kötülüğün sıradanlaşmasını sağlayan bir anlatının aksine, sonuçlarını göstererek insanı onun karşısında düşünmeye ve tavır almaya yönlendirebilen bir anlatı gözetilmelidir.

20. yüzyılın başlarında yedinci sanat olarak kabul edilen sinema, insanın kendisiyle, toplumla ve hayatla kurduğu ilişkiye ayna tutan, düşünceleri, duyguları ve vicdanı harekete geçirerek bireysel ve toplumsal değişime zemin hazırlayan güçlü bir anlatım dilidir.

İnsan, hayatı boyunca gördüklerinden, duyduklarından ve hissettiklerinden mayalanarak kendi varoluşunu devam ettiren bir varlıktır. Sinemanın icadına kadar kendi çevresiyle şekillenen bireyler ve toplumlar, bu icatla birlikte kendilerine yabancı, yeni bir dünyanın içine doğdular. Zamanla zihinsel süreçler ve illüzyonlar aracılığıyla insanın duyularını harekete geçirebilen sinema, kadim sanat dallarına kıyasla kişiler üzerinde daha güçlü bir etki oluşturmayı başardı. 

Bu etkili gücü elinde tutan beyaz perde de insanın iyi hasletlerinin fedakârlık, merhamet, adalet, vefa vb. öne çıkarılması insanı iyiliğe doğru yönlendirirken; bencillik, haset, kin, kibir, gurur gibi olumsuz tutumların yüceltilerek sergilenmesi ise kötülüğün meşrulaştırılmasına ve zamanla olağan kabul edilebilmesine zemin hazırlar. Böylelikle iyiyi ve güzeli telkin eden bir sinema anlatısı, insanın zihin ve ruh dünyasında iyiliği daha baskın hâle getirirken, kötü hasletleri besleyen bir sinema dili ise kötülüğün insanın düşünce ve davranışları üzerindeki etkisini güçlendirir.

Ancak sinemanın insan üzerindeki etkisini değerlendirirken, hangi değerleri öne çıkardığı kadar iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleyi nasıl ele aldığına da bakmak gerekir. Zira sinemada çatışma hikâyenin itici gücüdür. İnsanın kendisiyle yaşadığı iç çatışma, insanın başka bir insanla, doğayla, çevresiyle ya da insanın toplumla/sistemle çatışması sinemanın anlatım biçimlerini şekillendirir. Bu nedenle sinema insanın kendi iradesine yenilebileceğini, bencilliği, bağımlılığı, zulmü, haksızlık gibi insani zaafları da anlatmalıdır. Buradaki önemli nokta, kötülüğü anlatırken onu meşru hâle getirmenin sınırını koruyabilmektir. Sinemada kötülüğün sıradanlaşmasını sağlayan bir anlatının aksine, sonuçlarını göstererek insanı onun karşısında düşünmeye ve tavır almaya yönlendirebilen bir anlatı gözetilmelidir. 

Türk sinemasında Necip Kısakürek’in eserinden uyarlanarak 1988 yılında yönetmenliğini Mesut Uçakan’ın üstlendiği Reis Bey filmi, insanın iç çatışma yaşayarak vicdanıyla yüzleşmesi ve toplumsal değerleri yeniden düşünmeye yönlendirmesine örnek verilebilir. Filmde, merhameti zayıflık, adaleti ise sert kuralların tavizsiz uygulaması olarak gören ağır ceza hakiminin verdiği yanlış bir kararın ardından yaşadığı vicdan azabı sonucunda yaşadığı dönüşüm, izleyenleri adalet ve merhamet arasındaki ilişkiyi düşünmeye sevk eder. Film bir insanın hatalı kararı sonrasında sadece hüküm verdiği kişiyi değil, kendi iç dünyasındaki dönüşümü de gösterir. Reis Bey, kişinin katı görüşlerine rağmen kendi hatalarıyla yüzleşebileceğini ve merhamet hissiyle nasıl dönüşebileceğini anlatırken ahlaki bir farkındalık oluşturur. Dolayısıyla film, insanın hatalarına işaret etmekle birlikte yeniden doğruyu seçebilme ihtimalinin her zaman var olduğunu; iyiliği kişinin kendi iradesiyle benimsediği ve hayata geçirdiği bir değer olarak anlam kazandığına işaret eder. Filmdeki temel düşünce, kişilerin olaylar karşısındaki aldıkları kararların beraberinde getirdiği sorumluluğu, insanın kendi doğrularını sorgulamasının gerekliliğini ve merhametin insanı şekillendirmesindeki yerini göstermesidir. Reis Bey, iyiliği insanın yaşadığı pişmanlık ve yüzleşme üzerinden somutlaştırarak ortaya koyar. Vicdanı harekete geçirerek kişinin kendisiyle ve toplumla kurduğu ilişkiyi tekrar değerlendirmesini sağlar. Böylelikle merhametin, iyiliğin ve adaletin insan hayatındaki hayati yerini tekrar hatırlatır. Görüldüğü üzere iyi bir film, düşünmeye sevk eden, seyirciye hazır cevaplar vermesinden ziyade zihninde yeni sorular doğmasına olanak sağlar. 

Zamanımızda gerek görsel gerek yazılı unsurların hızla tüketildiği, insanın dikkatinin azaldığı, şiddetin sıradanlaşmaya ve kötülüğün sevimli gösterilmeye çalışıldığı bir dünyada sinemanın sorumluluğu artmaktadır. İzleyiciye sunulan her görüntü, aynı zamanda farklı dünyaların kapısını aralamaktadır. Şiddetin hangi dozda ve gözle gösterildiği, kötülüğe yüklenilen anlam, çevre ile kurulan ilişki, insanın iç dünyasını nasıl kurgulandığı, izleyicisine hangi duyguları aktardığı bir eserin düşünsel ve ahlaki boyutunu gösterir. 

Bu yüzden sinema dilini oluştururken neyin anlatıldığıyla birlikte nasıl anlatıldığı üzerinde düşünülmelidir. İyi ve güzeli önceleyen bir film, iyi olanı telkin eder ve kötülüğün sonuçlarına karşı bir zihniyet geliştirerek ahlaki bir farkındalık sağlarken; kötülüğü öne çıkaran ve sıradanlaştıran bir sinema ise tam tersine iyiliğin körelmesine, insanın vicdani duyarlılığını kaybetmesine ve ahlaki sınırların giderek kaybolmasına yol açar. Bu yüzden bir sinema eserinin ne ve nasıl anlattığından ziyade, hikâyenin kim tarafından, hangi amaçla ve hangi değerleri kıstas alarak üretildiğinin üzerinde titizlikle durulması gerekmektedir. Çünkü her eser gibi sinema da hangi amaç doğrultusunda kullanılacağına bağlı olarak, onu şekillendiren insanın niyetine göre iyiliği besleyen ya da kötülüğü meşrulaştıran bir güce dönüşebilir. 

 

 

Editörün Seçtikleri