Deneme

Emr-i Bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i Ani'l-Münker: Mümin Şahsiyetin İnşası ve Toplumsal Sorumluluk

Bu ağır yükün ifasında kaosa mahal vermemek adına İslam âlimleri -özellikle İmam Gazâlî- tebliğ ve irşat vazifesinin öncelikli olarak ilim ehline (ulemaya) ait olduğunu vurgular. Dinin inceliklerine ve fıkhi ölçülere vakıf olmayan kişilerin rastgele müdahaleleri, iyilik ihdas etmek isterken toplumsal anarşiye yol açabilir. Nitekim meşru bir devlet düzeninde fiili (güç kullanılarak yapılan) müdahaleler devletin sorumluluğundadır.

İslam düşünce ve yaşantısının merkezinde yer alan müesses ilkelerden biri, hiç şüphesiz "emr-i bi'l-ma'ruf ve nehy-i ani'l-münker" yani marufu emredip münkerden sakındırma vazifesidir. Kur’an-ı Kerim’de mümin şahsiyetin en bariz vasıflarından biri olarak zikredilen bu mesuliyet, İslam toplumunun "en hayırlı ümmet" olma vasfının da asli dayanağını teşkil eder. Yüce Kitabımız, müminler ile münafıklar arasındaki ahlaki ve varoluşsal sınırı tam da bu sorumluluk bilinci üzerinden çizer. Âl-i İmrân Suresi’nde, "Siz, insanların iyiliği için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız ve Allah’a inanırsınız" (Âl-i İmrân, 3/110) buyrulurken; Tevbe Suresi’nde münafıkların "kötülüğü teşvik edip iyilikten alıkoyan" tahripkâr tutumları gözler önüne serilir. (Tevbe, 9/67). 

Bu mukayese, iman etmenin yalnızca ferdi bir vicdan iklimine hapsedilemeyeceğini beyan eder. Modernite ve seküler zihniyetin dini bireysel alana hapsetme, kamusal hayattan tecrit etme dayatması; hayatın her veçhesini kuşatan ve kolektif bir şuur öngören İslam’ın bütüncül nizamı karşısında hükümsüz kalır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), risalet vazifesi boyunca insanlığı tevhide davet ederken, ferdi dindarlığın ötesinde toplumsal bir adalet ve ahlak nizamı tesis etmeyi hedeflemiştir. Nitekim "Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; buna gücü yetmezse diliyle düzeltsin; buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu ise imanın en zayıf derecesidir" (Müslim, Îmân, 78) hadis-i şerifi, nebevi metodolojinin ameli çerçevesini çizer. "Ben kendi halimde yaşarım, gerisi beni ilgilendirmez" şeklindeki bir konfor alanı veya vurdumduymazlık, hakiki bir mümin karakteriyle bağdaşmaz. 

Resûl-i Ekrem (s.a.v.), "Dikkat ediniz! Hepiniz çobansınız (yönetici ve sorumlusunuz) ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz. İnsanların başında bulunan lider bir çobandır ve idaresi altındakilerden sorumludur. Erkek, ailesinin koruyucusudur ve sorumluluğu altındakilerden sorumludur. Kadın, kocası evinin ve çocuklarının çobanıdır ve onlardan sorumludur. Hizmetçi, efendisinin malının çobandır ve koruduğu şeyden sorumludur. İyi biliniz ki, hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz." (Buhârî, Cum‘a 11, Ahkâm 1; Müslim, İmâret 20) buyurarak mesuliyetin hiyerarşik boyutlarını haber vermiştir. Aile reisi hanesinden, iş sahibi emrindekilerden, idareciler ise yetki alanındakilerden mesuldür. Tarihte Osmanlı’daki Hisbe Teşkilatı ile Ahilik ve Fütüvvet yapıları, toplumsal düzenin ve hakkaniyetin muhafazası adına bu mesuliyetin kurumsallaşmış en somut tezahürleridir.

Bu ağır yükün ifasında kaosa mahal vermemek adına İslam âlimleri -özellikle İmam Gazâlî- tebliğ ve irşat vazifesinin öncelikli olarak ilim ehline (ulemaya) ait olduğunu vurgular. Dinin inceliklerine ve fıkhi ölçülere vakıf olmayan kişilerin rastgele müdahaleleri, iyilik ihdas etmek isterken toplumsal anarşiye yol açabilir. Nitekim meşru bir devlet düzeninde fiili (güç kullanılarak yapılan) müdahaleler devletin sorumluluğundadır. 

Bu vazifenin ifasında üç hayati merhale gözetilmelidir: İlim, amel ve hikmet. İlk olarak neyin maruf, neyin münker olduğunun Kur'an ve Sünnet ışığında doğru tespiti şarttır. Klasik literatürümüzdeki Tehzîbü’l-Ahlâk, Ahkâmü’s-Sultâniyyeveya Siyasetnâme türü eserler; âlimlerin toplumla birlikte devlet ricalini de uyarma, dini muhafaza etme ve Peygamber varisi olma sorumluluklarının birer şahididir. Ebu Hanife Hazretlerinin zindanda ölümü göze alması, Ahmed b. Hanbel’in baskılara karşı tavizsiz duruşu, ulemayı sultanların arzularına değil dinin hakikatlerine mukayyed kılan bağımsızlık örnekleridir. İkinci merhale ise tebliğcinin bildiğiyle bizzat âmil olmasıdır; kişinin kendi yaşamadığı düsturları başkalarına dayatmaya kalkışması abesle iştigaldir.

Tebliğdeki üçüncü ve en kritik boyut ise doğru usul ve metodun tayin edilmesidir. "Kaş yapayım derken göz çıkarılmamalı", kaba softa ham yobaz zihniyetlerin dindarlık adına estirdiği baskı ve şiddetin İslam’a vereceği zararlar engellenmelidir. 

İmam Gazâlî, Nahl Suresi'ndeki, "Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücadele et" (Nahl, 16/125) ayetini merkeze alarak muhatabın durumuna göre değişen üçlü bir metodoloji sunar:

1. Hikmet: Muhatap; zihni birikimi yüksek, felsefi ve akli sorgulamalar yapan bir kimse ise ona hitap edecek dil; mantıki, ilmi ve fikri delillerle örülü hikmet dili olmalıdır.

2. Güzel Öğüt (Mev'iza-i Hasene): Muhatap; zaten Allah’a gönül vermiş bir mümin ise ona karşı sert tartışmalara girmeden, şefkat ve nezaket dolu güzel öğütlerle yaklaşılmalıdır. Nitekim "Hatırlat; çünkü hatırlatmak müminlere fayda verir" (Zâriyât, 51/55) ayeti bu hakikate işaret eder.

3. En Güzel Mücadele: Hakikate direnç gösteren veya şüpheyle yaklaşan kimselerle yapılacak fikri münazaralar ise nefsi iktidar kurma hırsından arınmış olarak en güzel usulle yürütülmelidir.

Yegâne gaye, muhatabın idrakinde ve gönlünde hakikat meşalesini yakabilmektir. İmam Şâfiî Hazretlerinin buyurduğu gibi, müzakerelerdeki asıl niyet nefsani üstünlük sağlamak değil, hakkın tecelli etmesi olmalıdır. Süfli duygularını dizginleyemeyenlerin bu er meydanında susması evla iken; konuşması gereken yerde ilmini gizleyen âlimlerin suskunluğu ise "dilsiz şeytan" derekesine düşme tehlikesi taşır. Bütün bu süreçte irşat erbabının zihnine kazıması gereken nihai hakikat; kulun sadece tebliğle mükellef olduğu, hidayetin ise yalnızca Allah’a ait olduğudur (Kasas, 28/56).

Hulâsa-i kelâm; mümin olmak, bildiğimiz hakikatler muvacehesinde iyiliği yayma ve kötülüğü engelleme mesuliyetini omuzlarımıza yükler. Bu vazife, herkesin ilmi, imkânı ve yetkisi nispetindedir. Bizler neticeden ve zaferden değil; seferden ve ilahi emirleri Peygamber Efendimizin (s.a.v.) rehberliğinde hayata geçirmekten sorumluyuz. 

Allah’ın hidayetine, Kur’an ve Sünnet ölçülerine sımsıkı sarılanlara selam olsun!

 

Editörün Seçtikleri