Ömürlerini İslami Davaya vakfetmiş, çileden çileye koşmuş, hayatın her aşamasında; sokağında, mahallesinde, üniversitesinde, cephesinde dur durak bilmeden gecesini gündüzüne katmış bu dağ gibi adamların içinde, tok ve gür sesi ile Cevat Özkaya gözlerimin içine bakarak: “İrade beyan eden adamlar lazım bize, irade beyan eden adamlar!” diye ısrarla dile getiriyordu.
Bismillahirrahmanirrrahim. Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adıyla.İnsanın anlam arayışını yitirdiği, toplumların ifsad içerisine sürüklendiği, ulus devletlerin şirketokrasiye dönüştüğü bir zaman diliminden geçiyoruz. Bütün bu yaşananlar, olup bitenler şöyle bir fotoğraf düşürüyor önümüze. Bazı insanlar hiçbir şey olmuyormuş gibi gününü gün ederken umarsızca, bazıları sadece düşünür, bazıları da düşüncenin dolaşıma girmesini sağlar. Bazıları bir metin kaleme alır, bazıları o metnin okuyucusuna ulaşacağı yolu açar. Bir de hayatını, düşüncenin yalnızca üretilmesiyle değil, yaşatılması ve yeni kuşaklara, geleceğe aktarılmasıyla anlamlandıran insanlar vardır. Cevat Özkaya’yı ve arkadaşlarını Türkiye İslamcılığı içinde anlamlı kılan hususlardan biri, hiç kuşkusuz bu sonuncu alanda üstlendikleri sorumluluk olsa gerek. Onun hayatına bakarken yarım asra yaklaşan bir dönemde Türkiye’de İslami düşüncenin hangi mecralarda geliştiğini, hangi insan ilişkileriyle beslendiğini ve hangi emeklerle süreklilik kazandığını da görmüş olursunuz.
Onun hikâyesi, bir fikri çevrenin nasıl oluştuğuna, bir düşünce geleneğinin nasıl taşındığına ve yayıncılığın nasıl bir dava sorumluluğuna dönüşebildiğine dair önemli ipuçları barındırmaktadır. Cevat Özkaya’yı okumak, onunla yürümek Türkiye’de İslamcı düşüncenin yakın tarihine, özellikle de düşünce ile hareket, kitap ile kadro, şahsi gayret ile kurumsal devamlılık arasındaki ilişkiye tanık olmaktır.
Çarşamba’dan Babıâli’ye uzanan ve bir fikriyata dönüşen mesuliyet
1954 yılında Samsun’un Çarşamba ilçesinde dünyaya gelen Cevat Özkaya’nın yayıncılık serüveni, 1970’li yılların hareketli siyasal ve düşünsel ikliminde şekillendi. Yeniden Milli Mücadele çevresinde başlayan tecrübesi, Pınar dergisindeki çalışmaları ve daha sonra Pınar Yayınları’nın kuruluşunda üstlendiği sorumluluk, onu yalnızca bir derginin veya yayınevinin çalışanı olmaktan çıkardı; Türkiye’de İslami düşüncenin gelişim sürecine içeriden tanıklık eden ve bu sürece fiilen katkıda bulunan isimlerden biri haline getirdi.
Babıâli’nin kitapçılar çarşısında, sınırlı imkânlarla başlayan bu yolculukta mesele, hangi kitapların yayımlanacağı, hangi düşünürlerin Türkçeye kazandırılacağı, hangi tartışmaların okuyucuyla buluşturulacağı ve bütün bunların nasıl bir fikri istikamet içinde yapılacağıydı. Umran’ın bir diğer önemli şahsiyetlerinden Şemsettin Özdemir’in aktardığına göre Pınar Yayınları, 1979 yılında Cevat Özkaya ile birlikte kuruldu; kuruluşun ardından gelen 12 Eylül darbesinin ağır şartlarında yayınevinin yükünü büyük ölçüde Özkaya taşıdı.
Bu ayrıntı önemlidir çünkü Türkiye’de İslamcı düşüncenin gelişimini yalnızca öne çıkan yazarlar, siyasi hareketler ve fikri tartışmalar üzerinden okumak eksik kalır. O düşüncenin maddi ve kurumsal zeminini kuranları; kitapları basan, çevirileri takip eden, yazarlarla ilişki geliştiren, dağıtım ve yayın sorunlarını aşmaya çalışan insanları da bu insanların oluşturdukları muhitleri/kitabevlerini de hesaba katmak gerekir. Fikir tarihinin görünür yüzünde eserler ve isimler vardır; arka planında, mutfakta ise çoğu zaman ismi yeterince anılmayan bir emek bulunur. Günümüz dünyasının görünür olma şehvetine kapılmayan Özkaya’nın hayatı, bu emeğin Türkiye İslamcılığındaki karşılıklarından biridir.
Cemil Meriç’le kurulan temas ile kitapların arasında başlayıp fikirlerin hudutlarını aşan bir yolculuk.
Cevat Özkaya’nın düşünce dünyasını değerlendirirken Cemil Meriç’le kurduğu irtibatı ayrıca ele almak gerekir. Bu ilişki, yalnızca bir düşünürle genç bir yayıncının karşılaşması değildir. Aynı zamanda Türkiye’de İslami düşüncenin kendi sınırlarını aşarak daha geniş bir kültür, tarih ve fikir dünyasıyla temas kurmasının imkânlarını gösteren bir tecrübedir.
Şemsettin Özdemir’in Cevat Özkaya’nın ardından verdiği bilgide, Özkaya’nın yaklaşık on yıl boyunca Cemil Meriç’e kitap okuduğu belirtilir. Görme sorunları yaşayan Meriç’e yapılan bu okumalar, kuşkusuz, sıradan bir yardım ilişkisinden ibaret değildi. Bir insanın başka bir insana kitap okuması, metnin seslendirilmesinin ötesinde; düşüncenin, kavramların, tarih tasavvurunun ve zihinsel alışkanlıkların aktarılmasına da dönüşür. Özellikle Cemil Meriç gibi Batı düşüncesiyle hesaplaşmayı, Doğu’nun ve İslam medeniyetinin kavramlarını yeniden düşünmeyi hayatının merkezine yerleştirmiş bir isimle kurulan böylesi bir temasın, Özkaya’nın entelektüel ufkuna katkı sunmuş olması anlaşılırdır.
Cemil Meriç’in düşüncesinde kavramlar, yalnızca akademik tartışmaların konusu değildir. Bir toplumun kendisini nasıl tanıdığı, tarihini hangi kelimelerle anlattığı ve kendi medeniyetini hangi ölçülerle değerlendirdiğiyle doğrudan ilgilidir. Batı’nın kavram dünyasını sorgulamak, Doğu’yu romantik bir geçmişe hapsetmek anlamına gelmez; aksine, insanlığın birikimini eleştirel bir gözle okuyabilmenin ve kendi düşünsel konumunu belirleyebilmenin imkânını aramaktır. Özkaya’nın yayıncılık çizgisinde belirginleşen farklı düşünce geleneklerine açıklık, bu bakımdan Meriç’le temasın da içinde değerlendirilebileceği bir fikri zemine işaret eder.
Pınar Yayınları:
İslamcı düşüncenin ufkunu genişleten bir ırmak gibidir. Özkaya ile pınar akıyor ve diyar diyar düşünceye susamış dimağları suluyor/du.
Pınar Yayınları’nın yayın çizgisi, Cevat Özkaya’nın İslamcı düşünceye katkısını anlamak bakımından önemli bir göstergedir. Yayıncılığın temel meselesi, bir düşüncenin kendi kaynaklarını tekrar tekrar yayımlamasından ibaret değildir. Asıl mesele, o düşüncenin çağının sorunlarıyla karşılaşmasını, başka düşünce gelenekleriyle hesaplaşmasını ve kendi kavramsal araçlarını geliştirmesini sağlayacak bir yayın dünyası kurabilmektir.
Özkaya’nın verdiği bir söyleşide Pınar Yayınları’nın amacını, İslam’ın temel kaynaklarından hareketle anlaşılması, İslam düşüncesinin geliştirilmesi, çağdaş sorunların ele alınması ve Batı düşüncesindeki eleştirel eserlerin okuyucuya ulaştırılması çerçevesinde açıklaması, bu yönelimi açıkça ortaya koyar. Pınar Yayınları'ndan neşredilen eserler -Edward Said'in Oryantalizm’indenFrantz Fanon'un sömürgecilik karşıtı eserlerine, Seyyid Kutup’tan Taha Abdurrahman'a, Roger Garaudy'den Alev Alatlı'ya kadar- düşünce ufkunun ne kadar sınır tanımaz olduğunun göstergesidir.
Özkaya’nın yayıncılık pratiğinde dikkat çeken yönlerden biri, İslam düşüncesini kendi kaynaklarından beslerken, sabitelere tutunurken insanlığın başka düşünsel tecrübelerini de okuyucuyla buluşturma çabasıdır. Bu tavır, eleştirel düşünceyi kimlik kaybıyla özdeşleştirmeyen; bilakis düşünsel özgüveni, okuma ve muhakeme kabiliyetiyle birlikte değerlendiren bir yaklaşımın ifadesidir.
Dolayısıyla Pınar Yayınları’nın hikâyesi Türkiye İslamcılığının dünya düşüncesiyle ilişki kurma biçimlerinin de bir parçasıdır. Özkaya’nın emeği, bu ilişkinin kurulmasında ve süreklilik kazanmasında aranmalıdır.
Umran:
Bir derginin ötesinde düşünce ve kadro zemini arayışıdır.
Cevat Özkaya’nın Türkiye İslamcılığı içindeki yerini değerlendirirken Umran dergisini ayrı bir başlık olarak ele almak gerekir. Çünkü Umran düşünce, kültür ve siyaset meselelerini bir arada tartışmaya açan, farklı isimleri aynı fikri zeminde buluşturan ve uzun yıllara yayılan bir yayın tecrübesidir.
Derginin uzun soluklu bir yayın hayatı sürdürdüğüne şahitlik ediyoruz. Kendisi için kullanılan “İhyâ’dan inşâ’ya uzun soluklu yürüyüş” ifadesi, bu yayın çizgisinin hem geçmişle kurduğu ilişkiyi hem de geleceğe dönük iddiasını anlatan bir çerçeve sundu. Bu iki yönelim birbirinden koparıldığında, ihya geçmişin tekrarı; inşa ise köksüz bir yenilik arayışı hâline gelebilir. Umran’ın iddiası, en azından kavramsal düzeyde, bu iki sorumluluğu birlikte taşımaktır.
Cevat Özkaya’nın uzun yıllar derginin yayın yönetmenliğini üstlenmesi hangi meselelerin gündeme taşınacağına, hangi yazarların bir araya geleceğine, hangi tartışmaların derinleştirileceğine ve bir derginin zaman içindeki fikri devamlılığının nasıl korunacağına da işaret eder.
Umran’ı Türkiye İslamcılığının önemli ocaklarından biri olarak anarken, ki daha sonra dergiden mülhem Umran Hareketi doğacaktır, bunu yalnızca derginin yayın süresi veya yazar kadrosunun genişliğiyle açıklamak da yeterli değildir. Bir fikri ocağın asıl önemi, insanları bir araya getirmesi kadar onların düşünme biçimlerine, okuma alışkanlıklarına ve meseleleri ele alış yöntemlerine yaptığı katkıyla ölçülür. Dergiler, kimi zaman kitapların tek başına sağlayamadığı bir süreklilik oluşturur: Gündemin değişen meselelerini izler, farklı yaklaşımları karşılaştırır, düşünce insanlarının birbirleriyle konuşmasını mümkün kılar ve bir dönemin fikri hafızasını kayıt altına alır.
Dergilerin makûs kaderi olan her dem yeniden kapanma serüveni şükür ki Umran’da gerçekleşmemiştir. Bunca hengâmeye rağmen yaşıyor olmak derginin yaslandığı istinatgâhını ve tütmeye devam eden Umran Hareketinin/ocağının varlığına delalet eder. Cevat Özkaya’nın bu süreçteki katkısı, bütün bu tartışmaları tek bir kişinin fikrine indirgemeden, farklı isimlerin ve meselelerin bir araya gelebileceği bir yayın zeminini ayakta tutma çabasında aranmalıdır.
İslamcılığın kendi dışındaki dünyayı okuyabilmesi
Cevat Özkaya’nın yayıncılık çizgisinde öne çıkan hususlardan biri, farklı düşünce çevreleriyle temas kurabilmesidir. Onun dünyasında İslamcı düşünceye bağlılık, başka düşünceleri okumaya engel teşkil eden bir duvar olarak görünmez. Aksine, farklı fikri birikimlerle karşılaşmak, dünyadaki gelişmeleri takip etmek ve çağdaş meseleleri anlamaya çalışmak, düşünce üretiminin gerekli unsurları arasında yer alır.
Bu yaklaşımın önemini, Türkiye’de İslamcılığın tarihsel tecrübesi içinde değerlendirmek gerekir. İslamcı düşünce, bir taraftan modernleşme, sekülerleşme ve Batılılaşma süreçlerini eleştirmiş; diğer taraftan modern dünyanın ortaya çıkardığı yeni sorunlara cevap aramıştır. Bu iki yön arasındaki gerilim, İslamcı düşüncenin hem imkânlarından hem de sınavlarından biridir. Modern dünyayı yalnızca reddederek anlamak mümkün olmadığı gibi, onun kavramlarını sorgulamadan benimsemek de bağımsız bir düşünce üretimini güçleştirir. Edward Said’in sömürgecilik ve temsil ilişkilerini tartışan eserlerinin, Frantz Fanon’un sömürgecilik karşıtı düşüncesinin, Roger Garaudy’nin ve başka düşünürlerin çalışmalarının Pınar Yayınları aracılığıyla okuyucuya ulaşması, bu bağlamda anlamlıdır. Bu eserler, İslamcı düşüncenin kendisini yalnızca dini metinler etrafında değil, iktidar, kültür, sömürgecilik, modernleşme ve insanın özgürleşmesi gibi geniş meseleler çerçevesinde de düşünmesine katkı sağlayabilecek bir alan açmıştır.
Elbette bu yayın çizgisini, farklı düşünürlerin bütün görüşlerinin benimsendiği şeklinde okumamak gerekir. Bir kitabı yayımlamakla onun bütün tezlerini kabul etmek arasında fark vardır. Asıl mesele, okuyucunun karşısına yeni sorular, farklı çözümlemeler ve eleştirel değerlendirme imkânları çıkarabilmektir. Özkaya’nın yayıncılık tecrübesinin İslamcı düşünce bakımından değeri, bu ayrımı koruyabilme çabasıyla da ilişkilidir.
Fikir, ahlak ve toplumsal sorumluluk
Özkaya’nın hayatını yalnızca yayıncılık üzerinden değerlendirmek, onun düşünce ile toplumsal sorumluluk arasındaki ilişkiye verdiği önemi eksik bırakacaktır. Mazlum-Der’de üstlendiği görevler ve Bosna dayanışması çevresindeki faaliyetleri, fikri mesuliyetin kitap ve dergi sayfalarıyla sınırlı olmadığını gösteren başka örneklerdir. Bu tecrübeler, onun hayatında düşüncenin toplumsal meselelerden kopuk bir entelektüel uğraş olarak kalmadığına işaret eder. Mesul insanı bir cemaat içinde tanımlayan Özkaya’nın insani yardım ile meşgul olan insan yerine irade beyan eden insanı merkeze aldığı görülür.
İslamcı düşünce açısından bu ilişki önemlidir. Çünkü fikir, yalnızca doğru kavramları kullanmak veya tutarlı bir dünya görüşüne sahip olmakla tamamlanmaz. Hak, adalet ve insan onuru gibi ilkeler, toplumsal hayatın somut meseleleri karşısında sorumluluk üstlenmeyi de gerektirir. Bir yandan kitapların dünyasında düşünsel ufku genişletmek, diğer yandan haksızlığa uğrayanların yanında durmak; birbirinden bağımsız iki faaliyet değil, aynı ahlaki sorumluluğun farklı görünümleri olabilir.
Bu bakımdan Özkaya’nın hayatında yayıncılık ile İslami Hareket tecrübesinin yan yana bulunması anlamlıdır. Kitap ve dergi, düşüncenin dolaşıma girmesini sağlar; İslami Hareket faaliyeti ise düşüncenin toplumsal hayattaki karşılığını sınar. Bu iki alan arasındaki ilişkinin her zaman sorunsuz kurulabildiği söylenemez. Ancak bir fikri geleneğin kendi iddialarını hayata taşıyabilmesi için bu ilişkiyi sürekli yeniden kurması gerekir.
Bir şahsın ardından, bir geleneğin sorumluluğu
Cevat Özkaya’nın ardından yapılacak değerlendirmelerin yalnızca hatıraları sıralamakla sınırlı kalmaması gerektiği kanaatindeyim. Onun hayatı, Türkiye İslamcılığının bugün de cevap aradığı bazı soruları önümüze getiriyor: Düşünce geleneğimizi nasıl sürdüreceğiz? Kitapla, dergiyle ve yayıncılıkla kurduğumuz ilişkiyi nasıl daha üretken hâle getireceğiz? Fikri birikimi kuşaklara nasıl aktaracağız? Farklı düşünce çevreleriyle temas kurarken kendi istikametimizi, sabitelerimizi nasıl koruyacağız? Ve en önemlisi, bütün bu çabaların toplumsal sorumlulukla ilişkisini nasıl canlı tutacağız?
Bu soruların cevabı, tek bir kişinin hayatında bütünüyle bulunamaz. Fakat bazı hayatlar, soruların önemini daha görünür kılar. Cevat Özkaya’nın yarım asra yaklaşan yayıncılık tecrübesi, İslamcı düşüncenin yalnızca konuşan, yazan ve itiraz eden insanlara değil; bu düşüncenin üretileceği, tartışılacağı ve aktarılacağı kurumları yaşatacak emekçilere de ihtiyacı olduğunu hatırlatıyor.
Yeryüzünü, içinde bulunduğu ifsattan ancak İslamcı düşüncenin çıkaracağına inanan Özkaya İnsicam dergisine verdiği röportajda (İnsicam dergisi, Sayı: 33,syf. 72, 2023 Kasım) İslamcılık bitti iddialarına sert bir cevap vererek İslamcılığa yaslandığını ve temsilcileri sonrasında da varlığını devam ettireceğini şu ifadelerle dile ifade ediyordu.
“İslamcılık bitti demekle İslam bitti demek birbirine çok yakın şeyler. İslamcılığın biteceğini sanmıyorum. Çünkü İslam var ise hep topluma bir şeyler söyleyebilecek ve topluma bir şeyler yaptırabilecek bir din var demektir. Dolayısıyla İslamcılık da bunu bir nevi hayata kuşatan, ahlaktan ekonomiye ve ekonomiden sosyal hayata kadar hayatı kuşatan bir eylem ve düşünce tarzı olduğuna göre İslamcılığın ortadan kalkacağını düşünmek yanlıştır.”
Nihayetinde her dem İslam ile dertlenen Cevat Özkaya özel bir oturumumuzda: “Bu din bu dünyaya gelip bir şey söylemek zorunda, dini dünyaya taşımak zorundayız. Dini bir yerlerden alıp dünyaya getirmek zorundayız. Adalet konusunda din ne diyor ve biz ne yapıyoruz. Dinin hayatımıza dokunan her kısmı ile ilgili söz söylemeliyiz.” dedikten sonra Mehmet Güney ağabeye dönerek “Seni sevsinler abi, geniş bir söylem ile seni sevsinler; seni severlerse bu sevgi, bir müddet sonra örnek almaya döner.” diyerek teori ile pratiğimiz arasındaki dengeyi sevgi ile örmeyi bir miras olarak bize bırakıyordu.