Diğer

Cümbez’in Altında Gölgelenmek

Namaz sonrası bir süre cami mimarisini inceledikten sonra caminin arka tarafında kalan 28 Mehmet Çelebi’nin kabrini ziyaret ettik. 18. yüzyılda Paris Sefirliği yapan 28 Mehmet Çelebi, Osmanlı’nın modernleşmesinde öncü rol oynamıştır. Lale Devri’ndeki Osmanlı’nın mimari çehresindeki değişimde kendisinin gözlemleri etkili olmuştur. İlk matbaa yine onun oğlu tarafından kurulmuştur. Patrona Halil İsyanı’na adı karıştığı için sürüldüğü Kıbrıs’ta 1732’de vefat etmiştir. Bugünden baktığımızda merhumun Osmanlı dönüşümündeki “katkı”sı nelere sebep oldu? Bu başka bir yazının konusu diyelim…

  Üç arkadaş Ercan Havalimanı’na inmiş, pasaport/kimlik kontrolünden geçmiştik. Araç kiraladıktan sonra Gazimağusa’ya doğru yola koyulduk. Kıbrıs’ta İngiliz sömürge tarihinin bir tezahürü olarak araçların direksiyonu sağ tarafta. Aracı kullanan arkadaşımız sol şerit ve sağ direksiyon olayına ilk yarım saat alışmakta zorlansa da sonrasında problem yaşamamıştı. Yollar oldukça eski ve bakımsız. Harekat’tan sonra kurulan devletin uluslararası sahnede meşruiyeti olmadığı için seyahat boyunca başka birçok eksiklikle karşılaşacaktık. Bir buçuk saatin ardından konaklayacağımız yere gelmiştik. Akşam yemeği için dışarıya çıktıktan sonra günü nihayete erdirmiştik. Ertesi gün Kıbrıs’ın sahil şehri Gazimağusa’yı adımlayacaktık.

  Kıbrıs, tarih boyunca stratejik öneme haiz bir ada olmuştur. Özellikle ticari güzergâh noktasında birçoklarının dikkatini celbetmiş ve uğrunda savaşlar yapılmıştır. Kıbrıs ismi bir rivayete göre bakır madenleri zenginliğinden ötürü Latince bakır anlamına gelen “Cyprium”dan gelmektedir. Adanın en eski sakinleri Mikenler’dir. Asurlardan Perslere, Lusignanlardan Roma’ya değin birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. İslam’la ilk tanışıklık Hz. Osman dönemine dayanmaktadır. Muaviye liderliğinde gönüllü bir birlikle 649 yılında deniz seferi düzenlenmiş daha sonrasında 653 yılında bir başka sefer ile ada hâkimiyeti söz konusu olmuştur. Peygamber Efendimiz’in süt teyzelerinden Ümmü Haram, bir rivayete göre 86 yaşında bu sefere katılmış, adaya girdiklerinde üzerinde olduğu bineğin dengesizliğinden ötürü şehit düşmüştür. İlk İslam hakimiyeti çok uzun süreli olmamıştır. Osmanlılar’ın 1570’teki fethine değin yerel krallıklar, Lusignanlar ve Venedikliler söz sahibi olmuştur. 

   Osmanlıların fetih hareketlerinin başlangıcından bir sene sonra 1571’de Mağusa fethedilmiştir. Şehrin etrafındaki tarihi ve uzun surlardan ötürü adanın en son fethedilen beldesi olmuştur. Kıbrıs Barış Harekatı’nda şehrin verdiği mücadeleden ötürü “Gazi” ünvanı verilmiştir. Şehir birçok tarihi eseri uhdesinde bulundurmasına karşın oldukça hoş bir deniz kıyısına sahiptir. Nitekim sahile indiğimizde mavinin açık ve büyüleyici tonu hayretimizi artıracaktı.

İlk durağımız Lala Mustafa Paşa Camii’ydi. Şehir fethedildikten sonra kılıç hakkı olarak Lala Mustafa Paşa Camii öncesinde taç giyme törenlerinin yapıldığı St. Nicolas adında bir katedraldi. Yapımı 14 yıl sürmüş bu katedralin inşasına ilk olarak 1298 yılında başlanmış ve 1312’de nihayete kavuşmuştur. Fransız asıllı bir hanedan olan Lusignanlar, Gotik mimarinin kuvvetli bir yansıması olarak mezkûr katedrali inşa etmişlerdir. Yüksek tavan, sivri kemerli uzun pencereler ve tezyini bol uzun kuleleriyle Gotik mimarisinin bir örneğidir. Camiye çevrildikten sonra ana mimariye dokunulmamış ancak camii olduğu belirgin olması açısından minare eklenmiştir. 1741’deki bir deprem ve 1930’da yıldırım düşmesi sonucunda yıkılan minareyi İngilizler bugünkü haliyle yeniden yapmıştır.

   Biz gittiğimizde ise cami kapalıydı. Daha sonrasında caminin imamı Mustafa Hoca ziyaret etmemize vesile olacaktı neyse ki. Caminin hemen dibinde asırlara dayanmış Cümbez Ağacı’nın senede yedi sefer meyve verdiği söyleniyor. Ağacın hemen yanında iki önemli zatın türbeleri bulunuyor. Ağacın hemen altındaki türbede 1904 yılında vefat eden caminin imam hatibi, aynı zamanda mebus, Mustafa Zühtü Efendi’ye aittir. Alimliğini temsilen mezar taşı sarıktandır. Kendisini çokça seven hanımı sayesinde mezarın etrafı çevrilerek bugünkü türbe haline gelmiştir.  Hemen az ötesinde ise 1903 yılında vefat eden Şam Müftüsü Ömer Efendi’nin türbesi bulunmaktadır. Türbelerin bugünkü hâli metruk, umarım iyi bir restorasyon ile durum giderilir. Caminin geniş avlusunda nice tarihi vakıaya tanık olmuş ağacın gölgesinde dinlenip insanları seyretmeli…

  Ezan okunmuş ve Lala Mustafa Paşa kapalı olduğu için namaz için Sinan Paşa Camii’ne geçtik. Rivayete göre Nasturi bir tüccar tarafından 14. yüzyılda Gotik mimari olarak yaptırılan St. Peter ve Paul Kilisesi, adanın fethinden sonra camiye çevrilmiştir. Kahverengi tonu oldukça belirgin eserde, kesme taş işçiliği ön plana çıkıyor. Caminin içerisi aydınlık ve havadar.   Osmanlı çekildikten sonra İngilizler buğday ve patates ambarı olarak kullandığı için Buğday Camii olarak da anılıyor. Camiye yapılan zulmü onun meşhur lakabı haline getirmek, halk arasında Sinan Paşa’dan çok Buğday Camii olarak anılıyor, bizde şaşkınlığa sebep olmuştu. Nitekim konser, düğün vb. gibi faaliyetler de burada yapılmış bir süre. Neyse ki bugün aslına rücu etmiş. Abdestlerimizi aldıktan sonra öğle namazını kıldık. Namaz sonrası bir süre cami mimarisini inceledikten sonra caminin arka tarafında kalan 28 Mehmet Çelebi’nin kabrini ziyaret ettik. 18. yüzyılda Paris Sefirliği yapan 28 Mehmet Çelebi, Osmanlı’nın modernleşmesinde öncü rol oynamıştır. Lale Devri’ndeki Osmanlı’nın mimari çehresindeki değişimde kendisinin gözlemleri etkili olmuştur. İlk matbaa yine onun oğlu tarafından kurulmuştur. Patrona Halil İsyanı’na adı karıştığı için sürüldüğü Kıbrıs’ta 1732’de vefat etmiştir. Bugünden baktığımızda merhumun Osmanlı dönüşümündeki “katkı”sı nelere sebep oldu? Bu başka bir yazının konusu diyelim… 

  Namık Kemal Meydanı’na inerken sol tarafta bugün otopark olan Venedik Saray kalıntılarını geçtik. Esasında Lusignanlar tarafından inşa edilse de bilahare adayı işgal eden Venedikliler’in ikametinden ötürü ismi bu şekilde kalmıştır. Aşağı doğru indikten sonra sağ tarafta kalan Namık Kemal zindanına gelmiştik. Vatan yahut Silistre oyununu yazdığı için Kıbrıs’a sürgüne gönderilen Namık Kemal bir süre iki katlı evin alt katındaki bakımsız zindanda kalsa da daha sonrasında üst kata taşınmıştır. Buraya taşınmasında dönemin Kıbrıs Mutasarrıfı Veysi Paşa’nın dahili vardır. Halk tarafından oldukça değer görse de kendisi adaya pek uyum sağlayamamıştır. Bir mektubunda suyun tadının rakının tadından daha acı olduğundan ironi ile bahsetmesi mezkur memnuniyetsizliği ile ilgili olsa gerek. Bir süre kaldığı yeri inceledikten sonra yemek yemeğe yeni şehir merkezine gittik. 

  Kıbrıs’ta helal gıda konusunda görece sıkıntılar mevcut. Dolayısıyla gideceğimiz yerleri daha evvel burayı ziyaret etmiş tanıdıklara sormuştuk. Yemek yediğimiz mekân emekli polis lokaline aitti. Yemekten sonra yeni şehir merkezinin yeni yapılmış Polatlı Camii’ne geçtik. Avlusu geniş, iki minareli bizdeki cumhuriyet camilerini andırıyor. Namaz kılıp bir süre dinlendikten sonra günün kalanını geçireceğimiz Kapalı Maraş’a gitmek üzere yola koyuldu. Merkezden 20 dakika mesafe uzaklıktaki Kapalı Maraş, Kıbrıs’ın Harekât sonrası sembollerinden. 

 Kapalı Maraş, esasında Kıbrıs’ın Maraş şehrinin güney kısmını oluşturan yerdir. Burası 74 Harekatı’ndan önce Rumların lüks bir tatil beldesi olarak kullandığı bir yerleşkeyken harekât sonrası mecburi terke uğramıştır. Dünyaca ünlü isimlerin konakladığı, 20-40 yıllık yer ayırtmaların olduğu ve mütemadiyen sirkülasyona sahip bir merkez iken Harekât sonrası Türkiye ve KKTC’nin himayesinde bir “koz” haline gelmiştir. Burada önemli bir husus şehrin bizzat ilk başta Türklere ait olduğuyla ilgilidir. 2020’lere değin TSK ve özel kurumlar dışında giriş çıkışların olmadığı bu bölge şu an ziyarete açık ancak binaların içerisine girmek yasak. Şehrin kuzey kısmında harekât sonrası iskan ettirilen Türkler yaşıyor. 7/24 devriye ve kameralarla kontrol ediliyor. Girişin hemen ilerisinde bölgenin tarihçesine dair panolarda buranın sahiplerinin zaten Türkler olduğu “tarihi belgeler”le halka sunulmuş. İlk girdiğimiz andan itibaren tamamen terk edilmiş bir şehrin ne demek olduğunu iliklerimize kadar hissetmiştik. Çürümeye yüz tutmuş binalar, açık kalan dükkanlar, yerinde durararak kırılmış pencere camları… Harekât sonrası TSK’ya mensup askerlerin duvarlara yazdığı hatıra yazıları, nöbet sayıları herhangi bir binanın üzerinde görülüyor. Ziyarete açık olan şeridin sonundaki Bilal Ağa Mescid’ine varmıştık. 1891 yılında Bilal Ağa Vakfı himayesinde inşa edilmiştir. Savaş sırasında EOKA tarafından tahrip edilse de Kıbrıs Vakıflar İdaresi tarafından restore edilmiş ve 20 Temmuz 2021’de ibadete tekrar açılmıştır. Esasında modern bir külliye formatına sahip. Kültür merkezi, kafe ve derslikleriyle aktif bir şekilde kullanıma açık. Akşama doğru geldiğimiz için sadece mescid kısmına girebilmiştik. Avlusu görece ufak ancak havadar. Yandaki kafe kapalı olduğu için sadece bir göz atabildik. Gölge şehre veda edip tekrar Mağusa’nın merkezine geçtik.

 

  Akşam namazını Sinan Paşa Camii’nde kıldıktan sonra yatsı namazını beklemiştik. Ezan okunmuş, biz dahil 5-6 kişiden oluşan bir cemaat vardı. Namaz sonrası caminin imamlarından Nedim Hoca ile tanışmıştık. Kendisi 1975 göçmenlerinden, Türkiye’nin sunduğu imkanla AÖF ilahiyattan mezun olduğunu ve bir süredir burada imamlık yaptığını söylemişti. Sonrasında Kıbrıs’a dair ufak bir sohbetin ardından vedalaşmıştık. Şehri bir de gece gözüyle gördükten sonra konaklayacağımız yere döndük. Yarın Mağusa rotasında kalan yerleri tamamlayıp Girne’ye yola çıkacaktık. 


Editörün Seçtikleri