Hasanpaşa Camisi İmam-Hatibi
Kur'an-ı Kerim'de "Siz insanlık için çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten vazgeçirmeye çalışırsınız. (Çünkü) Allah'a inanıyorsunuz…[1]" mealindeki ayette Ümmet-i Muhammed'in genel özellikleri zikredilir. Bu ayetin ortaya koyduğu çerçevede Muhammed ümmeti; Allah'a iman eden, iyiliği emredip kötülüğü yasaklayan ve yeryüzünün bütününde insanlığa şahitlik eden, adeta prototip bir ümmet olarak varlığını sürdürür. Dolayısıyla bizi Ümmet-i Muhammed yapan temel özellikler sayılırken yeryüzünde adaletin ikamesi ile emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker, birbirine yakın düşen bir kavram öbeği oluşturur.
Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkeri unutulmuş ya da ihmal edilmiş bir kavram ve sorumluluk olarak ele almak gerekir. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi temel ibadetler Cibril hadisinden hareketle genel olarak bilinse de uzmanlaşmanın arttığı son birkaç yüzyılda insanlar, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerin ne ifade ettiği ve bundan yalnızca din adamları denen bir meslek grubunun mu sorumlu olduğu konusunda bir karışıklık yaşamaktadır. Nitekim yangından itfaiyecilerin, sağlıktan hekimlerin ve sağlık çalışanlarının, eğitimden Milli Eğitim camiasının sorumlu olduğu gibi, irşad faaliyetlerinden de yalnızca din görevlilerinin sorumlu olduğu yönünde bir algı mevcuttur. Öte yandan Âl-i İmrân Suresi'nin 104. ayetindeki "Sizden iyiliği emreden, kötülüğü yasaklayan bir topluluk bulunsun" ifadesi, bu sorumluluğun uzmanlaşmış bir topluluğa havale edilebileceğine de örnek teşkil eder. Bunu bir çelişki olarak değil, zamanın ihtiyacına göre okumak gerekir.
Hadis-i şerifte de "Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eliyle değiştirmeye gücü yetmezse diliyle değiştirsin. Diliyle değiştirmeye de gücü yetmezse kalbiyle (buğzetsin)…[2]" buyrulmaktadır. Kalben değiştirmekten kasıt, teberrî dediğimiz tavırdır; yani kişinin "Ben bu fiilden, bu şahıstan, bu kimlikten uzağım, ayrıyım" diyebileceği bir duruş sergilemesidir.
Tarih boyunca İslam devletinin var olduğu dönemlerde bu görev, yer yer toplumun farklı kesimleri arasında paylaştırılmıştır. Elle müdahaleyi hükûmet, zabıta ve asker gibi devlet erki dediğimiz güç; dille müdahaleyi ulema yapar. Avam ise kötülüğe kalben buğzeder ve ondan uzak durur.
Sosyolojik ve sosyo-psikolojik açıdan bakıldığında, toplumda herkes bir kötülük gördüğünde ondan uzak duruyorsa elle ve dille yapılan emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerin toplumsal meşruiyeti sağlam bir zemine oturur. Buna karşılık toplumun kâhir ekseriyeti bir kötülük gördüğünde ona kalben buğzetmiyor ve iyiliği emretmekten de uzak duruyorsa, bu işin dille ve elle yapılmasını sağlayan sosyolojik temel çökmüş demektir. Dolayısıyla bir İslam toplumunda ortak payda, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerin bir gereklilik olduğuna dair ortak bilinçtir. Bu mâşerî vicdan, iyilik karşısında "Bu böyle yapılmalı" der; kötülük gördüğünde ise onu kalben reddeder. Ulema bu sosyolojik zemin üzerinde dille yapması gereken uyarıları yapar; yönetim erki de elle müdahalelerle çeşitli sınırları korur.
Burada ikinci bir soru ortaya çıkmaktadır: Özellikle son yüzyılda, İslam devletlerinin bulunmadığı ve ahkâmın uygulanamadığı seküler ve laik toplumlarda bu görev nasıl yerine getirilecektir? Davet dediğimiz mücadeleyle, yani geleneksel-kültürel faaliyetlerle mi sınırlı kalacaktır? Bu sebeple son yüzyılı belki ayrıca tartışmamız gerekir. Zira Ümmet-i Muhammed'in tarihinde, 622 yılında Hicret ve Medine'de oluşan yönetim erkiyle başlayan süreçte Moğol istilası, Haçlı seferleri ve işgaller gibi dönemler yaşansa da yaklaşık 1400 yıllık tarihimizin kâhir ekseriyetinde, hâkimiyetimiz altındaki bölgelerde bu görevi rahatlıkla yerine getirebildik. Adaletin ikamesini yeryüzünde yaklaşık 21 milyon kilometrekarelik bir alanda organize edebildik. Hâkimiyetimizin bulunmadığı yerlerde büyük bir zulümle karşılaşıldığında ise o bölgelere en azından sefer düzenleyebilecek kadar yeryüzünün bütününü mücadele alanı olarak gördük.
Burada bir başka kilit nokta da "taşıyıcı farzlar" şeklinde terimleştirebileceğimiz kavramdır. Bununla şunu kastediyoruz: Normal şartlarda, günün herhangi bir vaktinde, herhangi bir ibadetin öncülü olmaksızın, bizatihi abdestli bulunmak amacıyla abdest almak müstehap ya da sünnettir. Ancak öğle namazının vakti girdiğinde, ikindi namazının vaktine kadar üzerimizde öğle namazını kılma farziyeti bulunur ve bu farziyet çeşitli alt taşıyıcıların üzerine bina edilir. Bunlardan biri de namaz için abdest almaktır. Dolayısıyla öğle ezanından itibaren bu ibadeti yapmak farz olduğundan ve abdest onun taşıyıcısı konumunda bulunduğundan, öğle namazı eda edilene kadar abdest almak da farz hâle gelir. Başka bir ifadeyle abdest, namaz farzını taşıdığı için hükmen farz olur.
Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerin farziyetini kabul ettiğimizde, yeryüzünün bütününü de bu görevin icra alanı olarak düşünmemiz gerekir. Çünkü bize emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkeri yalnızca bugüne kadar Müslümanların hükümran olduğu coğrafyada yapmamız emredilmemiştir. Yeryüzünün tamamı Ümmet-i Muhammed'e mescit kılınmıştır; dolayısıyla yeryüzünün bütünü, Ümmet-i Muhammed açısından tebliğ, irşad, emr-i bi'l-ma'rûf ve adaletin ikamesi için bütüncül bir hedef alanıdır. Bu düşünceyi şöyle somutlaştırabiliriz:
Diyelim ki ulema, istişare neticesinde şöyle bir karar aldı: "Emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker farzını eda edebilmek için yirmi trilyon dolarlık kullanılabilir bir bütçe gerekmektedir. Bu, bugünün şartlarında hiçbir ulus devletin tek başına oluşturabileceği bir maddi büyüklük değildir; ancak Ümmet-i Muhammed bu ölçekte bir finansı belirli bir istikbal-i kıbleye yönelik kullanamadığı sürece yeryüzünün bütününde emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker yapılamaz." Bu durumda yirmi trilyon doları nasıl oluşturup organize edeceğimiz ve hangi şekillerde kullanacağımızla ilgili bütün iktisadi altyapıları kurmamız; bunun için gerekli teknolojiyi üretmemiz, güvenlik için belirli ölçüde harp sanayii kurmamız, iki milyarlık Ümmet-i Muhammed'in sosyo-psikolojik organizasyonu için de yeterli sayıda STK ve organizasyon şeması oluşturmamız, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker için taşıyıcı farz hâline gelir. Çünkü bunlar yapılmadan, yeryüzünün bütününde iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün yasaklanması şeklindeki farzı yerine getiremeyiz. Şûra bu yönde karar verip "Bu altyapılar oluşturulmalıdır" dediği andan itibaren bu finansı seferber etmemiz ve bu teknolojiyi üretmemiz, basit bir bağımsızlık hamlesi ya da maddi, dünyevi bir hedef olmaktan çıkar; uhrevi bir anlam kazanır.
Bu açıdan bakıldığında, tek bir mümin bireyin gerçekleştirebileceği bir şeyden söz etmediğimiz açıktır. O genel toplama ulaşabilmek için, özel harcamalarımızın dışında bireysel mesaimizin ve imkânlarımızın örneğin yüzde beşini, onunu ya da yirmisini bu organizasyonlara, şûralara ve istişarelere katkı için ayırmamız gerekir. Bu noktada gösterilecek sebat da önemlidir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de İsrailoğullarının lanetlenmesi hadisesi anlatılır. İsrailoğullarının ileri gelenleri ve âlimleri iyiliği emretme, kötülüğü yasaklama konusunda bir süre uğraşmış, ancak sonuç alamadıklarını görünce pes edip bu işten vazgeçmişlerdir. Kur'an bu tavrı "Bu ne kadar kötü bir fiildi" ifadesiyle kınar.[3]
Peygamber Efendimiz de bir hadis-i şerifinde insanları bir gemide yolculuk eden topluluğa benzetir. Her toplulukta olduğu gibi bu toplulukta da ahlaki ve akli kabiliyet bakımından, farklı kriterler açısından altta, ortada ve üstte bulunanlar vardır. Alt kattakiler, su ve diğer ihtiyaçları için sürekli güverteye çıkıp su taşımaktansa "Geminin bir tarafına delik açalım da su ihtiyacımızı buradan karşılayalım" diyerek bir akl-ı evvellik yaparlar. Hadis-i şerifin devamında, üst kattakiler alttakileri bu isteklerinde serbest bırakırlarsa hep birlikte batıp helâk olacakları; onları engellerlerse hem kendilerinin hem de onların kurtulacağı bildirilir. Dolayısıyla bu mesele "alt kattakilerin problemi" denilerek geçiştirilemez; gemi battığında hepimiz birlikte helâk oluruz. Bu sebeple toplumun herhangi bir kesiminin ma'rûfun dışında bir şerri hayat tarzı edinmesi ve bunun propagandasını yapması, yalnızca kendilerini ilgilendiren bir hak veya bireysel özgürlük alanı olarak görülemez. Çünkü insan etkilenen bir varlıktır. Özellikle kamusal alanda şerrin uygulanması, propagandasının yapılması ve yayılması, bir salgın hastalığın yayılmasına benzer. Bu konuda şu örnek verilebilir:
Pandemi dâhil herhangi bir salgın hastalıkla karşılaştığımızda, sağlık gerekçesiyle özgürlüklerimiz yer yer kısıtlandı. "Belirli bir mesafeden fazla yaklaşma" denildi; çünkü kimse karşısındakinin bulaşıcı hastalığını kapmak istemiyordu. Tıp otoritesi, biyolojik varlığımızı sürdürebilmek için maske ve mesafe gibi kuralların uygulanması gerektiğini söyledi. Elbette itiraz edenler de oldu; ancak biri "Bu, bireysel özgürlüklerim ve haklarım açısından uygun değil; bu hastalığı taşıyor olsam da bu kuralların hiçbirine uymayacağım, toplu taşımada getirilen her türlü yasağa aykırı davranacağım" dediğinde kamu otoritesi buna müdahale etti. Bizim bahsettiğimiz ise bundan daha büyük bir meseledir. Kişi şerle, ahlaki bir problemle ilgili bir tutum içindedir; bunu kendi özgürlüğü olarak tanımlar ve tanımladığı bu şeyin yayılması, kamusallaştırılması için de mücadele eder. Son yıllarda, oldukça demokrat bir kültürün içinde, hak ve batıl kavramlarıyla değil, "Sana göre öyle, bana göre böyle" anlayışına dayanan konjonktürel bir zeminden geçiyoruz. Bütün kelimelerimizin ve kavramlarımızın merkezinde üç dört odak kelime bulunur; her kelime bu odak kelimelere farklı mesafelerden tutunur ve tanımlarımızı buna göre yaparız. Her sistem kendi içinde haklı ve anlamlıdır; başka bir sistematik okumaya geçildiğinde ise anlamsız ve kaba görünebilir. Fakat vahiy medeniyeti insanlık tarihine "Sana göre öyle, bana göre böyle, öbürüne göre de böyle; aslında hak veya batıl diye tanımlanabilecek bir şey yok, her şey görecelidir ve herkes istediği gibi yaşayabilir" anlayışıyla bakmamıştır. Bu tasavvur içinde demokrat kültür, vahye iman etmiş bir ümmete belki şu soruları sorar, şu itirazları yöneltir: "Siz çok despotiksiniz. Özgürlükler konusunda da çok toleranssızsınız."
Şöyle düşünelim: 365 putu olan ve Kâbe'nin içini putlarla dolduran bir medeniyet, tebliğin 5. yılında Hz. Muhammed'le uzlaşmak için diplomasi yapar. Diplomatik teklif şudur: "Senin bahsettiğin Allah'ı da putlaştıralım, yani tanrılaştıralım; o da bizim tanrılarımızdan biri olsun. Senin tanrına büyük bir tolerans gösterelim, onu tanıyalım. Bir yıl bütün 365 tanrımıza tapalım, bir sonraki yıl ise yalnızca senin dininin tanrısına tapalım." Bakıldığında bu, yüzde ellilik bir paylaşımdır. Daha piyasaya girer girmez, 5. yılında piyasanın yarısını ele geçirmek aslında çok cazip bir tekliftir. O kültür açısından bakıldığında herkesin bir tanrısı, herkesin bir "bence"si, "sence"si, "onca"sı vardır. Seninki de senin "sence"ndir; biz senin "sence"ni de çok anlamlı buluyor ve piyasanın yarısını ona veriyoruz.
Fakat Allah'ın putlaştırılması, tanrılaştırılması, yani tenzil edilmesi dediğimiz şey tevhid inancının özüyle çelişir. Hz. Peygamber "Ne münasebet!" der. Allah (c.c.) o putlardan biri değildir. Bir yıl, on yıl ya da yüz yıl boyunca Muhammed'in Allah'ını putlaştırıp ona tapılması teklif edilse de bu yine bir şirk biçimidir. Biz bu meseleyi "lâ ilâhe illallah" ilkesiyle çözeriz.
Bu cevap; "bence"si, "sence"si, "onca"sı olan bir kültür ve medeniyet için son derece kaba, teokratik, despotik, pazarlığa kapalı ve hiçbir diplomatik nezaket barındırmayan bir red ifadesidir. Muhtemelen kendi çevrelerine de durumu şöyle anlatıyorlardı: "Muhammed'e gittik, yapılabilecek bütün teklifleri yaptık; elinin tersiyle itti. Bu kadar kaba bir insan olunmaz ki!"
Bu durum şuna benzer: Devletin her anlamda onayladığı, karşılığı olan gerçek bir para vardır. Piyasada ise pek çok kalpazan tarafından üretilmiş sahte paralar dolaşmaktadır. Bu paraları kişileştirip konuşturacak olursak, sahte paralar gerçek paraya "Biz seni tanıyoruz, sen de bizi tanı" der. Demokrat kültürün "Sen de bizden birisin" türündeki teklifleri de bir alttan alma değil, sahte ile gerçeğin birbirine karışıp kaybolmasıdır.
Dolayısıyla Allah (c.c.) tarafından nübüvvet müessesesiyle, melek aracılığıyla peygambere ulaştırılan bir vahiy kültürüne sahip medeniyet, hak ve batılın tartışılamaz olduğu üst bir gerçekliğe ulaşmıştır. Bu medeniyetin müşriklere ve diğer insanlara karşı verdiği mücadele; hayatı boyunca helvadan put yapan, hiçbir doğrusu ve yanlışı sabit olmayan, ihtirasları ve çıkarları sürekli değişen bir kültürel yapı açısından son derece rahatsız edici ve anlamsız bulunabilir.
Vahye sahip olan bu medeniyet, sırf ortak bir dil tutturabilmek için "Doğru, siz de kendi kültürünüzde, 300 yıllık akledişinizde, aklınızın ürünüyle bir hak parçası olarak şu noktaya ulaşmışsınız" dilini mi kullanacak; yoksa imanın kendisine verdiği bütün özgüvenle, Hz. Âdem'den son peygambere kadar yüz binlerce peygamber aracılığıyla Allah'ın yeryüzüne ve tarihe müdahale ettiği vahyin temel doğrularına sahip bir medeniyet olarak bütün insanlıkla o özgüvenle mi konuşacak?
Her şeyden önce Ümmet-i Muhammed'in Allah'a (c.c.), insanın yeryüzündeki imtihanına ve ahirete, yani bu dört beş temel hakikate gerçekten yeniden iman etmesi; imani coşkuyu aynaya bakarak kendine telkin etmesi ve hissetmesi gerekir. Çünkü çok uzun süre kendi özgün hissedişlerinizden ve kavramlarınızdan uzak, seküler bir kültürde yaşarsanız, bir süre sonra vahyin iddialı ve imana davet eden cümleleri kendini Müslüman olarak gören bir zihni bile korkutabilir, eritebilir, ona "Acaba?" dedirtebilir. Bu sebeple öncelikle temel kavramlarımızı yeniden konuşmamız gerektiğini düşünüyorum.
Usul ve üslup doğru tutturulduğunda emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker her mekânda, her şahsa karşı ve her hiyerarşik durumda yapılabilir. Ancak şöyle düşünelim: Aynı haramı evin erkeği, evin kadını ve evin çocuğu işliyor olsun. Haram aynı haramdır, Allah katındaki hükmü de aynıdır; fakat düzeltilme şekli aynı değildir. Çünkü işin içine iletişim teknikleri, yaş hiyerarşisi ve kültürel formlar girer. Babanın çocuğuna müdahalesinin bir yolu vardır; annenin aynı haramı düzeltirken kocasına karşı kullanacağı iletişim biçimi farklıdır; çocuğun annesi veya babasıyla ilgili aynı haramı ya da yanlışı düzeltme yolu ise yine farklıdır.
Burada şöyle bir örnek uygun olabilir: Gözümüzün önünde biri bayıldı, kalp krizi geçiriyor. Gören göz olarak bir şey yapmamız gerekir. Peki bu durumda kişi "Ben doktor değilim, hemşire değilim" deyip yolunu mu değiştirecek; doktorluk, hemşirelik taslayıp iyilik yapmaya çalışırken daha fazla zarar mı verecek; yoksa 112 Acil'i aramak mı onun bu konuda yapabileceği şeydir?
İrşad, tebliğ, emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münker gibi kavramları A'dan Z'ye bir bütün olarak düşünelim: Diyelim ki elimde telefonum yok; çığlık atarak dikkat çekebilirim. Çığlık atmak, yüzde bir de olsa emr-i bi'l-ma'rûf ve nehy-i ani'l-münkerin bir parçasıdır. Çığlığımı duyup gelen ve elinde telefonu olan kişi 112 Acil Servis'i arar; bu da yüzde iki, üç ya da beşlik bir payı temsil eder. Ambulans ekibi gelir ve işi abartmaz. Çünkü onun görevi, solunumu açık tutmak ve ağır bir kanama varsa hastayı donanımlı bir yere, yani hastaneye ulaştırana kadarki on beş-yirmi dakikayı yönetmektir. Zaten yanındaki teknik donanım ve alet edevat da buna uygundur. 112 bu kadarını yapar, hastanedeki acil servis süreci devam ettirir. Bu örneği sağlıkta olduğu gibi hayatın bütün alanlarında da kullanabiliriz. Annemle, babamla ya da öğretmenimle ilgili bir sıkıntı gördüğümde bunu fırsat kollayarak nasıl ıslah edebilir, düzeltebilir, nasıl müdahale edebilirim? Kendimi çığlık atan kişinin, telefon edip irtibatı sağlayan kişinin, 112'nin ya da tam teşekküllü bir hastanenin yerine mi koyacağım? Doğru konumlanmaya ihtiyaç vardır.
Cemaatimize çoğu zaman şunu söylüyoruz: Tebliğ edilecek, irşad edilecek, kendisine bir şeyler anlatılacak bir komşunuza, yanınızda çalışan bir personele ya da herhangi bir kişiye doğrudan kendiniz müdahale etmeye çalışmayın. Bazen bilgi birikiminiz yeterli olmayabilir ve müdahaleniz ters tepebilir. Bazen bilgi birikiminiz yeterlidir; ancak iletişim teknikleri, yaş, konum ve pozisyon açısından karşınızdaki insanın savunmaya geçmesine sebep olabilirsiniz. Uygun pozisyonun ve uygun muhatabın oluşmasına yardımcı olun. Onu, bu işi daha derli toplu yapabilecek bir müesseseyle ya da bir kişiyle tanıştırmanız, ilk çayını veya kahvesini organize etmeniz aslında sizin yapmanız gereken şeydir ve bu zincirin önemli bir halkasıdır. Bu kadarıyla yetinin. Çünkü örften başlayarak pek çok faktörün bir araya gelmesiyle oluşan bir süreçten bahsediyoruz. Emr-i bi'l-ma'rûf, nehy-i ani'l-münker, tebliğ, irşad ve saydığımız bütün kavramlar niçin yapılır? Bir seviyeyi daha kemale ulaştırmak ve yapılan bir hatayı engelleyip düzeltmek için. Eğer yaptığınız müdahale kanamayı artırıyorsa, yani emr-i bi'l-ma'rûf yapmaya çalışırken yanlış yere bastırıp yanlış müdahalede bulunarak kanamayı az öncekinden daha da artırdıysanız, oradaki iyi niyetiniz, hayatın bütün alanlarında olduğu gibi, yeterli bir başlangıç olsa da çoğu zaman sonuca götürmez.
Peki çocuk babasını, annesini; öğrenci öğretmenini nasıl düzeltecek? "Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz" sözüyle ifade edilen hiyerarşiler içinde, yönetilen konumdaki kişi üstündekine bu müdahaleyi nasıl yapacak?
Bu mesele, halk arasında yayılan dini hikâyelere bile yansımıştır. Yaşlı bir adamın abdest alırken yaptığı hataları gören bir çocuk, "Amca, kardeşimle tartışıyoruz; bakar mısınız, hangimiz abdesti daha güzel ve doğru alıyor?" diyerek adamın gözü önünde, onun hatalarını da gösterecek bir usulle abdest alır. Bu hikâye kitaplarımızda anlatılır. Basit bir örnek olabilir; ancak kastımız şudur: Karşımızdaki bireyin veya kitlenin yanlışlarının durdurulması ve iyiliğe teşvik edilmesi gibi süreçlerin; psikoloji ve sosyoloji ilimleri, aktarılacak bilgiyle ilgili olarak dinin hem makasıdını hem de tedricini bilmek gibi pek çok boyutu vardır. Bu işin uzmanlık gerektiren tarafları elbette vardır; ancak iki milyar insan için "Şu kadar bin uzmanımız var, bu iş onlarındır" diye düşünürsek matematik bunu kaldırmaz. Öyleyse Ümmet-i Muhammed içinde dikkat çeken de, dikkati çekip muhatabı bir sonraki muhataba ulaştıran da, onunla doğru bir kurumsal ilişki kuran da bu zincirin bir halkasıdır. Bütün bunları taşıyıcı farzlar olarak gördüğümüzde, iyiliğin emredilmesi ve kötülüğün yasaklanması dediğimiz görevi ve ilgili kavramları birlikte inşa edebiliriz.
[1] Bknz. Âl-i İmran Suresi, 110. ayeti ve tefsiri.
[2] Müslim, İman 78.
[3] Bakınız. Maide Suresi, 78-79 ayetleri ve tefsiri.