Emekli Konya İl Müftüsü
Peygamberler insanlığı tevhide ve hakikate çağırmış; iyiliği hayatın merkezine yerleştirerek şirkin ve kötülüğün karşısında durmuş, insanlığın vicdanını diri tutmaya çalışmışlardır. Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker, bu peygamberî misyonun ahlaki ve toplumsal ifadesidir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun, biz her ümmete, ‘Allah’a kulluk edin ve tâğuttan kaçının.’ diye bir peygamber gönderdik.” (Nahl, 16/36)
Hazret-i Muhammed’in ﷺ peygamberlik görevlerinden en önemlisi insanlara iyiliği emretmek, onları kötülükten sakındırmak ve toplumda hakkın, adaletin ve güzel ahlakın hâkim olması için rehberlik etmektir. Kur’an-ı Kerim, Resûlullah’ın ﷺ bu görevini şöyle ifade eder:
“O, onlara iyiliği emreder, onları kötülükten meneder; onlara temiz ve hoş şeyleri helal, pis ve kötü şeyleri haram kılar...”(A‘râf, 7/157)
Ümmetin önemli görevi ise insanlığa şahitlik etmektir. Bakara sûresinin 143. ayetinde şöyle buyrulur:
“Böylece sizi insanlara şahit olasınız, peygamber de size şahit olsun diye vasat (aşırılıklardan uzak, adaletli) bir ümmet yaptık.” (Bakara, 2/143)
İnsanlığa şahit olmak, ümmetin hakikati temsil etme sorumluluğudur. Müslümanlar adaletli ve dengeli yaşayışlarıyla insanlığa örnek olacak bir toplum oluşturmakla yükümlüdür. Bu şahitlik yalnızca bildiğini ve gördüğünü söylemekten ibaret değildir; hakikati doğru anlamayı, adaleti gözetmeyi ve güzel ahlakla yaşayarak onun insan hayatındaki karşılığını göstermeyi de gerektirir. Ancak bu sorumluluk ilim, hikmet, adalet ve güzel ahlak çerçevesinde yerine getirilmelidir. Kur’an-ı Kerim davetin yöntemini şöyle açıklar: “Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde mücadele et.” (Nahl, 16/125)
Ma‘rûf ve münker: İyiliği yaymak, kötülüğü önlemek
Emr-i bi’l-ma‘rûf ve nehy-i ani’l-münker, İslâm’ın tebliğ ve ıslah anlayışının temel ilkelerindendir. Bununla birlikte neyin ma‘rûf, neyin münker sayılacağı ve bu görevin hangi yöntemlerle yerine getirileceği konusunda bilgiye, hikmete ve dinî ölçülere ihtiyaç vardır. Tarihte zaman zaman bu ilkenin yanlış yorumlanması; sertlik, baskı ve şiddetin dinî bir gerekçeyle meşrulaştırılmaya çalışılması ağır sonuçlar doğurmuştur. Kişinin kendi yorumunu mutlak hakikat sayarak başkalarına zorla kabul ettirmesi, bu ilkenin özüyle bağdaşmaz. Bu nedenle önce maruf ve münker kavramlarını doğru anlamak gerekir. Allah Teâlâ, Âl-i İmrân suresinin 110. ayetinde şöyle buyurur: “Siz, insanlar için ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyar ve Allah’a inanırsınız...” (Âl-i İmrân, 3/110)
Bu ayet, İslâm ümmetinin insanlığa karşı sorumluluğunu ve hayırlı bir ümmet olmasının temel niteliklerini ortaya koyar. Buradaki hayırlılık, soy veya ırk kaynaklı mutlak bir üstünlük iddiası değildir; iman, salih amel, ahlak, takva ve topluma karşı sorumlulukla bağlantılıdır.
Maruf; dinin güzel ve doğru kabul ettiği, sahih aklın ve temiz vicdanın da iyiliğini tanıdığı söz ve davranışları kapsar. Tevhid, Allah’a iman ve O’na kulluk en temel maruf örneklerindendir. Münker ise dinin reddettiği, insanı ve toplumu bozan söz ve davranışlardır. Şirk en ağır münkerdir; zulüm, haksızlık, fuhuş, emanete ihanet ve kul hakkını çiğnemek de toplumsal hayattaki münker örnekleridir.
Ümmetin ortak görevi ve sorumluluk alanları
Tevbe sûresinin 71. ayetinde şöyle buyrulur:
“Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten menederler...” (Tevbe, 9/71)
Bu ayette iyiliği emretmek ve kötülükten sakındırmak, müminler arasındaki dostluk ve dayanışmanın göstergelerinden biri olarak sunulur. Dolayısıyla bu görev yalnızca din görevlilerine, âlimlere veya yöneticilerin görevi değildir. Herkes, kendi sorumluluk alanında ve meşru yöntemlerle iyiliğin yayılmasına katkıda bulunmalıdır. Hz. Ali'nin (radıyallahü anh) rivayet ettiğine göre Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: "Cihadın en faziletlisi maruf ile emr ve münkerden nehy etmektir.
Her Müslüman’ın gücü ve yetkisi oranında bu görevi yapması gerekir: El ile müdahale: Devletin ve yetkili makamların görevidir. Dil ile uyarı ve tebliğ: Âlimlerin ve konuyu bilenlerin söz veya yazı ile yapması esastır. Kalp ile buğz etme: Gücü yetmeyen her müminin kalben kötülüğü tasvip etmemesidir. Elinden ve diliyle müdahale etmeye gücü yetmeyen müminin, kötülüğü kalben tasvip etmemesi ve ona karşı iç dünyasında tavır almasıdır. Zamanımızın en büyük problemlerinden biri de buğz edilmesi gereken davranışların, sanki takdire şayanmış gibi, eller patlarcasına alkışlanmasıdır. Yanlışın alkışlandığı, kötülüğün normalleştirildiği ve ahlaki değerlerin aşındırıldığı bir toplumda, kalbin hak ile batılı birbirinden ayırma hassasiyetini koruması büyük önem taşımaktadır. Bu sebeple buğuz etmek imanın bam telidir.
Emr-i bi'l-ma'rûf, emrin konusuna göredir. Vacibi emretmek vacip ve mendubu emretmek de mendub olur. Münker'in nehyi ise, her zaman vacibtir. Çünkü şeriatin reddettiği her şey ya haramdır veya günahtır. Günahkâr kimseye de kendisinin işlediği münkeri menetmesi vaciptir. Çünkü günahkâr kimseye, hem kendisinin bu günahı terk etmesi vaciptir, hem de başkasını ondan menetmesi vaciptir.
Aile içinde çocukların iyi yetiştirilmesi, eğitim hayatında ahlaki değerlerin kazandırılması, çalışma hayatında dürüstlüğün korunması ve toplumda haksızlıklara karşı duyarlılık geliştirilmesi, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma sorumluluğunun herkesin kendi konumuna, imkânına ve yetki alanına göre yerine getirmesi gereken farklı tezahürleridir. Lokmân’ın oğluna verdiği öğüt, emr-i bi’l-ma‘rûfun eğitim ve terbiye boyutunu açıkça ortaya koyar: “Yavrucuğum! Namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten sakındır ve başına gelenlere sabret. Çünkü bunlar azim ve kararlılık gerektiren işlerdendir.” (Lokmân, 31/17)
Bu ayette iki ilke öne çıkar: İyiliğe davet ailede başlayan bir eğitim sürecidir; iyiliği emretmek ve kötülükleri önlemeye çalışmak ise sabır ve metanet gerektirir. Peygamberler, âlimler ve davetçiler tarih boyunca baskı ve eziyetlerle karşılaşmışlardır. Bu sebeple irşat faaliyeti, doğru bilgiyi aktarmanın yanı sıra güçlükler karşısında ahlaki tutarlılığı korumayı, öfkeye kapılmamayı ve hikmetli yöntemlerden ayrılmamayı da gerektirir.
Bilgi, ehliyet ve kurumsal sorumluluk
Âl-i İmrân suresinin 104. ayetinde şöyle buyrulur:
وَلْتَكُنْ مِنْكُمْ أُمَّةٌ يَدْعُونَ إِلَى الْخَيْرِ وَيَأْمُرُونَ بِالْمَعْرُوفِ وَيَنْهَوْنَ عَنِ الْمُنْكَرِ ۚ وَأُولَٰئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ
“İçinizden hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” (Âl-i İmrân, 3/104)
Allah Teâlâ, önceki emir ve yasaklarla kişinin kendi nefsini olgunlaştırmasını ve ahlakını güzelleştirmesini emrettikten sonra, bu ayette başkalarının da olgunlaşmasına katkıda bulunmayı ve onları doğru yola çağırmayı emretmektedir.
Ayetteki “مِنْكُمْ” (minkum) ifadesinin anlamı, müfessirler ve dil âlimleri tarafından farklı biçimlerde değerlendirilmiştir. “İçinizden bir grup” anlamı esas alındığında, görevin ehil bir topluluk tarafından yürütülmesinin gerekliliği ve farz-ı kifâye boyutu öne çıkar. İfadenin bütün ümmete hitap eden bir anlamda yorumlanması hâlinde ise müminlerin genel sorumluluğu vurgulanır. Bu yaklaşımlar birlikte düşünülebilir: Görev ümmetin ortak sorumluluğudur; uzmanlık ve süreklilik gerektiren yönleri ise ehil kişiler, kanunlar ve kurumlar eliyle yürütülmelidir.
Bu görev, neyin ma‘rûf ve münker olduğunu ayırt edebilecek dini bilgi, ahlaki olgunluk ve yöntem bilgisi gerektirir. Bilgisizce ve ölçüsüz müdahaleler ıslah yerine kargaşaya ve daha büyük zararlara yol açabilir. Bu nedenle eğitim kurumlarının, irşat faaliyetlerinin ve toplumsal sorumluluk üstlenen yapıların güçlendirilmesi önemlidir. İslâm düşüncesinde hisbe teşkilatı kamu hayatında iyiliğin gözetilmesi ve kötülüklerin önlenmesiyle ilişkilendirilen kurumsal uygulamalardan biridir.
Bilgi ve eğitim: Tebliğ ve irşat yapacak kişilerin Kur’an, sünnet, dini hükümler, ahlak ve iletişim alanlarında yetiştirilmelidir. Ehliyetli kadrolar: Hayra davet, eğitim, irşat ve toplumsal ıslah görevlerini üstlenecek kişiler hazırlanmalıdır. Bunları bilmeyen insanlar, maruf ile münkeri birbirine karıştırıp münkeri emredebilir; marufu da nehyedebılir ve yumuşak söylenmesi gereken yerde sert, sert söylenmesi gereken yerde de yumuşak söyleyebilir. Ancak bu hükümleri bilenlerdir ki günahta ısrar eden ve hatta günahı, haramı dünyada yayan kimselere ve kurumsal yapılara karşı çıkabilir. Zira ateizm ve haramlar, ağzını açmış azgın bir canavar gibi nesillerimizin üzerine yürümekte; gençlerimizin, kadınlarımızın imanını, ahlakını ve ümmetin istikbalini tehdit etmektedir. İyiliği teşvik etme ve kötülüğü önleme çabasının kuşaklar boyunca sürmesini sağlayacak eğitim ve dini kurumların desteklenmesi şarttır.
Kur’an-ı Kerim, iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma sorumluluğunu bildirmekle kalmaz; bu sorumluluğun ihmal edilmesini de eleştirir. Mâide suresinin 78 ve 79. ayetleri, toplumsal kötülük karşısında sessiz kalmanın ahlaki sonuçlarına dikkat çeker: “İsrâiloğullarından inkâr edenler, Dâvûd ve Meryem oğlu Îsâ’nın diliyle lânetlenmişlerdir. Bunun sebebi, isyan etmeleri ve aşırı gitmeleriydi. Onlar, işledikleri kötülüklerden birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!” (Mâide, 5/78-79)
Söz ve Davranış Birliği
Hazret-i Muhammed ﷺ, ahlakı, ibadetleri, insan ilişkileri ve yönetim anlayışıyla müminler için en güzel örnektir. Kur’an’da “üsve-i hasene” (أُسْوَةٌ حَسَنَةٌ), yani “güzel örnek” olarak nitelenen bu rehberlik, iyiliği emreden kimsenin kendi davranışlarında da iyiliğe özen göstermesini gerekli kılar. İnsanlar yalnızca söylenenlerden değil, yaşananlardan da etkilenir..
Üsâme b. Zeyd’den (r.a.) nakledilen hadiste, insanlara iyiliği emrettiği hâlde kendisi onu yapmayan ve kötülükten sakındırdığı hâlde kendisi kötülük işleyen kişinin ahiretteki ağır durumu anlatılır. Resûlullah ﷺ şöyle buyurmuştur: “Kıyamet günü bir adam getirilip ateşe atılır. Bağırsakları dışarı çıkar; o da değirmen taşının etrafında dönen eşek gibi onların etrafında döner. Cehennem ehli onun etrafında toplanıp, ‘Ey falan! Sana ne oldu? Sen bize iyiliği emretmez, kötülükten sakındırmaz mıydın?’ derler. O da ‘Evet, size iyiliği emrederdim ama kendim yapmazdım; sizi kötülükten sakındırırdım ama kendim işlerdim.’ diye cevap verir.” (Müslim, Zühd ve Rekāik, 2989)
Hadisin temel mesajı, nasihatin kişinin kendi hayatında da karşılık bulması gerektiğidir. Bu, insanın hatasız olmadan konuşamayacağı anlamına gelmez; aksine herkesin kendi nefsini düzeltmeye çalışırken başkalarına da doğruyu hikmetle hatırlatması gerekir. Asıl tehlike, kişinin kendi kusurunu önemsemeyip başkalarına karşı ölçüsüz davranması ve bilerek yanlışta ısrar etmesidir.
İmkân ve iktidarın ahlakı
Hac suresinin 41. ayeti, güç ve imkân sahibi olan müminlerin sorumluluğunu açıkça ortaya koyar: “Onlar öyle kimselerdir ki kendilerine yeryüzünde imkân ve iktidar verdiğimizde namazı kılar, zekâtı verir, iyiliği emreder ve kötülükten menederler. Bütün işlerin sonu Allah’a aittir.” (Hac, 22/41)
Ayet, müminlerin güç ve imkâna kavuştuklarında kulluk bilincini kaybetmemelerini, adaleti korumalarını ve toplumsal sorumluluklarını yerine getirmelerini ister. Namaz kulluk bilincini, zekât sosyal dayanışmayı, iyiliği emretmek değerlerin yayılmasını, kötülükten sakındırmak ise toplumsal bozulmaya karşı sorumluluk üstlenmeyi ifade eder. Zira varlık, bolluk iktidar sahibi ve refah içinde yaşayanların adaleti terk etmeleri, ahlaki yozlaşmaya fırsat vermeleri ve dinin temel ilkelerini korumaya çalışmamaları toplumun helakına sebep olur
Ayetin sonunda yer alan “وَلِلَّهِ عَاقِبَةُ الْأُمُورِ” ifadesi, “Bütün işlerin sonucu Allah’a aittir” anlamına gelir ki; bu hatırlatma, gücün ve imkânın geçici olduğunu, bizim seferden sorumlu olduğumuzu anlatır. Zaferi verecek olanın ve nihai hükmün Allah’a ait bulunduğunu bize öğretir.
Ey Rabbim! Bütün işlerimizin sonunu hayırlı eyle…