Anadolu, kestanenin anayurdudur. Kestane ağacı, yaşlandıkça kıymetlenen bir ağaçtır; kökleri derinlere tutunur, devasa kollarıyla göklere uzanır, derin yarıklı gövdesiyle zamana meydan okur. Dev gövdesinde yılların yorgunluğu saklı olsa da meyvesinde ilk günkü dirilik gizlidir. Yetiştiriciliği sabır ve emek ister; çünkü bu, bir mevsimin değil, nesillerin işidir. Bir Fransız atasözü şöyle der: "Zeytin ağacı atanın, kestane ağacı babanın, dut ağacı senindir."
Bu söz, onun yalnızca bir ağaç değil; kültürel bir derinlik, kuşaktan kuşağa devredilen bir emanet olduğunu anlatır. Kestane ağacı, toprağa bırakılmış sessiz bir miras gibidir. Meyvesi ise kış mevsiminin en mütevazı ama en özel tatlarından biridir.
Soğukların iyice hissedildiği uzun kış gecelerinde, insanın içini ısıtan şeylerden biri de kestanedir. Satıcılarının sokak aralarında kurduğu küçük tezgâhlardan yükselen o kendine has kavruk koku, yalnızca bir yiyeceği değil, geçmişin sıcak hatıralarını da bugüne taşır. Dumanı tüten bir kestane külahı, kimi zaman çocukluğun, kimi zaman eski bir dost sohbetinin kapısını aralar. Bu lezzetli meyve, soğuk akşamları bir anda sıcacık bir atmosfere dönüştürür. Kışın keyfi, ancak kestaneyle tamamlanır. Bir avuç kestane yerken sadece karnımız değil, ruhumuz da doyar.
Çocukluğumuzun o unutulmaz kış gecelerinde, tüm aile sobanın etrafında halka olur, koyu bir sohbet eşliğinde kestane kebap yapardık. Sobanın üzerinde ağır ağır pişen kestaneler, kabuklarından yükselen o ince çıtırtılarla adeta muhabbetimize eşlik ederdi. Arada bir sabırsızlanıp patlayan bir kestane ise neşemizi ikiye katlayan küçük bir sürpriz olurdu.
Elbette bu keyfin de kendine has bir usulü vardı: Kestaneler ateşe bırakılmadan önce üzerlerine mutlaka ince birer çizik atılırdı. Aksi takdirde ansızın patlar, parçaları dört bir yana savrulurken bizi tatlı bir telaşa sürüklerdi. Bu küçük tedbir bile o anların hafızamızda ne denli canlı ve kıymetli yer ettiğinin bir nişanesiydi.
"Kestane kebap, yemesi sevap,” derler. Boşuna söylenmiş bir söz değildir bu. Çünkü bu küçük nimet yalnızca damak tadına hitap etmez; içerdiği vitamin ve minerallerle kışın yorgunluğuna karşı tabii bir direnç kaynağıdır.
Dalından yeni düşmüş bir kestaneyi ilk bakışta bir kirpi yavrusuyla karıştırmak işten bile değildir. Dış kabuğu, iğne gibi sert dikenlerle çevrili bu küçük yumağı elinize aldığınızda adeta bir mucizeyi hayranlıkla izlersiniz. Fakat o zırhı aşmak maharet ister; aksi hâlde elinizi acıtırsınız.
Dikenli kabuk aralandığında; bazen tek, bazen ikiz, bazen de birkaç meyveyle karşılaşırsınız. İçerideki parlak kahverengi taneler sırt sırta vermiş, birbirine yaslanmış hâlde durur. Sert kabuğu soyduğunuzda, altında ince, damarlı bir zar daha çıkar. Kestane, kendini korumayı iyi bilir; dışı diken, içi zar, en içi ise lezzettir. Özüne ulaşmak kolay değildir; üç katmanlı bir sabrın ardından kendini gösterir.
Hayat da böyledir; zahmetine katlanmadığın, hakkıyla tanımadığın hiçbir değer, sana gerçek lezzetini sunmaz. Tıpkı hayatta olduğu gibi, benzer sandığımız şeyler bazen bambaşka hakikatler saklar.
Kestane de her zaman göründüğü gibi değildir. Gerçek kestane ile at kestanesi ilk bakışta birbirine benzese de aslında tamamen farklı iki türdür. Yenilebilir olan kestane, kirpiyi andıran sık ve ince dikenli bir kabuğun içinde saklanır. At kestanesi ise daha seyrek ve küt dikenli, adeta yeşil bir gürzü andıran bir kapsülün içinde bulunur.
Anadolu kestanesi şehir hayatında pek sık karşımıza çıkmazken, at kestanesi parkların, yol kenarlarının ve geniş bulvarların vazgeçilmez süslerinden biridir. Sonbaharda olgunlaşan parlak kahverengi meyveler, dikenli kabuklarından sıyrılıp toprağa düşer; zemini adeta canlı bir halı gibi örter.
Ancak bu meyveler yenmez; hatta insanlar için zararlı olabilir.
Tabiatla yeni tanışanlar ya da şehirde büyüyüp bitkilerle pek haşır neşir olmamış olanlar için bu farkı bilmek önemlidir. Çünkü bu benzerlik, insanı kolayca yanıltabilir. Bu yüzden “tufaya düşmemek” için bu farkı bilmek şarttır. Üstelik bu bilgi, dost meclislerinde komik bir duruma düşmenin de önüne geçer. Aksi hâlde küçük bir dikkatsizlik, unutulmayacak bir hatıraya dönüşebilir.
*Rasim Abi'yi Güldüren At Kestanesi*
Merhum Rasim Özdenören'in İstanbul'a geldiği günlerden birinde, merhum Asım Gültekin ile birlikte yayınevine uğramışlardı. Sohbet koyulaşmıştı. İçten bir konuşmanın ortasında Asım, benim orman mühendisi olduğumu söyleyince Rasim Abi’nin gözleri bir anda parladı. Sanki zihninde eski bir kapı aralanmıştı.
Oturduğu yerde doğruldu ve yüzünde gençliğin izlerini taşıyan bir tebessümle anlatmaya başladı:
“Biz öğrenciyken Sait Zarifoğlu ile aynı evi paylaşırdık. Ben Hukuk'ta, Sait ise Orman Fakültesi'nde okuyordu. Anadolu’dan gelen arkadaşlarımıza unutamayacakları bir "hoş geldin" armağanı verirdik: At kestanesi ikram ederdik! Görünüşte yenilebilir kestaneye benzediği için ayırt etmeleri kolay olmazdı. Yemeye kalktıklarında yüzleri buruşur, neye uğradıklarını şaşırırlardı. Bizse basardık kahkahayı."
Ben de mesleki bilgimle bu keyifli hatıraya biraz açıklık getirmek istedim:
"Her iki tür birbirine benzese de farklı cinslere aittir. Ama bilmeyen birinin bu tuzağa düşmesi çok normal. Yine de Rasim Abi, o kadar acı bir şey gerçekten yenir mi? Nasıl yaptınız böyle bir şakayı?" dedim gülerek.
"Gençtik o zamanlar... Muziplik olsun diye yapardık. İstanbul'a ilk kez gelen arkadaşlara böyle takılırdık,” diye karşılık verdi.
O an meseleyi somutlaştırmak için yanımdaki numune kutusundan dikenli kabuğuyla bir at kestanesi çıkardım:
"Bakın,” dedim, “botanikte at kestanesine Aesculus hippocastanum, yenilebilir olana ise Castanea sativa denir. İlk bakışta birbirine benzerler, fakat türleri farklıdır. Dolayısıyla Latince adları da ayrıdır. Biri sofranın baş tacı, diğeri ise sadece tabiatın süsüdür."
Bu sözüm üzerine Rasim abi, Latince ismi telaffuz etmeye birkaç kez yeltendi: “Aa... aes… as...”
Ama bir türlü beceremedi. Derken bir anda kendini tutamayarak yüksek perdeden gülmeye başladı. Göbeği hafifçe sarsılıyor, sesi yayınevini dolduruyordu. Yıllar öncesini hatırlamak, onu çocukça bir neşeyle gülümsetmişti.
Hem gülüyor hem de konuşuyordu:
"Biz bu meretin adını öğrenciyken de bir türlü söyleyemezdik," dedi. "Rahmetli Sait kolayca telaffuz ederdi. Yıllar sonra yine karşıma çıktı bak!"
O sırada, değerli bir yazarın ağzından beklenmedik bir kelime çıkacak diye biraz tedirgin olmuştum. Ama onu o hâliyle görmek, hem beni hem Asım'ı fazlasıyla gülümsetmişti.
Kolay değildi elbette, yıllar önce duyduğu yabancı bir kelimeyi hem hatırlamak hem de doğru telaffuz etmeye çalışmak... Yayınevinin kitap kokulu sıcak ortamında, Rasim Abi'nin gözlerindeki o muzip parıltı, bizi altmış yıl öncesinin gençlik günlerine götürüvermişti.
Bugün o kurumuş at kestanesine her baktığımda, sadece botanik bir numune değil; değerli bir yazarın kahkahasıyla harmanlanmış, hiç eskimeyen bir hatıra görürüm.
Hâlâ o gün elime aldığım at kestanesini saklarım. Dikenli kabuğu kararmış, kurumuş olsa da hikâyesi capcanlıdır. Bitkilerle ilgili bir söyleşide söz kestaneye geldiğinde, dinleyicilere mutlaka şu soruyu sorarım:
“Rasim Özdenören’i kahkaha ile güldüren at kestanesinin hikâyesini biliyor musunuz?”
Genellikle “Bilmiyoruz,” cevabını alırım. Sonra cebinden o kestaneyi çıkarır, hikâyeyi anlatırım.
Ve çoğu zaman anlatının sonunda salonda aynı şey olur: Kestanenin sıcak hatırası, yüzlerde küçük ama içten bir gülümseme olarak yeniden doğar.