Mustafa Kutlu’nun dünyasına girdiğimde, Türk toplumunun sosyolojik, psikolojik ve tarihi kırılmalarını âdeta bir ayna berraklığında izlediğimi hissederim. O, toplumun geçirdiği evreleri çok iyi bilen ve hikâyelerinde toprağımızın panoramasını gözler önüne seren usta bir anlatıcıdır. Nitekim beni Kutlu’nun dünyasına en çok çeken şey, toplumun içinde kendine bir yer açmaya çalışan sıradan bireyle kurduğu o yakın temastır. Kutlu, kahramanlarının hayatından sunduğu kesitlerle ve çevre ilişkileriyle aslında büyük bir toplumsal yaraya parmak basar: Modernleşmenin getirdiği o büyük yabancılaşmaya...
Beyhude Ömrüm, Türkiye’deki göç olgusunu, çarpık ve düzensiz yapılaşmayı, boşalan köyleri; kısacası hepimizin hayatına bir şekilde dokunan sosyolojik bir vakayı anlatıyor bize. Kitap bu makro dönüşümün birey üzerindeki yıkıcı etkilerini göz önüne seriyor. Öyle ki hızla yükselen beton binaların, o yapay oluşumların arasında sıkışıp kalan modern insan artık silikleşiyor ve kendi var olma sancısı altında yoruluyor. Kutlu’nun da işaret ettiği gibi; bütün bu yaşananlar nihayetinde bireyi derin bir yalnızlığa ve ardı arkası kesilmeyen bir bunalıma sürüklüyor.
Hikâyeye adım attığınızda sistemin oluşturduğu bu bunalım ve yalnızlıkla direnen bir karakterle karşılaşıyorsunuz; kuş uçmaz, kervan geçmez, ot bitmez dağlar başında bir “bahçe” kurmak için çırpınan bir adam görüyorsunuz. İlk etapta adı bile geçmez bu adamın. Kutlu’nun yazarlık serüvenini düşündüğümüzde bu belirsizlik hiç de şaşırtıcı değildir aslında. Yazar, kahramanlarını çoğu zaman hayatın içinden, sıradan ve silik kişiler arasından öylece seçiverir.
İşte bu adsız kahramanımız -sonradan öğreneceğimiz adıyla Yadigâr- toprağı verimsiz bir köyde sürdürür yaşamını. Muhtar Halil’in engellemelerine, olumsuz sözlerine rağmen hayalini kurduğu o yemyeşil bahçeyi yeşertmekten bir an olsun vazgeçmez ve hikâyenin sonunda kahraman, o çorak dağ başında göz alıcı bir meyve bahçesi kurmayı başarır. Aslında Yadigâr’ın bu inadı, bize ait olduğumuz topraklarda daha güzel yaşamak uğruna emek vermenin ve modern dünyanın getirdiği yabancılaşmaya köklerimizle direnmek gerektiğinin hakikatini fısıldar.
Hikayenin devamında sanayileşmenin cazibesiyle kente doğru akan o büyük göç dalgası köye kadar ulaşır. Bütün ömrünü vererek yeşerttiği bahçesinin nasıl “beyhude” bir çabaya dönüştüğünü, oğlunun ağzından dökülen şu soğuk cümleyle anlar baba: “Bırak baba, dört tane ağacın başını mı bekleyeceğiz burada?”
Beyhude Ömrüm’de göç olgusu üzerinden, insanın kendine ve değerlerine uzaklaşıp parayı hayatın merkezine alışı sorgulanır. Bir tarafta doğduğu günden beri öğrenebildiği kadarıyla varoluşunu tamamlamak isteyen, kurduğu bahçeyle toprağına kök salmaya çalışan bir baba vardır. Öte tarafta ise göç rüzgârına kapılıp büyük şehrin parasına, sözde şaşaalı ve parıltılı dünyasına bir an önce kavuşmak isteyen çocuklar... Bu iki dünya elbette karşı karşıya gelecek; geleneksel ile modernin amansız çatışması kaçınılmaz olacaktır.
Köyün tam karşısına modern kent İstanbul’u yerleştiren Kutlu, değerler çatışmasını ve oğluna söz geçiremeyen bir babanın çaresizliği üzerinden kuşaklar arasındaki o derin kopuşu görünür kılar. Bir an önce paraya ve modern hayata kavuşmak isteyen oğul, babasına verdiği cevaplarla saygısını yitirmiş, kendi öz değerlerine yabancılaşmıştır. Nitekim çocuklarının ısrarına dayanamayıp kente giden Yadigâr da bu yabancı topraklarda tutunamaz. İnsanların sadece hayatta kalmak için amansızca mücadele ettiği bu sözde modern dünyada, samimiyetin ve insani değerlerin yok olmasıyla birlikte insan ilişkileri de tamamen zayıflamıştır.
Yadigâr, kente körü körüne teslim olan, modernleşme illüzyonu altında eriyip giden çocuklarına derin bir hayretle bakar. Çevre ona bütünüyle katı ve yabancıdır; o artık bir bancıdır. Köyünde kendine has apayrı bir dünyası olan kahramanın gözünde kent; sis, rutubet, kargaşa ve çöpten ibarettir. Eserde bu yabancılaşma ne kadar da net ifade edilir:
“İstanbul rutubet. Deniz, balık, sis, çamur, zift, kurum, rakı, egzoz, asfalt, toz, çöp kokuyor. Her bir yan kalabalık, hiçbir yana bakılmıyor, baksan da bir şey göremiyorsun; gürültü kargaşa.”
Kutlu’nun eserlerindeki kahramanlar, içinde bulundukları yoksulluktan ya da ruhsal bunalımdan, yaşadıkları çevreden uzaklaşarak daha kolay kurtulacaklarını sanırlar. Beyhude Ömrüm’de de bu yanılgıyı bir kez daha belirgin şekilde görürüz. Onların zihninde şehir yaşamı, doğrudan “rahatlık” ile eşdeğerdir. Nitekim kitaptaki şu satırlar gençlerin bu kararlılığını açıkça ortaya koyar:
“Millet köyden umudunu üzmüş bir kere. Hele gençler; bir an önce çekip gitmek, İstanbul gurbetinde mekân tutmak istiyor. Öyle ki bağlasan durmazlar.”
Maddiyatın insan hayatını bütünüyle kuşattığı bu birey-toplum ilişkisinde değerler bazen yok oluyor, bazen başkalaşıyor ve insan hızla kendine yabancılaşıyor. Göç edenlerin neredeyse tamamı köylerinden para için ayrılır. Paranın vaat ettiği konfor ve saygınlık hayallerini süsler. Ancak kentte kendilerini karmaşık ve çarpık ilişkiler ağı içinde bulurlar. Şehirde kalabilmek uğruna değerlerinden vazgeçen bu bireyler, içlerinde hep koca bir eksiklikle yaşarlar. Mutsuzlukları ve o telaşlı yaşamlarının izleri zamanla yüzlerinde derin çizgiler bırakır. Ne kadar çok para kazanmak için göç etseler de aradıkları o vaat edilmiş hayatı bulamazlar; çoğu zaman gecekondu mahallelerinde kıt kanaat geçinmeye mahkûm olurlar. Aslında bu durum, beğenmeyip kaçtıkları köy yaşamını istemsizce de olsa kentlerin varoşlarında devam ettirme arzusunun bir sonucudur. Oysa Yadigâr’ın en başından beri kurmak istediği o düzen; köyde kalmalarına, tanıdıkları ve ait oldukları o samimi yaşam içinde huzurla var olmalarına yetip artacak bir düzendi.
Kutlu’nun dünyasında köyünü, kasabasını terk edip de kentte gerçekten mutlu ve huzurlu olabilmiş tek bir kahramana bile rastlayamazsınız. Onlar bir yönüyle hep yarım, hep eksiktir. Bazıları ancak ve ancak köylerine geri döndüklerinde o kaybettikleri huzuru yeniden bulabilirler. Kutlu, gittiği çevreye ait hissedemeyen bu eksik kalmış insanlara hep aynı şeyi fısıldar: Toprağınıza dönün ve mutluluğu doğduğunuz yerlerde arayın.
Böylece modern ile geleneğin o büyük çatışmasında gelenek galip gelir. Ve açıkça görürüz ki; insan yaşamındaki en temel arayış olan “mutluluk”, göçün ve modernleşmenin soğuk kolları arasında asla bulunamaz.