Sevgi Şenol Vaize
Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker, Müslümanca yaşamayı ve Müslüman bir toplum olarak kalabilmeyi temin eden en önemli ilkelerden biridir. Bu Kur’ani ve nebevi düstur, bir müminin yalnızlaşmasını engelleyen ve toplumsal şuuru her an tazeleyen kritik bir konumda yer almaktadır. Bu prensip, hem takvası hem fücuru ilham olunan insana, fücura yaklaştığı anlarda, diğer Müslüman kardeşleri tarafından uygulanması salık verilen bir yenilenme hareketini temsil etmektedir. Marufu maruf, münkeri münker olarak belirlemede yegâne otorite olan Allah’ın ve Resulü’nün, bu düsturu, Firdevs’e ulaştıran yolun merkezine yerleştirmesi ise insanlığa bahşettiği nimetlerdendir.
Buhari’de geçen bir rivayete göre bir gazvede ensar ve muhacirden birer kişi arasında bir anlaşmazlık meydana gelmişti. Her biri kendi topluluğuna seslenerek yardım talebinde bulundu. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) tartışanların yanına gelerek “Bu cahiliye çağrısı da nedir?” buyurdu. Oradakiler, “Ya Rasulallah, bu, diğerinin arkasına vurdu” deyince Rasulullah’ın (sallallahu aleyhi ve sellem) mübarek ağzından şu cümleler döküldü: “Bırakın bu çağrıyı, çünkü o kokuşmuştur.”[1] Bu çağrı, cahiliye döneminin mottosu olan bir cümleye işaret etmekteydi: “Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et!”. Mazluma yardım etmenin ötesinde zalim kabile mensubuna yardım eli uzatmak, cahiliye döneminin kanunları arasındaydı. Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bu mottoyu başka bir mecliste ashabı ile aynı ifadelerle paylaştığında sahâbe-i güzîn bunu anlamamış ve ‘zalime nasıl yardımcı olalım’ buyurarak şaşkınlıklarını dile getirmiş ve Rasulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) ise ‘zulmune engel olarak’ buyurmuştu.[2]
İyiliği emredip kötülükten menetmek pek çok ayet-i kerime ve hadis-i şerife konu olmuştur. Burada hepsini bir araya getirecek olsak bir de üzerine mülahazalar ekleyecek olsak konuyu yine de tamamına erdirmek mümkün olmayacaktır. Çünkü bu ilke, insanlığın hikayesi devam ettikçe ve Cenâb-ı Mevlâ’nın yeni nesilleri halk etmesiyle şekil değiştirecek çok yönlü bir işlevi yüklenmiştir. ‘İyiliği emretme ve kötülükten menetmeyle alakalı yapılacak ilk yüz şey’ listesi Kur’âni ve nebevi temelde kalmak şartıyla bugün başka yarın bambaşka olacaktır. Rasûl-i Zîşân’ın cahiliyeye ait bir cümleyle bu ilkeyi işletmiş olması ise bunun çok bariz bir örneğidir. Bir toplumu yeniden inşa etme görevine mazhar olan Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bu görevini o toplumdan uzaklaşmadan, bir diğer ifadeyle onları tahrik etmeden yaptı. Yumuşak fakat kararlı duruşu, bir toplumun kodlarının değişmesinde en önemli yapı taşı olarak yerini aldı.Birbirine kan ve kabile bağlarıyla ayrılmaz şekilde bağlı olan grupların arasındaki birlik sözleşmesine ‘zulmedenin zulmüne engel olarak ona yardımı sürdürme’ maddesini güncelleyerek ekledi. Bununla da kalmadı, 'Müminler birbirilerini sevmede, merhamet etmede ve şefkat göstermede bir beden gibidir; o bedenden bir organ rahatsızlanırsa diğerleri onun acısından sızlanır’[3] buyurarak müminleri halleri konusunda paydaş kıldı. Bu pencereden bakılınca iyiliği emredip kötülükten menetmek, ebeveynin evladına veya hocanın cemaatine ‘dikte’ ettiği bir sorumluluk değildir; bir bedenin organları gibi olan mümin kardeşinin, kötü hal hastalığına yakalanmaktan sızlanan ruhunun sızısını kalbinde hissetmektir. Bu sızıyla ve bu hâl ile söylenen sözün tesiri başka hiçbir reçetede yer almamaktadır. İbn Ataullah’ın hikmetlerinden aktarılan şu söz, halin sözden daha tesirli olduğunu veciz bir dille ifade etmektedir:
كُلُّ كَلَامٍ يَبْرُزُ، وَعَلَيْهِ كِسْوَةُ الْقَلْبِ الَّذِي مِنْهُ بَرَزَ[4]
Her kelam, üzerinde kalpten neşet eden bir kisveyle açığa çıkar. Bu kisve, kalbin niyetidir, şayet mümin kardeşinin hatasına karşı büyüklenmekse bu hâl, sâdır olacak fayda da bu nispette olacaktır. Neticede iyiliği emredip kötülükten menetmek şöyle dursun, içinde olunan iyi hâlin de gerilemesi meydana gelecektir. Son olarak Alvarlı Efe’nin deyimiyle;
Hakîr ol âlem-i zâhirde sen ma’nâda sultân ol
Karıncanın dahî hâlin gözet dehre Süleymân ol
ki, hâlin kardeşine sirayet etsin, maruf deryasında bir olup münker zindanından beraber halas olun!
[1] Buhârî, “Tefsîr”, (Münâfikûn) no. 4907; Müslim, “Birr ve’s-sıla”, no. 2584.
[2] Buhârî, “Mezâlim”, 4 (no. 2444); “İkrâh”, 7 (no. 6952).
[3] Müslim, “Birr ve’s-sıla”, 66 (no. 2586); Buhârî, “Edeb”, 27 (no. 6011).
[4] İbn Atâullah el-İskenderî, el-Hikemü’l-Atâiyye, no. 183.