Müslümanlar, tasarımı kendilerine ait olmayan bir dünya dizaynı içerisinde yaşadıkları gerçeğini akıllarından çıkarmadan kendi kavram ve eylem setlerini oluşturmak için ciddi bir mücahedeye dalmalıdır. Metinlerin gitgide form değiştirdiği, dijital esnekliğin her şeyin biçimini yeniden belirlediği seyyaliyet çağında dünyanın avuçlarımızdan kayıp gitmemesi için güçlü müşahhas yol işaretleri üretimine ihtiyacımız var. Bir başka ifadeyle yolumuzda zaten var olan/olması gereken işaretlerimizi güncellemeli ve gün için daha anlamlı kılmalıyız.
Özellikle din diline/perspektifine dair titizlenmemiz gerekiyor. Değişmez değerleri değişen şartlar içerisinde canlı tutmak Müslüman bilincinin en temel ev ödevi olmak durumundadır. Bunun için de mekânımız, zamanımız ve değerlerimiz üzerine ciddi emek ürünü bir anlama gayretinde olmamız gerekiyor.
Birçok anlamdaki geri kalmışlığımızın ceremesini çeken en mazlum kavramlardan biri de “emr-i bil maruf ve nehy-i anil münker” kavramıdır. Genel hastalığımız olan çalakalem düşünme bir çırpıda işin içinden çıkma sığlığımızın neticesi olarak lisan-ı nakısa ile birilerine bir şeyler iletme ve böylece tatmin duygusunu besleme aracı olma derekesine hapsettik bu hayati kavramı.
‘Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülükten men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.’ (Âl-i İmrân 104) İlahi ferman Müslümanları tarihin deviniminin tam orta yerine konuşlandırıyor. İslam tarihine baktığımızda Endülüs’ten İstanbul’a birçok bölgede bu kavramın hayatlaştırılmasının parlak örneklerini, dünya siyasetinin dümeninde yer alan Müslümanların insanlığa yaşattığı iftihar tablolarını görüyoruz. Bu rol için gerekli olan donanım ve bilinci kaybettikleri durumlarda münker üreticilerinin peşinde nasıl bir sefalet tablosu sergilediklerini de maalesef acı pratiğini tadarak görüyoruz.
Kutlu Nebi’nin (s.a.v.) ifadeleri meramı özetler nitelikte: “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, ya iyiliği emreder ve kötülükten menedersiniz yahut Allahu Teâlâ size toplumsal kargaşa (azap) verir. Sonra kurtulmak için Allah’a yalvarırsınız da duanız kabul edilmez.” (Tirmizî Fiten,9)
- ‘Arapça’da “bilmek, tanımak, düşünerek kavramak” anlamındaki ‘irfân kökünden gelen ma‘rûf sözlükte “bilinen, tanınan, benimsenen şey” manasına gelir. “Bir şeyi bilmemek, bir şey zor ve sıkıntılı olmak” gibi anlamlar taşıyan nükr veya nekâret kökünden gelen münker ise “tasvip edilmeyen, yadırganan, sıkıntı duyulan şey” demektir.’ (TDV İslam Ansiklopedisi/ EMİR bi’l-MA‘RÛF NEHİY ani’l-MÜNKER maddesi/ Mustafa Çağrıcı)
Maruf, tanınan/ aşina olunan/ iyi olan... İnsan ruhunun bildiği, ünsiyet duyduğu değerlerin bozulmamış fıtratın eylemleriyle hayat bulduğu bir salih duruş. Hayatı yaşanılır kılan ortak insani-fıtri değerler marufun temel bileşenleridir. Bu anlamda maruf insanlığını muhafaza etmeyi başarmış tüm bireylerin ortak değeridir.
Maruf da münker de davranış kalıplarına dökülerek, modellenerek var olur. İkisi de insanda potansiyel olarak var olan bir olgudur zaman ve zeminini bulduğunda mutlaka açığa çıkar. Realiteyi belirleyen bu kavramların ahlaki anlamdaki güçlülüğü ya da zayıflığı değil toplumsal anlamda buldukları temsil kabiliyetidir. Dünyanın an itibariyle münkerin varyantları arasında güçlü pratiklerin üretildiği bir arenaya dönüşmesinin kalıcı değil arızi bir durumu ifade ettiğine inanmak durumundayız. Aksi buna boyun eğmek olur ki, iman iddiasının asla kabullenemeyeceği bir durumdur. Batıl, Hakk’ın görünür olmayışının bir yansımasıdır. Hasılı, manzara Müslümanların maruf üretme kabiliyetlerinin hayatın genel gidişine sirayet edemeyecek derecede gerilediğine dair acı ve acil bir uyarı mahiyeti arz etmektedir.
İslam’a/marufa davet ameliyesi gereklilikleri yerine getirilerek hayat bulması durumunda küresel bir etki uyandıracaktır. Bu temenninin hayat bulabilmesinin ön koşulu marufun saliklerinin temsil kabiliyetine kavuşmalarıdır. Dolayısıyla emr-i bil maruf kişilerden başlayarak topluma yayılan bir bilinç dirilimi ameliyesi olmalıdır. Örnek öncü insanların toplumu samimiyetle işlediği, toplumun da değerleri fertlerine şerha şerha yaydığı interaktif bir etkileşim evreni kurmak...
Esas itibariyle maruf, Peygamberlerin izinde hayatı fıtratın ölçüleri içerisinde modelleyerek güzelleştirme yolunda kararlılıkla yürüme azim ve kararlılığıdır. Bu yürüyüş insanlıktan izole ve kapalı bir yürüyüş değil bütün bir insanlıkla beraber bir yürüyüş olmalıdır. Dolayısıyla sığ klık vizyonların değil geniş ümmet ufkunun dümende olduğu planlı sabırlı bir yürüyüş...
Dolayısıyla, maruf yolculuğu İslam ümmetinin yeniden hayatla sahih bir irtibat kurması yolunda silkelenerek nebevi izlekte güncel modellerini üretme gayretine tekabül eder. Bu şeytani projelerle her geçen gün robotlaştırılan, değersizleştirilen insanlığın da ruhi anlamda dört gözle beklediği bir gayrettir. Marufu üretmek yolunda adım atmak en öncelikli vazifemizdir, anın vacibidir dersek abartı olmaz.
Marufun güncel tanımını yaparak yola koyulmak kanaatimce en isabetli başlangıç olacaktır. Marufun genel anlamda insanlığın ortak bir değeri olduğunu tespit etmek çok hayatidir. Çünkü maruf, bozulmamış fıtratın sahip olduğu, nerede görse sahipleneceği değerler manzumesidir. Marufu irfan sahipleri taşıyabilir. Ve tabii ki bu durum Müslümanların önünde büyük imkânlar açtığı gibi masaya büyük sorumluluklar da koymaktadır. Hayatı, iman ve cihat vizyonuyla kuşatan bir vizyonu gerektiriyor en başta. İnanmak ve tarihin öznesi olma iradesini sabırla diri tutmak. Aşk ile ve geniş anlamıyla ibadet ile...
Burada şu cümleyi kurmak elzemdir: Emr-i bil maruf nefislerimizden başlayan bir süreçtir. Kendimize güncel ve yakıcı sorular sorarak yola koyulmalıyız. İğne gibi değil, çuvaldız gibi acı veren suallerimizi güncel tutmak ve mucibince samimi cevaplar üretmek çabasına girişmeliyiz ümmetin fertleri olarak. Bu çabayı dağınık fertlerin uzun süre taşıması pek olası olmadığından ümmete ve insanlığa kapıları, vizyonları açık cemaat ortamlarında himaye edilip geliştirilmelidir. Meşakkatli ama mübarek bir yola girmek için iki dilin senkronize olması gerekiyor...
Sohbetlerimizin ana konularından birisi de elimizden kayıp giden nesillerimiz. Her defasında daha gün yüzü görmemiş misaller eşliğinde yakınıyoruz birbirimize. Adeta yakınma tiryakisi bir ümmet olduk. Belki de bu yakınma ikliminin yatıştırıcı, rahatlatıcı ikliminde sorumluluk telkin eden sorularımızdan da bir nebze kurtulmuş oluyoruz. Karanlığa küfretmenin bir duruş olduğu zehabı rahatlatıyor olabilir zamirimizi. Kim bilir?
Bu yakınma seanslarında her birimizin elinde cebinde zaman zaman kendisini hatırlatan ‘akıllı’ telefonlar aslında yaşadığımız realitenin şifresini sunuyor. Her şeyden onu sorumlu tutuyoruz neredeyse ama yanımızdan uzaklaştırmaya da cesaret edemiyoruz, çünkü havaic-i asliyeden oldu. Buraya kadar makul karşılanabilir ama bir adım sonrası trajedimizin yattığı asıl yer. İçeriklerle her an devasa bir şekilde büyüyen bu dijital evrende bizim üretimimizin hacmi ne kadar? Artık ironik bir şekilde reel dünyanın biçimlendirildiği bu sanal dünyada var olmak için planlı hangi çabanın içerisindeyiz? Bu evrende marufa dair hangi adımları atıyoruz, münkerin engellenmesi için ne tür stratejilerimiz var?
Dini anlayışlarımızı propaganda etmekle marufu emretmeyi birbirine karıştırmamak lazım. Maalesef cemaat, grup temelli hassasiyetlerle geliştirilen söylemler marufu modellemenin önünde bir takoz gibi durabiliyor. Yaşadığınız dünyanın ilm-i halini bilmeden o anlamda titizlenmeden kendi ilmihalinizi sahih biçimde yazamazsınız. Bu anlamda tabii ki alimlerimiz ve münevverlerimiz bize öncülük etmek zorundadırlar. Birikimsiz, egosu şişik, hikmetten nasibi olmamış kişilerin heveskâr model arayışları bizi dönüşü daha zor vartalara düşürebilir ve bunun en büyük vebali de öncülük rolünü oynamayan alim ve münevverlerimiz üzerine olur maalesef.
Emr-i bil maruf, iyiliği modellemek cihadın bir cüzüdür...