Numan b. Beşîr’den nakledildiğine göre Hz. Peygamber (sav) şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ’nın koymuş olduğu sınırlara uygun yaşayanlar ile bu sınırları ihlâl eden kimselerin durumu, bir gemiye binmiş, gemi içerisindeki yerleri kura ile belirlenmiş iki grup insanın durumuna benzer; Bunlardan bir kısmı geminin alt tarafında, bir kısmı da üst tarafında yolculuk etmeye hak kazanmıştır. Alt kattakiler (su ihtiyaçlarını karşılamak için) üsttekilerin yanına giderler. (Bir süre sonra), "(Sudan) nasibimizi almak için (geminin altından) bir delik açsak da yukarıdakileri rahatsız etmesek." derler. Eğer yukarıda bulunanlar aşağıdakilerin isteklerini yapmalarına izin verirlerse gemidekiler hep birlikte helâk olur. Fakat onlara engel olurlarsa hem onlar hem de kendileri kurtulur.”
Buhârî, Şirket, 6
Marufu emredip iyilikten nehyetmek ameliyesi bir salih amel ve dolayısıyla bir kulluk göstergesi. İki farklı eylem gibi görünse de birisi diğerinden ayrılamayan, farkı veçhelerde aynı şeyi imleyen çift formundaki hakikatlerden. İyiliği emretmek zaten kötülükten sakındırmayı içerir: kötülüğü nehyetmek ise dolaylı ve çoğunlukla direkt iyiliği emretmek değil midir? Fakat bu ameliye bir hatibin emir sigası ile maddeler sıralamasına indirgenirse ortaya çıkan durum iddia edilenin aksine en büyük kötülüklerden biri olan mürailiğe dönüşebilir.
Emr-i bi’l-maruf nehy-i ani’l-münker, el ucuyla üstünkörü yapılabilir bir eylem değildir. Bazı mezheplerce farz kabul edilen bu gayret insanın bütün varlığı ile mümkündür. Retorik bu işin yalnızca bir kısmı ve belki de en son tezahür etmesi gereken yönüdür. Efendimiz’in bütün ömrü bu işin icrasına en duru misaldir. Konuştukları ortadadır. Berrak, öz, temiz, hakikat ve en önemlisi maya gibi, maya kadar az. Adeta bir cevher. Fakat yaptıkları da ortada. El- emin ile başlayan hikaye yüce dosta kavuşma arzusu ile biterken esasen bitmeyecek bir rayiha bırakır aleme. Bu hikayede büyüleyen ve hayran bırakan güçlü omurga icradır. Aleyhissalatü vesselam Efendimiz muafiyete tevessül etmedi. O bilge bir duruşla amel makamındaydı. Sözden öte sözden ziyade bir amel…
Bir iddiamız ve muştumuz var: yeryüzüne marufu egemen kılmak. Bunu ise takva eksenli bir değişim çabası ile yapabileceğimizi görüyor ve bunun üzerine emek harcıyoruz. Haddi zatında maruf zaten ontolojik bir eminliktedir. Maruf ışık gibidir. Işığın bir merkezi dolayısıyla bir kaynağı olur ve civarına bir halesi yani sirayeti olur. Bu yüzden aslolan maruftur. Münker ise bir olumsuzluğun tezahürüdür. Marufun olmaması halidir. Aslolan marufsa ve o yoksa onun olmayışı münkerdir. Bu bağlamda iyilik yani maruf, şayet bir değer üretip civarına sirayet edip etkileşime girecek kudrete ermiyor, nicel ve nitel çıktılara dönüşmüyorsa sanki yok gibidir. Atıl bir iyilik olamaz, pasif bir maruftan söz edilemez. Halesi ve sirayeti olmayan ışık nasıl mümkün değilse maruf da öylecedir. Hatta bir cüretle şu da söylenebilir: atıl iyi bilinç ya da idrak veya pasif bir maruf makamı, kötülüğe yani münkere dahil edilebilir. Maruf doğası gereği atıl olamaz. İlla amel, illa icra, illa cihad…
İyilik hali, düşüncesi fikri ve niyeti herhangi bir ameliyeye dönüşmüyor ve nicel ya da nitel bir neticeye ulaşmıyorsa nasıl değerlendirmeye dahil edilebilir! Ve fakat iyiliğe niyet eden insanın iyiliği yapmış gibi ecre nail olacağı nebevi müjdesini nasıl anlayalım o vakit, denebilir. Cevabımız şu olur: Efendimiz Aleyhisselam’ın niyetten kastı o eylemi yapmaya karar vermeyi ve yönelmeyi ifade eder. Hatta niyet bu müjdeden hareketle eylem kabul edilebilir bir güçtedir. Modern algıda ise niyet etmek, gündeme gelme ve değerlendirmeye layık görme halini nadir aşar. Münker ve maruf birbirinin zıddı kavramlar ve olgular iken bunların simetrik icrası için bir faaliyet içinde olmanın yani marufu emredip, teşvik edip münkeri nehyetmenin aslında bir hakikatin farklı tezahürleri olması neye işaret eder? Yani bu tasnif ne işe yarar?
Bir hakikatin farklı yansımaları olduğu kanaati, meseleyi sıhhatli anlamamızı sağlar. Maruf fıtrata dolayısıyla vicdana uyumlu ve uygun olan, akl-ı selime mutabık ve kalbi sekineye erdiren, hakikatle uyumluluk anlamına gelirken; münker bu uyumun olmaması, kabul edilemeyen anlamına geliyor. İnsan bazen bir tarafı göremediğinde diğer taraftaki şahitliği ile yine anlamı tamamlamaya muktedir olduğundan bir yol ayrımına denk geldiğinde takdirini bildiği bilgilerle yaptığında aynı sonuca ulaşabilir hale geliyor. Dolayısıyla neyin iyi olup neyin iyi olmadığını anlayabilmek için insanların ellerinde mazeret kalmamış oluyor. Çünkü ya aklına yattığı için yapar ya kalbini rahatsız ettiği için yapmaz. Ya içine sindiği için orada olur ya da anlayamasa da itimat ettiği kişiler yapmadığı için o eylemi yapmamaya azmeder. Yani münkerin olumsuzluğunu fark etmesi marufun olumluluğunu görmesi ile birbirlerini besleyen fenomenlere dönüşür bakış sahipleri için. Bu da dertli insanın yani anlamak için emek harcayan insanın nazarını güçlendirir. İyiliğin hakimiyeti için mücahede eden dertli insan, tavsiye vermek yerine inandığı iyiliğin tatbikine odaklandığında hem kötülüğe set olmuş olur hem de dilin şehvetine esir olmaktan kurtularak en etkili sirayeti ve vasiyeti gerçekleştirmiş olur.
İyiliğin doğasındaki olumluluğunun itminanı ile ona sımsıkı sarılır ve onun iktidarı için mücadele ederseniz kötülükle mücadele ve mücahede etmiş olursunuz. İyiliğin iktidarı için yapılabilecek en müteesser şey temsiliyettir. Temsiliyet hakkın tahakkuku için şahsi çabadır. Bir mürailik değil, bilakis mahza samimiyetin kendisidir. Bulunulan her türlü müstahdem makamın ve konumun hakkını bihakkın verebilmek hem iyiliği muktedir kılar hem de kötülüğe set olur. Hakkını vermek ise hakikatle hakiki bir bağ neticesinde mümkün olur. İşte bu irtibata ve sorumluluk haline takva denir. Takva eksenli bir değişim çabası hakikate sadakatin bir ispat biçimidir.
Marufun egemenliği için mücadele eden erlerin şöyle bir zemini vardır: hem muhatabı hem de sermayesi olan hz. insan iyi olana meyyaldir. Bu bir ikram aynı zamanda da bir imtihandır. Ama elbette insan bir o kadar da unutkan ve nankördür. İnsan çok hızlı savrulabilecek hâldedir. İradesinin gücü ile nefsinin kudreti insanda daimi bir mücadele halindedir. Fücur ve takva ilham edildiği nefs zemininde ezeli bir çatışma içindedir. Fıtrattaki bu meyle rağmen yine insanın kendi elleri ile ürettiği modern dünya çeldiricilerinin cazibesi de küçümsenmeyecek bir güçtedir. Bu çeldiriciler her geçen gün insanı mengene misali sıkmakta ve içgüdülerinin emrine girmesi için onu ikna etmeye azmetmektedir. Çünkü içgüdülerine esir olmuş bir adem kolaylıkla modern dünyanın ayakta kalması için onun ihtiyacı olan her türlü besine dönüşür ya da en azından modern dünyanın dolgu malzemesi olur. Bu asgari makam pasif bir makamdır. Ve nötr görünen bu pasiflik kötülük kümesine dahil edilir. Çünkü hizmet ettiği şey kötülüktür. İyilik, kötülüğü engelleme ile mümkün olur. Kötülüğü nehyetmeyen, kötülüğe set olmayan iyilik olamaz. En azından kalpte kötülüğe buğz olmalıdır ki bu da bir kalbi aksiyon hâlidir, pasiflik makamı değildir. Bunun altındakiler malumunuz kalplerinde iman olmayanlardır.
İyiliği emrederken kendisini ihmal etme gafletine düşmek vardır bir de. Yukarıda bahsedilen çeldiricilerden bir tanesidir bu durum. Ve kuvvetle muhtemel pek sık rastlanan bir fenomendir: “Ey iman edenler! Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında çok çirkin bir davranıştır.” (Saff Suresi 2 – 3. Ayetler) Şeytanın cephanesi geniş ve çok çeşitlidir. Şeytan öyle ikna eder ki Efendimiz örnekliğinin aksine, iyiliği emretmek iyilikten muafiyete dönüşebilir bazı emredicilerde. İnsan karmaşık bir varlıktır; iyiliği emredince iyiliğe hizmet ettiğini düşünüp kendini bile isteye bu işten muaf kabul edebilir. O kişi için felaketlerden bir felakettir bu: “Sizler kitabı okuduğunuz halde insanlara iyiliği emredip kendinizi unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmıyor musunuz?” (Bakara Suresi 44. ayet) Demek ki sahici iyilik teşviki, insanın teşvik ettiği iyiliği tatbik etmesiyle mümkün oluyor. Bütün felaketler insanın kendini unutması zemininde kök salıyor.
Kendini unutmamak arifçe ve faal bir makam. İnsan iyilikle kuşanırsa iyiliği yaşamış oluyor. İyiliği yaşayan aynı zamanda kötülüğü menediyor. Tavsiyesi de samimiyeti de kendisini itmam etme çabası ile kendine karşı oluyor. Retoriğin mukaddes olduğu yanılgısı, konuşanın şehvet ile tatminine ve muafiyet zannına dönüşebiliyor. Bilge amillik, iyiliğin icrasında ve dolayısıyla kötülüğün menedilmesiyle izhar oluyor. Bilge amillere ve onlardan olmaya gayret edenlere selam olsun!